Süleyman Soylu’nun istifasıyla geçtiğimiz hafta hükümet, kimilerine göre bir yetki krizi kimilerine göre ise parti içi mücadele yaşadı. Soylu’nun istifası cumhurbaşkanı tarafından reddedildi. Bu istifa bir taktik hareket miydi, yoksa zorunlu bir karar mıydı? Bunun etkisi ne olur? Hükümet koronavirüs krizini nasıl yönetiyor? Yeni partilerin potansiyelleri nedir?.. Arın Demir, bunları ve daha fazlasını, eski ANAR genel müdürü İbrahim Uslu ile konuştu.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin bir sonucu olarak hem Sağlık hem İçişleri Bakanı’nın açıklamalarında sıkça Cumhurbaşkanı’nın son karar verici olduğu belirtiliyor. Sizce olağan sistemin merkeziyetçi yapısı, kriz yönetiminde hataların sorumluluğunun tek merkezde toplanmasına mı neden oluyor? Sistemin verimli çözüm üretebildiğini düşünüyor musunuz?

Bana göre mevcut kriz yönetim sistemi, faili meçhul durumlar yaratmaya müsait bir organizasyon modeline sahip. Kriz yönetimini iki türlü değerlendirmemiz gerekiyor. Bunlardan ilki kriz iletişimi ikincisi ise organizasyonel anlamda iş bölümü ve karar alma mekanizmalarının verimli işletilmesidir. Karar alma mekanizmalarına paralel olarak iletişimin sağlanması gerekiyor. İki nedenle iletişime ihtiyaç bulunuyor. İlk olarak, krizi yöneten Hükümet kurumlarının, kurumsal performansını halka anlatması ve alınan tedbirlerin halk tarafından benimsenmesi önem arz etmektedir. Vatandaşların tedbirlere uyarak katkı sağlaması gerekiyor çünkü bu kriz tek başına hiçbir kurumun üstesinden geleceği tarzda bir kriz değil. Eğer siz aldığınız tedbirleri iletişim yolu ile halka benimsetemezseniz, önlemlerin hiçbir anlamı kalmaz. Dolayısıyla burada ikili süreç yönetiminin sağlıklı yapılması büyük önem taşıyor. Koronavirüs uzun süredir Dünya gündemindeydi ve WHO hükümetlere pandemiye karşı tedbir alınması gerektiği uyarlarını yapıyordu. Buna karşılık, Hükümet’in bu salgına ne iletişim ne de organizasyon anlamında yeterince hazırlandığını görebiliyoruz. Her yeni olay gündeme geldiğinde, bir acemilik yaşanıyor. Dikkatimi çeken birinci faktörlerden ilki Hükümet’in kriz masası olmamasıdır. Eğer organizasyonel anlamda kriz planları önceden yapılmış olsaydı, bunlar yaşanmazdı. Umrecilerin dönecekleri gece, bir televizyon programındaydım. Orada, ben ve bir başka katılımcı insanların umreye gönderilmesinin yanlış olduğunu belirttik. Umreye gidenler dünyanın her tarafından insanların geldiği bir yere gittiklerinden, oradan salgını getirme riskleri çok yüksekti. Salgın riskinden kaynaklı, umreye gönderilme kararı sorumsuzca alındı. Gönderildikten sonra da bu insanların geri dönüşlerinde mutlaka karantinaya alınması gerekiyordu. Burada 20 bin kişilik bir kafileden bahsediyoruz. İlk 10 bin kadarı serbest biçimde ülkenin muhtelif yerlerine gitmiş ve yayılmıştı. Bu nedenle kuş uçmaz kervan geçmez köylerde biz bugün COVID19 vakalarına rastlıyoruz. 

