Türkiye’de haklı ya da haksız beylik bir söylem akademinin dar ve elitist bir çevreye sıkışmış olduğudur. Bu beylik söylem bir yafta olmasından öte (sadece ve sadece akademi denilmeyi hak eden kendi otonomi ve karakterini koruyabilmiş bir elin parmaklarını anca geçen devlet ve vakıf üniversiteleriyle sınırlı olmak kaydıyla) değer-yüklü olmayan bir saptama da içermektedir ve çok da yanlış değildir. Bu durum ise aslında sona ermekte olan bir tarihsel sürecin son tortusudur. 

Modern sosyal bilimler (humanities) akademisi (19. yüzyıl ve erken 20. yüzyılda) evrensel bir izlek olarak zamanını hayat gailesinden ve mücadelesinden uzak onlu yaşlarındaki heveskar okumaların, ansiklopedi karıştırmaların, dünya atlası taramalarının ve Jules Verne metinlerinin  açtığı ufuklarda entelektüel hobi ve heveslerini tatmin edebilecek zamanı bulabilen bir zümrenin bu alana yönelmesiyle gelişmiştir. Maddi beklenti gütmeme lüksü olan zümrenin meraklı ve parlak çocuklarının maddiyat sağlayacak kariyerleri bir kenara iterek kendilerini fil dişi kuleye kapatabilmeleriyle saygın akademiler ortaya çıkmıştır. Oxford, Cambridge, Ivy League uzun süre aristokrasinin huzur adacıkları kalırken Türkiye’de de İstanbul Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, DTCF, Mülkiye gibi itibarlı fakültelerin ilk kuşak akademisyenleri, Türkiye’de Batı izleklerine göre çok daha geniş bir kitleden daha demokratik olarak öğretim üyesi devşirmişse de kaçınılmaz olarak Osmanlı aristokrasisinin ve devlet sınıfının izlerini taşımıştır. Türkiye akademisinde ilk kuşakta Galatasaray Lisesi’nin önemli bir kurucu ağırlığı söz konusuyken II. Dünya Savaşı sonrası akademinin dilinin İngilizceye, akademinin merkezinin ABD’ye dönmesiyle Robert Kolej mezunlarının (elbette başta Boğaziçi Üniversitesi olmak üzere) yoğun temsilini getirmiştir. 

Galatasaray ve Robert Kolej mezunlarının bu dönemde işleri kolay olmuştur. Hiç rekabetçi olmayan bir ortamda aileden edinilen yüksek kültürel sermayeleriyle aile ve okulda beslenmiş entelektüel hevesleri peşinde Fransa ya da ABD’de liselerinin referansları ve tanınırlıklarıyla iyi lisans ya da doktora eğitimi şansını değerlendirmelerin ardından henüz rekabetçi olmayan bir iş piyasasında ülkenin seçkin üniversitelerinde akademik kariyerlerine başlamış, erken otuzlarında başlayan bu kariyerlerini emekliliklerine kadar herhangi bir iş kaybetme ya da yükselememe kaygısı duymadan tamamlayabilmişlerdir. Siyasal sosyalizasyonlarını 1960’lar öncesinde yaşamış olan kuşağın seçkinciliğinin ardından 1960’larda yükselen sol, yeni kuşağı sosyalizme kaydırmış ancak sınıfsal ve kültürel ortaklık da devam edegelmiştir. Elbette, bu on yıllarda cumhuriyetçi eğitimin görece demokratikleşmesi akademinin sınıfsal profilini daha çoğulcu kılmışsa da dikey sosyal, kültürel ve entelektüel dikey mobilite gösterenler de doktoralarının ardından rekabetçi olmayan ortamın rahatlığını sürmüştür. 1960’larda, hatta 1970’lerde doktorasını itibarlı bir kurumdan alanlar için önündeki hayat, maddi getiri açısından olmasa da, önü açık, güvenceli ve yüksek prestij garantilidir. Bu kuşaklar geçtiğimiz on yıllarda yavaş yavaş akademiden emeklilikleriyle çekilmiş, akabinde bir çoğu seksenlerinde, belki doksanlarında hayattan da ölümle çekilmişken ölüm haberleri bazen haber portallarında küçük ve sessiz sedasız bir haber olarak, bazen bir duayen akademisyenin büyük yeisle duyurulan haberleri ve bolca sosyal medya taziyeleriyle duyulur ve hatırlanır olmuştur. 

