Joe Biden, ABD’nin 46. Başkanı seçildi. Dış politikada, ilk etapta Trump’ın yıkmış olduğu uluslararası prestiji tekrar kazanmak için belli adımlar atacağının mesajlarını Delaware’de başkan olduğunu açıklarken verdi. Şu anda Türkiye açısından asıl soru ise Biden döneminde ABD’nin Türkiye dış politikası nasıl olacak. Biden’ın Erdoğan karşıtlığını Ocak ayında vermiş olduğu mülakatta ne olursa olsun muhalefetin desteklenmesi gerektiğini belirtmesinden anlayabiliyoruz. Bunun dışında direkt olarak ABD’nin yeni dönem Türkiye dış politikasının ayrıntıları henüz net olmasa da genel olarak ABD’nin izlemiş olduğu grand stratejiden ve Biden’ın genel dış politika ajandasından belli çıkarımlar yapmak mümkün. Yazının devamında tarihsel düzlemde ABD’nin izlemiş olduğu grand stratejiyi açıkladıktan sonra Biden’ın dış politikada liberal hegemonya stratejisi özelinde nasıl bir yol izlemeyi planladığını anlatıp bu yeni yol haritasından Türkiye’nin nasıl etkilenebileceğiyle alakalı fikirlerimi belirteceğim.

Tarihsel olarak ABD grand stratejisi

İlk olarak grand strateji ne demek sorusuyla başlayalım. Grand strateji, bir ulus-devletin güvenliğini sağlamak için oluşturduğu büyük stratejiye deniyor[1]. Güvenlik dediğimiz zaman genel odak noktası egemenlik, emniyet, bölgesel bütünlük ve bir ülkenin sistemdeki güçler dengesi içindeki pozisyonu üzerine kurulu. İkinci önemli husus ise grand strateji ile dış politika arasındaki fark. Genel olarak farklı başkanlar farklı dış politika anlayışlarına sahip olabilirler. Dolayısıyla, başkanlar değiştikçe ülkelerin dış politikalarında değişimler gözlemleyebiliriz. Trump dönemi ile Obama dönemi dış politikalarını karşılaştırdığımızda bu farkı açıkça görüyoruz. Fakat, dış politikalar başkanlarla birlikte değişse bile genel anlamda belli bir grand strateji çerçevesinde kalıyor. Kısaca, grand stratejiler uzun süreli dış politika paradigmaları iken, dış politikaya belli bir grand strateji içinde devletlerin başka devletlerle ilişkileri diyebiliriz.

ABD özelinde grand strateji tartışmaları genel olarak 2. Dünya Savaşı sonrası döneme odaklanıyor. 2. Dünya Savaşı öncesi döneme baktığımızda ABD’nin dış politikası daha çok yalnızcılık (isolationism) politikası üzerinden ilerlerken, Soğuk Savaş’ın başlamasıyla beraber genel tartışma çevreleme politikası üzerine odaklanıyor. Soğuk Savaş’ın başından itibaren ABD dış politikasının fiziksel olarak Sovyetler Birliği’ni, ideolojik olarak ise komünizmi çevreleme üzerine ilerlediğini Truman doktrini, Marshall planı, Kore Savaşı ve Vietnam Savaşı örnekleriyle açıklamak mümkün. Soğuk Savaş’ın sona ermesi sonrası ise ABD başkanına ulusal güvenlik yardımcılığı yapan Anthony Lake’in “Çevrelemeden Genişlemeye” isimli raporuyla beraber yeni bir grand stratejiye geçildiğinin sinyallerini görüyoruz[2].

Bu dönemde genel olarak dört ihtimal üzerinden grand strateji tartışmaları ilerliyor: yeni yalnızcılık (neo-isolationism), seçici angajman (selective engagement), ortaklaşa güvenlik (cooperative security) ve üstünlük stratejisi (primacy). Ortaya çıkan ve Trump dönemine kadar ABD’nin uyguladığı liberal hegemonya stratejisi genel olarak ortaklaşa güvenlik ve üstünlük stratejisi fikirleri üzerine kurulu[3]. Liberal hegemonya stratejisinin üç temel ayağı bulunmakta. Demokratik değerlerin yayılması, mümkün olduğunca fazla ülkenin uluslararası kurumlara entegre edilmesi ve market ekonomisi. Bu üç temel ayak üzerinden asıl amaç ise ABD’nin ulusal güvenliğinin sağlanması. Bu grand strateji içinde ABD’nin ulusal güvenliğine tehdit unsurları ise batık devletler (failed states), haydut devletler (rogue states) ve liberal olmayan devletler.