Programda en azından umreden gelecek ikinci dalganın karantinaya alınması gerekliliğini vurguladım. O akşam gece yarısından sonra sabaha doğru umreciler geldiler ve apar topar hiçbir hazırlık yapılmaksızın karantinaya alındılar. Nereye yerleştirilecekleri belli bile değildi. Anlaşılan sonradan akıllarına gelmiş ki, kız ve erkek öğrencileri sabaha karşı 2’de yurtlardan atarak yerlerine umrecileri yerleştirildiler. Devamında hoş olmayan görüntüler ortaya çıktı. Kavgalar çıktı, yaşlı insanlar polisle çatıştı. Kaçmaya çalışanlar ve bunu başaranlar oldu. Erzurum’a ulaşmaya çalışan bir grubun Sivas’ta otoyolda yolu kesilip, karantinaya alınmaya çalışıldı. Bütün bunlar organizasyonel olarak bir kriz planı olmadığı anlamına geliyor. Sonrasında Bakanlar Kurulu sert önlemler almaya başladı. Okullar tatil edildi. Bu doğru bir hamleydi fakat AVM’ler, kafe ve restoranlar hepsi açıktı. Ertesi gün okullar kapandığı gibi insana buralara akmaya başladılar. Kaş yapayım derken göz çıkardılar. Okulları tatil etme kararı alınırken bu insanlar nereye giderler diye hiç düşünülmemiş. Okulda bir öğrencinin sosyalleşmesiyle, dışarıda sosyalleşme arasında ciddi farklar bulunuyor. Sonrasında mantık hatası olan tedbirler alınmaya devam edildi. Örnek olarak, kafeler kapatıldı ama restoranlar açık kaldı. Kafelerin kapalı olup, restoranların açık olması tedbirinin hiçbir bilimsel açıklaması yok.

Spor karşılaşmalarına gelirsek, bu da başka bir kriz konusuydu. Spor karşılaşmalarını ertelenip, ertelenmeyeceği federasyonların inisiyatifine bırakıldığından, özellikle futbolda federasyon bu kararı almaktan siyasal risklerden dolayı çekindi. En sonunda bütün dünyada maçların devam ettiği dört ülkeden biri haline geldik. Teknik direktörler ve futbolcular isyan etmeye başladı. Tedbirsizliklerin bir sonucu olarak Galatasaray’ın Teknik Direktörü Fatih Terim Koronavirüs’e yakalandı. Fenerbahçe’de de çok sayıda COVID19 vakası çıktı. Haftalar sonra maçların ertelenmesine karar verildi. Şimdi burada, kurumlar arasında temel bir koordinasyonsuzluk var. Umreye gidilip, gidilmeyeceğini Diyanet İşleri Başkanlığı, spor karşılaşmalarının devam edip, etmeyeceğini TFF karar veriyorsa bu kriz yönetilemez. Burada güçlü şekilde karar alacak iç kabine veya bazı bakanlardan oluşan bir koordinasyon kurulu kurmak gerekiyordu. Bu tür bir komisyonun, Koronavirüs Bilim Kurulu’ndan gelen tavsiye kararlarını  siyasi karara dönüştürerek icra etmesi lazım. Bu tür bir organizasyon modeli olmadığı sürece krizin yönetilemeyeceğini daha önceden de belirttim. Bu nedenle birden fazla kurumun yönetmesi gereken bir durum olduğunda, ilk sokağa çıkma yasağının uygulandığı Cuma gecesindeki kaosu yaşadık. Cuma günü, son anda Sayın Cumhurbaşkanı bu konuda karar verdi ve sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Almanya örneğine bakarsak, Başbakan Merkel beş bakandan oluşan bir komite oluşturdu ve tüm kararları burada aldı. Üstüne üstlük Almanya’nın federatif bir yapısı olduğundan eyaletler kendileri de karar alıyorlar. Buna rağmen Almanya vakalarda belli bir düşüş elde etmeyi başardı. Avrupa’da Almanya’yı İtalya, İspanya, İngiltere, Fransa ve Türkiye ile mukayese ettiğimizde performansı çok iyi gidiyor. Dolayısıyla Türkiye’de organizasyonel olarak hala bir kriz yönetimi yapıldığını düşünmüyorum.