Bu kuşaklar 12 Eylül öncesi akademinin rekabetçi olmayan sisteminin keyfini sürmüştür. Hem nitelik, hem nicelik olarak yayın baskısı, hatta bu kavramın ta kendisi yoktur. Üniversitelerin Türkçe dergilerinde makalelerini bastırma gerilimi yaşamadan üzerinde çok da emek harcamadıkları yayınlarını yaparak, daha çok keyiflice kitaplarını yazarak (ve üniversitedeki odalarından rakı masalarına keyiflice paylaştıkları entelektüellikleriyle tilmizleri hayran bırakarak) akademik hayatlarını sürdürmüşlerdir. Akademisyenlik birtakım zeki gözlemler ve malumatfuruşluk olarak tatbik edilmiştir. Bildikleri Fransızca ve daha sonra İngilizce (ve Türkçeleri olmayan bu kitaplara ulaşabilme imtiyazı) onlara Türkiye ötesi bilgiye ulaşma tekelini sağlamış, Fransızca ve İngilizce kitaplarda yazanların aktarımcılığı onları toplumun entelektüel seçkinleri kılmasına yetmiştir. Bu kuşağın entelektüel seçkinliği, devraldıkları kültürel sermaye pole position’larını kalıcılaştıracak şekilde önemli ölçüde ülkeye entelektüel bilginin girişini kontrol etme imtiyazlarından kaynaklanmıştır.

Türkiye 1980’lerle beraber kapalı ve dünyadan izole ekonomiden uzaklaşırken akademinin de uluslararası rekabetle karşılaşması kaçınılmazdı. Birbiri ardına açılan Bilkent, ardından Koç ve Sabancı gibi uluslararası tanınırlık ve saygınlık hedefleyen vakıf üniversitelerinin yanı sıra, İngilizce eğitim veren ve uluslararası tanınırlık ve saygınlık peşinde uluslararası akademik standartları kollayan ve takip eden Boğaziçi ve ODTÜ gibi nitelikli üniversiteler artık öğretim üyelerinden uluslararası saygın endekslerde yer alan dergilerde yayınlar bekliyordu. Bu yeni kuşak akademisyenler kendi öncesi kuşağa göre çok daha uluslararası rekabet içinde yetişmiş ve uluslararası literatürle çok daha hemhal olmuştu. Birçok akademisyen de bu kısıtlı akademik pozisyon havuzunun da dar gelmesiyle yurt dışında iş aramış ve bulmuş, ABD ve Avrupa’nın saygın üniversitelerinde ders veren Türkiyeli akademisyen sayısı çok daha artmıştı. Bu uluslararasılaşma hız kesmeden devam edegelmiştir. Bugün, diyelim 1975 sonrası doğumlu Türkiyeli sosyal bilim akademisyenleri uluslararası akademik dünyaya, onun literatürüne, jargonuna, güncel tartışmalarına diyelim 1940-1950 arası doğumlu meslektaşlarından daha entegredir. Daha uluslararası tanınmış dergilerde nitelikli ve itibarlı yayınlar yapmaktadırlar. Yayın baskısı çok daha hissedilirdir. 

Ancak bu kuşaksal dönüşümün başka yansımaları da olmuştur. Yeni kuşağın entelektüel donanımı, birikimi, iştihası ve tecessüsü çok daha dardır. Bir taraftan eski aristokratik düzen çözülürken, artık imtiyazlılar bir çağ gerçeği olarak kültürel sermayelerini yeni kuşağa aktaramamakta, yetişme süreçlerindeki ayrıcalıklarını entelektüel sermayeye dönüştürmemektedirler. Toplumun seçkinleri artık sürdürebildikleri düzeyde maddi güçlerinin ötesinde seçkinleri değildir artık. Bu boşluğu dikey entelektül ve kültürel mobilite tecrübe edebilecek başka bir sınıfsallık da dolduramamaktadır. Bu derinsizleşme elbette en çok akademiye yansımaktadır. Bu durumdan yapılageldiği gibi publish or perish (bas ya da öl) baskısını ve akademik düzeni ve rekabetçiliği sorumlu tutmak ise elbette tamamen yersiz olmamakla beraber, daha derin sorunu ve çıplak gerçeği de perdeleme işlevi görmektedir. Zira entelektüel hevessizlik akademiyi instagram çağında bir gösteriye ve kariyerizm cangılına dönüştürmekte, akademisyenler ise sadece sorumluluğu dışsallaştırdıkları gibi sorumlusu oldukları durumun mağduru rolüne bürünmektedir.