Clinton, Bush ve Obama dönemi dış politikaları genel anlamda birbirinden çok farklı olmasına rağmen farklı seviyelerde liberal hegemonya stratejisi çerçevesinde ilerledi diyebiliriz. Trump ise bu stratejiden büyük bir sapma yaşadı. Demokratik değerlerin yayılmasını geçelim, ABD iç siyasetinde otoriterleşme tandansları gördük. Uluslararası kurumlara diğer devletlerin entegre edilmesinin aksine, Trump birçok uluslararası kurumla ABD’nin bağlantısını kopardı ya da azalttı. Genel olarak Trump’ın dış politikasının fikirsel olarak ortaklaşa güvenlik ve üstünlük stratejisinden ziyade seçici angajman ve yeni yalnızcılık üzerinden ilerlediğini söylemek mümkün. Biden ise Trump’ın hem iç hem de dış politikada yarattığı bu sorunları çözmeye yönelik bir ajandayla geliyor[4]. Dış politikada ana amaç uluslararası ilişkilerde ABD’nin bozulan karizmasını düzeltmek ve üstünlük stratejisi odaklı ilerlemek. Aynı zamanda, uluslararası kurumlarla tekrar angaje olarak ortaklaşa güvenlik paradigmasını NATO üzerinden tekrar canlandırmak istiyor.

Biden’ın muhtemel dış politikası ve Türkiye

ABD’nin liberal hegemonya stratejisinin Türkiye’yi ilgilendiren kısmı ise, Türkiye’nin demokratik ve liberal değerlerden uzaklaşması ve bir NATO üyesi olarak Rusya’yla olan yakın askeri iş birliği. Zaten kendisi demokratik değerlerden uzak olan ve uluslararası kurumlara pek önem vermeyen Trump döneminde, Türkiye’nin liberal ve demokratik değerlerden giderek uzaklaşması ve Rusya’yla yakınlaşması ABD tarafında beklendiği kadar büyük tepkiler yaratmamıştı. Biden ise demokratik ve liberal değerlerin yayılması ve uluslararası kurumlarla tekrar angaje olma söylemi üzerinden başkanlığını kazanmış durumda. Bu çerçevede ABD-Türkiye ilişkileri Biden döneminde Trump dönemine göre daha sert geçecek diyebiliriz.

Biden başkanlığının ilk yılında demokrasi zirveleri düzenleyerek ABD dışı ülkelerde yolsuzluğa, otoriterleşmeye ve insan haklarına karşı yeni bir program başlatmayı düşünüyor. Bu üç ana konuya baktığımızda ise Türkiye’nin bu zirvelerdeki asıl odak noktalarından birisi olacağı öngörülebilir. Öncesinde başlamış olmasına rağmen Erdoğan’ın ustalık dönemiyle beraber son 10 yıldır giderek otoriterleşmesi, 17-25 Aralık süreci ve sonrasında daha çok haberdar olduğumuz ve devletin üst tabakalarında kendini gösteren yolsuzluklar ve sayısız insan hakları ihlalleri yüzünden AİHM’le arası iyi olmayan bir Türkiye, yukarıda bahsettiğim liberal hegemonya stratejisi çerçevesinde ABD’ye tehdit oluşturan illiberal devletler statüsündeki devletlerden birisi olarak görülebilir.

ABD-Türkiye ilişkilerinde ikinci muhtemel sorun ise Türkiye’nin NATO’dan uzaklaşması sorunu. Trump’ın aksine Biden ABD’nin NATO gibi güvenlik ittifaklarında daha etkin olması gerektiğini savunuyor. Özellikle tek kutuplu sistemden çok kutuplu sisteme geçiş döneminde olduğumuz için ise bu tarz güvenlik kurumlarının önemi ABD için daha da artıyor. NATO’nun içindeki en büyük ikinci orduya sahip olan Türkiye gibi bir ülkenin kuruma bağlılığının azalmış olması ise yeni Soğuk Savaş’a girmeden önce çözülmesi gereken bir sorun. Bu noktada Biden’ın Türkiye dış politikasında askeri iş birliğini tekrar sağlama noktasında belli yaptırımlarla karşılaşmak mümkün.

Sonuç Yerine

Biden, ilk etapta ABD iç siyasetindeki otoriterleşmeyi çözdükten sonra, başka ülkelerde yükselen popülizm ve otoriterleşme dalgalarını çözme odaklı bir dış politikayla geliyor. Türkiye için iyi haber ise Biden’ın dış politika ajandasındaki en önemli maddelerden birisinin kişisel ilişkilerden ziyade diplomasi üzerinden dış politika yapılacağı vurgusu. Kulislerde Biden’ın COVID-19 ile uğraşmak zorunda kalacağı için dışişlerinin başına zaten çok tecrübeli olan birisini getireceği ve ilk etapta kontrolü dışişleri bakanlığına bırakacağı konuşuluyor. Hazır diplomasiye önem veren bir ABD başkanı göreve gelmişken, Türkiye’nin de ikili ilişkiler üzerinden bağlantı kurmak yerine diplomatlar sayesinde dışişleri bakanlığı seviyesinde ABD’yle diplomatik ilişkiler kurmaya çalışması uzun vadede ulusal çıkar açısından rasyonel bir yol olabilir.


[1] Barry Posen, A New Foundation for US Grand Strategy, 2014.

[2] Barry Posen, Andrew Ross, Competing Visions for US Grand Strategy, 1996.

[3] Stephen Brooks, John Ikenberry, William Wohlforth, Don’t Come Home America, 2013.

[4] https://joebiden.com/americanleadership/