Türkiye’nin zamanında çok yatırım yaptığı için iyi çalışan mekanizmaları var. Sağlık sektörü ve Sağlık Bakanlığı bunlardan bir tanesi. AK Parti kurulduğu ilk günden bugüne sağlık sisteminde çok iş yaptı. Bu yatırım, şu ana kadar sağlık tarafını iyi yönetmemizi sağladı. Fakat sağlık dışındaki herhangi bir süreci yönetemiyoruz, sorunlar çok büyük. Malumunuz son günlerde yaşanan bir maske dağıtım sorunu var. İlk vaka ile karşılaşmamızdan bu tarafa 35 gün geçti, maskelerin nasıl dağıtılacağı konusunda piyasa mekanizmaları bulunmuyor. Devlet kendisi dağıtmaya çalışıyor ama bunu başaramıyor. Başvuruların başladığı ilk gün başvurumu yaptım hala maske alamadım. Markete sırf bu yüzden gidemiyorum çünkü maske satılması da yasak ve alamıyorum. Peki ben ne yapacağım? Biz bütün dünyanın maske ihtiyacını karşılayabilecek endüstriyel altyapıya sahibiz. Türkiye’de güçlü bir tekstil sektörü var. Hem ham maddesini üretiyoruz hem de bunu dikebilecek endüstriyel altyapımız var. Biz bu yatırımları bugünler için yapmadık şüphesiz ki, ama şimdi çok işimize yarıyor, dolayısıyla bu açıdan çok şanslıyız. Kriz çıktı ve kendi tekstil üretim potansiyelimizi kullanamıyoruz. Benim gibi bir sürü insan maskeye başvurmuş ve maske alamamış. Vatandaş maske almak için eczaneye  gidiyor, eczacı satmayınca kavga ediyor. 35. güne gelmemize rağmen hala kriz yönetilemiyor. Kriz başladığında ilk düşünülen önlem, İtalya ve Fransa’da olduğu gibi 15 günlük uzun bir sokağa çıkma yasağı ilan edilip, komple karantina oluşturmaktı. Uzun zamandır kamuoyunda ve bazı muhalefet partilerinin belediye başkanları tarafından bu tartışılıyor. Bu senaryo hükümet tarafından anlaşılan hiç  konuşulmamış ve Cuma günü yaşananlarla da hükümetin buna hiç hazır olmadığı çok net anlaşıldı.

Türkiye küresel bir kriz ile mücadele ederken, Pazar akşamı Hükümet’in kendi içinde kriz yaşayarak İçişleri Bakanı’nın inisiyatifiyle istifasına tanık olduk. Sonrasında yaşanan gelişmelerle birlikte sürecin AK Parti içinde güçlü liderlik imajına etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cuma akşamı yaşanan kaos bir kişiye fatura edildi. Bunun sonucunda, Sayın Süleyman Soylu çok eleştirildi hatta o kadar eleştirildi ki kendini savunacak tek bir cümle kuramadı. İlk gece sadece son anda kararın neden alındığını açıklayan bir gerekçe sunar gibi oldu ama kendisi de bunun çok mantıklı olmadığını anladı. Daha sonra hakaretleri bile kabul ettiğini söyleyerek ‘‘Sorumluluk benimdir.’’ dedi. Buna rağmen tansiyonun düşmediğini görünce akşam saatlerinde istifa etti. Burada lider istifayı bile kabul edemiyor şeklinde düşünebilir ama fotoğrafı biraz tersten okumak istiyorum. Sokağa çıkma kararını uygulamakta zorluk çeken, iki bakanlığın kararlarının birbiri ile çeliştiği, bir bakanlığın yaptığını öbür bakanlığın bozduğu bir Hükümet yapısından bahsediyoruz. Sayın Cumhurbaşkanı olay bittikten sonra Soylu hakkında memnuniyet açıklamasını Pazar gecesi yaptı. Ertesi gün de krizle ilgili genel olarak konuştu. Açıklama yapılmayan iki gün boyunca ortada bir liderlik boşluğunu görüyorsunuz. Bütün fatura bir bakana kesiliyor diğer bakanlıktan belli sesler yükseliyor. Özellikle de tıp camiasından sokağa çıkma yasağının son dakikada uygulanmasının vahim bir hata olduğu ve şimdiye kadar yapılan her şeyi sıfırladığına dair açıklamalar geldi. Hal böyleyken, hükümet içinden, Cumhurbaşkanı da dahil olmak üzere, tek bir açıklama bile gelmedi. Krizin kendi haline bırakıldığını ve Bakan’ın stresi taşıyamayıp duygusal bir biçimde istifasına tanıklık ettik. Hem AK Partililer hem muhalefet hem de tarafsızlar, neredeyse herkes Soylu’yu eleştirdi. Sayın Soylu Cuma günü krizin kötü yönetildiğinin farkındaydı ve bu sonucun sorumluluğunu da aldı. Bu süreçte AK Parti’nin ve Hükümet’in liderinin olayı tamamen seyrettiğini düşünüyorum.

Süleyman Soylu siyasi geçmişi olarak da ideolojik olarak da AK Partinin içinde farklı bir siyasi pozisyonda konumlanan ve partiye sonradan katılmış bir siyasetçi. Sizce Soylunun istifa edebilme hamlesi, AK Parti içinde İslamcılığın bir kriz içinde olduğunu mu gösteriyor? Bundan sonraki olası gelişmeler İslamcı siyaseti nasıl etkiler?

