Toplumsal olarak donduk. Çoğumuz ruhsal olarak canlılığımızı yitirdik. Bunu sokağa çıkıp insanların boş bakan, donuk gözlerinden görebilirsiniz. Birçoğumuz kendisini bir fanusun içerisindeymiş gibi hissediyor, keyif aldığı şeylerden artık keyif almıyor ve geleceğe dair planlar kurmuyor. Yine de hala nefes alıyoruz ve bir şekilde hayatta kaldık.

Sağlıklı insan bir tehdit ile karşılaştığında önce onu makul bir yolla çözmeye çalışır. Yani sakin bir şekilde kendini ifade eder ve iletişim kurar. Eğer bunlar işe yaramıyorsa devreye savaş-kaç veya uyumlan komutları girer. Savaşabileceğine inanıyorsa savaşır. Mesela, eyleme geçer ve sert söylemlerde bulunur. Savaşma dürtüsüne öfke eşlik eder. Savaşamayacağını düşünüyorsa kaçar. Mesela göç eder, haber izlemez ve kendini soyutlar. Kaçma dürtüsüne korku eşlik eder. Bazen tehdit karşısında en mantıklı çözüm uyumlanma gibi gelir. Mesela, eleştirel tavırlardan vazgeçer ve gücü elinde bulunduranlar gibi düşünmeye meyil eder. Uyumlanmaya bazen korku, bazen suçluluk eşlik ederken bazen de uyumlanan kişi duygularından uzaklaşır. Eğer bu baş etme mekanizmaları da işe yaramıyorsa kişi yoğun bir çaresizlik duygusuyla eşliğinde donmaya girer, ki bu noktadan sonra duyguları uyuşur. Kendi benliğinden, varlığından ve duygularından uzaklaşır. Yaşıyor-muş gibi yapar. Sadece vaktini doldurur. Belki başarılı olur ama kendini yaşadığı hayata ait hissedemez. Kimi zaman donma dürtüsünden ziyade çökme olur kişide. Çöken kişi depresif ve umutsuz olur. Kendini sosyal hayattan soyutlar. 

Son yıllarda çok sayıda toplumsal ve doğal olarak tetiklenen bireysel travmalara maruz kaldık. Zamanında savaş-kaç seviyesinde olan sinir sistemimiz birçoğumuz için artık donma seviyesinde! Toplumsal olarak test edildiğimiz bu zorlu süreçte, devletin gücünün bireyler üzerinde sınanması ve bunun erk sahipleri tarafından fikir ayrılığı içinde olduğu kitleler için caydırıcı unsur olarak görülmesi, travmayı derinleştirdi ve derinleştirmeye devam ediyor. Mesela, 2013 yılında Gezi Olayları sonrasında nizamı sağlamak adına kullanılan orantısız güç, sonrasında yıllara yayılan tehditkâr siyaset dili (gezi zekalı, bir grup müptezel vb. tanımlamalar) ve yargı sistemindeki psikolojik şiddet olarak nitelendirilebilecek uygulamalar (uzun gözaltı süreleri, kanıtsız açılan dosyalar, tartışmalı bilirkişi raporları vb.) çoğumuzu hayatta kalma mücadelesinde savaş-kaç-uyumlan seviyesinden donma seviyesine indirdi. Bu noktada artık kendini her ortamda ifade etmekten çekinen ya da kendini sadece konfor alanında ifade etmeyi tercih eden, kendi kabuğuna çekilen, haksızlık karşısında susan, sorumluluk almayan ve bunun yerine epik bir kurtarıcı bekleyen, ruhsal olarak ölü bireyler haline geldik.

Bazılarımızın kimlik algısı zayıflarken bazılarımız güveni otorite ile katı bir şekilde özdeşleşmekte bulduk. Yine bazılarımız kaybolmuşluk, anlamsızlık ve özgüven eksikliği gibi sorunlarla boğuşurken; bazılarımız da anlamını otoriteye uyumda buldu. Ne yazık ki toplumsal sorunlar sadece maddi ya da ilişkisel sorunlara değil doğrudan varoluşsal sorunlara da yol açtı. Bazı kişiler varoluşsal kaygılarıyla baş etmek için onlara bir anlam vadeden liderlerin arkasından gitmeyi tercih etti. Toplumsal kutuplaşma 80 olaylarından beri belki de ilk defa bu seviyeye ulaştı.

Bizi savaş-kaç ve/veya donma seviyesinden çıkarabilecek güven ortamı ve birlik-beraberlik sağlanamadı, sağlanamıyor. Güven hissedebilmemiz için bize stabilite, tutarlılık, adalet ve şeffaflık lazım. Ekonominin her geçen gün radikal bir şekilde daralması, ekonomi gözle görülür bir şekilde düşüşteyken en tepedeki yetkililerin çıkıp bunun tam aksi açıklamalar yapması, zaten sağlığımız ve sevdiklerimiz için yeterince endişeleniyorken Covid-19 vaka sayısı ile ilgili şeffaf olmayan, tutarsız açıklamalar yapılması içinde bulunduğumuz çaresizlik girdabını büyütüyor. Ya biz gerçekten deliriyoruz ve şükretmediğimiz için nankörüz; ya da bu işte ciddi ciddi bir terslik var. Mesela geçmişte alınan deprem vergilerinin ve imar affı sürecindeki otorite kontrolünün tamamen baypas edilerek sadece hazineye ek gelir amaçlı bir uygulama yapılmasının hesabını sormaya çekiniyoruz.  Çünkü garip bir şekilde sorumluluk neredeyse hiç karar vericilerde olmuyor. Covid-19’un yayılması halkın suçu, halk kendi kendini korumalı, sağlık çalışanları çok daha özverili çalışmalı ama her türlü siyasi etkinlik devam etmeli. Yine depremde hayatını kaybetmek de halkın suçu, halk yıkılacak evde oturmamalı, vergileriyle depremin zararlarını karşılamalı ama yasal izinleri veren ve vergileri istediği gibi harcayan otoriteye hesap sormamalı.

Bize geçmişte ailemiz ve şimdi de ülkeyi yönetenler tarafından şikâyet etmememiz, daha kötü durumdakilere bakarak halimize şükretmemiz, bize verilen lütuflar karşısında nankörlük etmememiz alt mesajları verildi, veriliyor. İktidarda ya da muhalefette birçok siyasetçi kendini ülkeyi kurtarmak için feda ettiğini iddia ediyor. Bizler de onlar kendini milletimizin ve devletimizin bekası için feda ederken, hayatlarını buna adamışlarken onları eleştirmeye cüret etmemeliyiz! 

Bugün milli politikalarımıza ve ekonomimize yön veren siyasetçilerin, iş adamlarının, kanaat önderlerinin, aydınların göremediği ya da görmezden geldiği bir gerçek var. Bir milleti bireyleri, bir devleti vatandaşları, bir partiyi üyeleri oluşturur. Yani tüm bu oluşumların en küçük yapıtaşı olan birey ruhsal (düşünsel, duygusal, bedensel) olarak canlılığı yitirirse yapı da zamanla canlılığını yitirecektir. O zaman ne bireylerin ne de toplulukların bir önemi kalır. Çünkü sadece “hayatta kalmaya çalışan” beyinler yeni şeyler üretmeye kapalı ve kutuplaşmaya açık olur. İşte o zaman gerçek bir beka sorunuyla yüz yüzeyiz demektir.

Fotoğraf: Osman Rana