Bu kariyerizm ve networkingin en görünür hale geldiği mecra ise sosyal medya oldu. Bu bakımdan sosyal medya yine bir çıplak gerçeği yüzümüze vurdu. Sosyal medya akademinin networking (ve dolayısıyla avlanma) sahasıdır. Burada sosyal bilim akademisyenleri, doğal olduğu üzere, sadece ancak o konuda uzmanlaşmış yayınlar yapanların kendi yayınlarında atıf yapmak ve belki hasetle dolmak üzere okuyacakları makalelerini “I am delighted to…” gibi anlamsız ve sahte  kalıplarla paylaşır, o makaleyi asla okumayacak meslektaşı da “I am thrilled” gibi anlamsız ve sahte mentionlarla ve övgü ve sevgi pıtırcıklığıyla cevap verir. Bu şekilde bir sirk döner. Bu mizansenlerde herhangi bir acayiplik olduğunu, dile getirmediklerine göre, düşünmeyen sosyal bilim akademisyenleri ise bir taraftan ahlaki üstünlükle tavırlar alırken, bir yandan da eleştirel teorinin izinde siyasal, sosyal meselelere dair ince gören, altmetinleri çözen analizlerini bizle paylaşırlar. Bu yapaylık kimse tarafından bozulmaz, sürdürülür. Herkes birbirlerine övgü düzer.

Bu durum elbette akademiye özgü değildir. İş dünyası, siyaset dünyası vs. de benzer şekilde döner. En büyük sorun “reel hayatın” aksine sosyal medyada bu süreçlerin herkesin gözü önünde kayıt bırakılmasından ve afişe olmasından kaynaklı özenle seçilmiş steril kelimelerin ve kalıpların kullanılma zorunluluğudur. Ancak, akademide bu sorunu daha büyüten akademide yükselme ve kariyer izleklerini belirleyecek ölçülebilir kriterlerin daha muğlak olmasıdır. Kişisel bağlantıların (daha yoğun şekilde gazetecilikte görüldüğü üzere) kaynak dağıtımında daha belirgin rol oynadığı bir sektörde bu riyakarca yapaylık daha elzem bir ihtiyaç haline gelmektedir.

Akademik seri üretim ise olabildiğince sonuç almaya odaklandıkça vakit kaybettirici okumalardan kaçınılır, alıntı yapılmak ve makalenin içine serpiştirmeye yönelik metinler taranarak çarktaki makaleye okunduğu, haberdar olunduğu hissettirilerek yedirilir. Bu şekilde gerekli puantajlar sağlanır ve gururla “I am delighted…”, “sharing great news” gibi İngilizceye özgü nidalı ve ünlemli kalıplarla sosyal medyada duyurulur, tebrikler kabul edilir. Kısas hesabı olarak da başka asla okunmayacak makaleler tebrik edilir ki geri dönüş aynı şekilde sağlansın. 