AK Parti kurulduğu ilk günden itibaren İslamcılık kavramına uzak durdu. Hatta bunun için onu çağrıştıracak, Milli Görüş ideolojisi ile bağlarını kopardı. Öte yandan dindar insanlardan oluşan ve dindar insanlara hitap eden bir partiydi. Bunu formüle etmek için Avrupa’daki muhafazakar demokrasi, muhafazakar demokratlık kavramlarını kullandı. Muhafazakarlık ve İslamcılık arasındaki sınırlar belirgin değil. Nereye kadar muhafazakarlık nereden itibaren İslamcılık başlıyor, bunu tarif etmek gerçekten zor. Bunlar sosyal demokrasi veya sosyalizm gibi hatları belli kavramlar değiller. Bu da sağ geleneğin çok işine geliyor. Bu kavramların amorf olması, istediğiniz tarafa çekilmesi, ideolojik pragmatizmi mümkün kılıyor. Bu durum demokrasi, sağcılık, muhafazakarlık, milliyetçilik ve bazen İslamcılık kimliklerinin bir arada kullanılması avantajını sağlıyor. Sağ partilerin sert bir çekirdeği yok. Sosyal demokratlık ya da solculuk, ideolojik olarak sert bir çekirdeğe sahip olduğu için bu CHP için sorun teşkil edebiliyor. Sağcılık ise daha amorf bir şey ve sert bir çekirdeği yok. Bu bahsettiğim kimliklerin tamamı aynı anda da kullanabiliyor ve kişi hepsi olabiliyor. Dolayısıyla sağ siyasete baktığımızda herkes birden fazla kimliği aynı anda yaşayabiliyor. AK Parti bir koalisyon olarak kuruldu. Bileşenlerini rahat bir şekilde İslamcı, muhafazakar veya demokrat diye birbirinden ayrıştıramıyordunuz. Sol siyasetten gelenler de vardı, liberal kanattan olanlar da vardı. Belki doğrudan AK Parti içerisinde yoktu ama seçmen olarak dışarıdan vardı. Kanaat önderi olarak dışarıdan destek olan bazı gruplar vardı. Onlar bir süre sonra koptular. AK Parti 2015, 7 Haziran Genel Seçimlerine giderken bir anda diğer kimliklerinden uzaklaştı ve çok hızlı bir biçimde milliyetçiliğe savruldu. 2015 sonrası milliyetçi muhafazakar kimliği kendine siyaset yolu olarak seçti. 7 Haziran seçimleriyle beraber AK Parti muhafazakar demokratlığını artık kullanmıyor. Milliyetçilik çok daha ön plana çıkarıldı. Liderini de değiştirdi. Burada enteresan olay, AK Parti bu değişimi yaşarken parti içerisinde bir tartışma bile yaşanmadı. Çok zayıf sesler çıktı ve az önce bahsettiğim AK Parti’nin amorfluk ve ideolojik sert çekirdeğinin olmaması bunu mümkün kıldı. Hızla AK Partili muhafazakar demokratlar, milliyetçi muhafazakarlığa dönüşebildiler. Zaman geçtikçe muhafazakar ton iyice azaldı ve milliyetçi ton arttı. Son yerel seçimlerde kullanılan dil MHP’nin milliyetçi dilinin bile ötesine geçti. İslamcılık Türkiye’de siyasete biraz uzaktır. Gerçekten İslamcı diyebileceğiniz çok az sayıda entelektüel vardır ve onlar siyasete komple soğukturlar. AK Parti içerisinde İslamcı olarak tanımlayabileceğimiz net bir grup çok yoktu. AK Parti’nin yaşadığı başarısızlıklar ve dini söylemlerde bulunması, dini inançlarla bağdaşmayacak uygulamalarının sonuçları oldu. Yolsuzlukla ilgili yaygın kanaatler var ve yolsuzluk dindarlıkla bağdaşmıyor. Ayrıca bazı insanlarda ve özellikle gençlerde muhafazakarlık adına yaşam tarzlarına müdahale edilme kaygıları oluştu. Bu konuda çalışmalar yapmıştık ve belli bir bölgelerdeki insanlarda ve gençlerde genel olarak samimi kaygılar vardı. Bu durum insanların dinle ve ‘‘İslamcılıkla’’ arasına mesafe koymasına neden oldu. Bunlar tamamen göreceli şeyler, AK Parti içerisinde kimseye bu İslamcıdır diyemiyorsunuz. Şimdi Sayın Davutoğlu’na sorun AK Parti’de bulunduğu dönemde İslamcılığı o temsil eder diye bilinirdi. Ama kendisi bunu hep reddetti yani İslamcılığı yanlış bir kavram olarak buluyor. Abdullah Gül’ün kendisi İslamcılık Türkiye’de başarısız oldu dedi. Peki kim bu İslamcılar?

Benim gördüğüm AK Parti bu çok kimlikten istifade etti. Ne tam kabul etti ne tam reddetti, istediği zaman istediği tonu daha fazla ön plana çıkararak ideolojik pragmatizm uyguladı. Bu nedenle şimdiye kadar hiçbir sağ partinin başaramadığı büyük bir başarıya imza atarak çok uzun süredir iktidarda kalabildi. AK Parti’nin en temel özelliği asla hiçbir kimliğin samimi olarak sert bir çekirdeğe dönüştürülmemesi. İlk yıllarda liberal demokrat ton çok daha yüksekti ve Avrupa Birliği gündemi vardı. Bir süre sonra dindar nesil söylemi geldi. Şimdi milliyetçilik dalgası geldi. Buradan da konjonktüre göre söylem başka bir yere evrilebilir.

Peki bir İçişleri Bakanı’nın kendi inisiyatifiyle kararıyla istifa edebilme hamlesi AK Parti’deki parti içi dinamikleri sizce etkiler mi ?

Bence çok fazla etkilemez. Süleyman Bey parti içerisinde belli bir grubu temsil etmiyor. Partiye girdikten sonra kendisine yakın bazı insanlar parti içerisinde belli pozisyonlara gelmişti ama sonrasında Süleyman Bey yalnız kaldı. Soylucular diye bir gruptan bahsedemeyiz. Süleyman Bey içeride tek başınadır. Bununla beraber tecrübeli ve deneyimli bir siyasetçi, siyasi zekası çok güçlü ve çok çalışıyor. Benim gördüğüm siyaseti de iyi analiz eden bir yapısı var. AK Parti’ye geldiği zaman partinin o günkü konumuna göre liberal ve merkez sağ bir çizgiden gelmişti. 2015 yılından sonra gerek Türkiye’de gerek dünyada yükselen milliyetçi dalgayı iyi analiz etti. AK Parti’ye geldiğinde liberal kanatta konumlanırken, şimdi en şahin aktör haline geldi. Referandumun yapıldığı 2010 yılından 2020 yılına liberallikten en şahinliğe geçiş yapması üzerinde durulması gereken bir vakadır. Süleyman Soylu, AK Parti içerisinde bir grubu temsil etmediği için içerideki dengeleri de etkilemiyor. Fakat, AK Parti içerisinde güçlü bir grupla bugüne kadar çatıştı. Bu mücadeleyi tek başına sürdürdü hatta kamuoyunun haberdar olduğu söylentilere göre birden fazla kez istifayı düşündü ama Sayın Cumhurbaşkanı her seferinde aynı tepkiyi verdi ve istifasını kabul etmedi. Bundan sonra Soylu ne AK Parti içindeki karar mekanizmaları ve ne de Hükümet’in yönetiminde daha fazla kontrol sahibi olacak. Şu ana kadar yaptığının aynısını yapmaya devam edecek.  Kendi yetki alanında olan içişlerini kontrol edecek. Oradaki sınırlarını da sonuna kadar kullandığı, hatta sınırlarını aştığı tartışmaları var. Mesela, istemediği partilerin il başkanlarını şehit cenazelerine sokmayın demesi gibi. Ayrıca İçişleri Bakanı’nın sokağa çıkma yasağı ilan edecek bir yetkisi bulunmuyor. Bu yetki il pandemi kurullarındadır. İl pandemi kurullarının toplanıp karar almaları gerekiyor. Eğer Cumhurbaşkanı’nın sokağa çıkma yasağı koyma yetkisi varsa onun açıklaması gerekiyor, Soylu’nun böyle bir yetkisi yok.