Twitter insanların kendilerini göstermeye çalıştıkları, popülerlik ve saygınlık devşirmeye çalıştıkları bir platform olarak temayüz etti. Birçok kamusal figürün yıllardır toplum nazarındaki itibarları Twitter kullanımlarıyla tuzla buz oldu. Bazıları kabalıkları ve saygısız tavırlarıyla, bazıları aptallıkları ve idraksizlikleriyle, bazıları kontrol edemedikleri tacizcilikleriyle, bazıları da sakil hal tavırlarıyla sosyal medyada itibarsızlaştı. Öte yandan Twitter’da karşımıza hukuki bilgileriyle çokça avukat, tıbbi bilgileriyle doktor, ne yememiz gerektiğine dair tavsiyeleriyle diyetisyenler çıktı. Mühendisler matematik bilgileriyle matematiğe kafası basmayanlara hadlerini bildirdi ve elbette, karşımıza çokça da akademisyen çıktı. Akademisyenler bu mecrayı özellikle kendi mesleklerinin saygınlıklarını ve yarı-kutsallığını kendi şahsiyetleriyle bütünleştirerek inşa etmeye yöneldiler. Kütüphane ve kitap pornolu paylaşımlarını bu amaca koştular. Bolca (icabında liste yaparak) izledikleri filmlerden, okudukları romanlara, dinledikleri müziklere kendi farklılıklarını, duyarlılıklarını ve rafine zevklerini ortaya koyan paylaşımlarla kurgulanmış kimlikleri inşa ettiler. Bu paylaşımların okuma tavsiyeleri vermek gibi sözde altruist kaygılara büründürülmesi de bu kimlik inşasını perçinledi. Akademisyenlerin ne kadar çok çalıştıkları, hafta sonlarının olmadığı, bu çalışma temposunu akademisyen olmayanların (laymen) anla(ya)madıkları da akademisyenlerin ne kadar farklı ve özel olduğunun altı çizildi. Aynı zamanda çevreye ve sosyal meselelere dair hassasiyetleriyle, aynı şekilde (erkekler için) pro-feminist duyarlılıklarıyla kendilerini laymen’den ayrıştırdılar. Bu vurgular bazen gayet doğrudan ve alenen, bazen daha dolaylı ve altmetinli olarak yapılageldi. Bu tür duyarlılıklar çoğu zaman entelektüel yetersizlikleri ve sıradanlıkları maskeleme işlevi gördü. Akademisyenlik teknisyenlik hale geldikçe daha “duyarlılaştı”, siyasallaştı ve gösteri sanatına dönüştü. 

Bu durum kimsenin şahsi sorunu değildir. Ortada yapısal ve çağa ait bir yakıcı durum vardır. Yazılı kültürün altın çağı geçmiştir. 19. yüzyıl dünyası ve zalimane şekilde zihni ve iradeyi disipline eden eğitimi, 20. yüzyılın ilk yarısının vakur klasik modern çağının evlatlarına yüklediği ağır sorumluluk ve misyonlar çağını (ki bu dönem aynı zamanda ideolojilerin de altın çağıdır) doldurdukça ve en son olarak ’68 dünyasının adanmışlığı ve tutkuları tükendikçe entelektüellik ve dolayısıyla akademisyenlik de Warhol dünyasından nasibini almıştır ki, zaten nasibini almaması garip ve açıklanmaya muhtaç olurdu. İnsanlar modern klasik çağın ölümünün ardından çağın uçuculuğunda yazılı kültürden ve okumaya sevk eden entelektüel şevklerden ve meraklardan koptukça çağımızın akademisyeni de üretim bandından çıkma yayınlara ve klişelere, modellere ve mentionlara hapsoldu. Geride bir instagram pazarlaması metası olarak kıymetli, ahlaki ve siyasi meselelerle haşır neşir duyarlı akademisyenlik tavırları, yapmacıklığı ve taklidi kaldı. Entelektüel derinliğin, hevesin ve tutkunun bir çağ gerçeği olarak yaşam sahası kalmamıştır. Zira, ona sahip çıkan da artık yoktur. Yapacak bir şey de yoktur. Ne ithal ikameci Türkiye’nin aynı şekilde ithal ikameci entelektüel ve akademik iklimi ve geçmişi özenilecek bir kayıp cennettir, ne de günümüzün yapay, yavan ve tekdüze entelektüel iklimi. İlkinde rekabetçiliğin ve kariyerizm baskısının yokluğunun doğurduğu konformist ortam, ikincisinde ise bir baskı olarak kariyerizm ve uçucu zamanlar farklı neticelere el vermiştir. Ayrı sorunlar her çağın fiili durumudur. Show must go on!

Fotoğraf: Alfons Morales