İçişleri Bakanlığı’ndaki yetkilerini sınırları zorlayarak kullanıyordu bundan sonra da devam edecektir. AK Parti’nin karar mekanizmalarında, kimin AK Parti içinde hangi pozisyona geleceğinde, kimin nerede il başkanı olacağında vs. zaten şu ana kadar Süleyman Soylu’nun bir etkinliği yoktu, bundan sonra da olmayacak. AK Parti içi dengeler üzerinde bu olayın hiçbir etkisi yok. Fakat Süleyman Bey bugüne kadar AK Parti içinde ve periferisinde örgütlenmiş bir grubun sürekli baskısı altındaydı. Sayın Cumhurbaşkanı, istifayı reddederken Süleyman Soylu’u takdir etti. Bu takdir bir süreliğine Ak Parti içinde Sayın Soylu’ya kısa süreli bir koruma kalkanı getirecektir. Bu koruma uzun süreli olmayacaktır. Nitekim, bunu destekleyecek biçimde olayın hemen sonrasında AK Parti Kadın Kolları Genel Başkanı Lütfiye Selva Çam’dan ve Sabah Gazetesi yazarı Hilal Kaplan’dan istifanın Sayın Erdoğan’ı zor durumda bıraktığına ilişkin Sayın Soylu’yu suçlayıcı tavırlar yükseldi. Anlaşılacağı üzere bu istifa AK Parti içi dengeleri değiştirmeyecektir. Tayyip Bey’in takdir mesajı Süleyman Bey’e, ne kadar süre koruma kalkanı olacak onu göreceğiz.

Türkiye siyasetine bir yandan yeni partiler katılıyor. Bu süreçte, DEVA Partisi ve Gelecek Partisi hakkında değerlendirmeleriniz nelerdir?

Zamanlama açısından şanssız bir dönemde kuruldular, salgın dolayısıyla kendilerini anlatmaları için uygun bir ortam yok. Bunu bilmelerine doğal olarak imkan yoktu. Biraz da şansızlık oldu. Bunun yanında aslında uzun zamandır Türk toplumunun %50’lik kısmının parti değiştirebilme potansiyelini görüyorum. Yıllardır kamuoyu araştırmaları yapıyoruz. Bunu detaylı biçimde değerlendirmek istiyorum. Önceden herhangi bir siyasi partisi olmayan ve kendini bir parti kimliğiyle tanımlamayan seçmenlerin oranı %20’ler civarındaydı. Bu oranın ittifak mekanizmalarıyla birlikte %25’lere çıktığını ölçümlüyoruz. Buradan anlaşılacağı üzere mevcut sistemde, ülkemizde dört kişiden birinin kendisi ait hissettiği bir parti bulunmuyor. Bu seçmen grubu birinci grubumuz.

İkinci grubumuz, genç seçmenlerdir. Seçimden seçime oranları artıyor. Her 5 yılda bir yapılan seçimlerde, seçmenin %10’u genç seçmenlerden oluşuyor. Genç seçmenlerin de belirli bir partisi bulunmuyor. Siyaset Bilimi giriş derslerinde ilk öğretilen konulardan birisi siyasal toplumsallaşma kavramıydı. Bu önemli teoriye göre çocukların ilk siyasal toplumsallaşması aile içerisinde gerçekleşiyor. İnsanlar oy verirken aileden alınan siyasi kültür önemli etki oluşturuyor. Bunu destekleyen birçok araştırma bulunuyor. Uzun zamandır aileler, çocuklarının siyasi parti tercihlerinde etkili olamıyor. Bu durum artık değişti. Bunun sebebi, çocuk ve ebeveynler artık daha bağımsız yaşıyorlar ve sosyal medya üzerinden farklı çevrelerle etkileşime girebiliyorlar. Siyasal katılım ve toplumsallaşma farklı mekanlarda gerçekleşebiliyor. Yeni düzen böyle oluşunca ebeveynlerden farklı partilere oy veren genç seçmenlerin, eskiye kıyasla, radikal biçimde yükseldiği görülüyor. Bundan sonra da trend yükselmeye devam edecek. Dolayısıyla, genç seçmenden %10 geliyor ve bunlar ebeveynleri gibi oy verme davranışını gösterecekler diyemiyoruz. Bunu artık partiler de biliyor. AK Parti Türkiye ortalamasında %50 civarı oy alırken, 18 – 25 yaş grubundan şimdilerde %40’ların altına indi. Bu makas daha da açılarak devam ediyor. Dolayısıyla yüzde %10’luk bir kitle daha var. Bahsettiğimiz 2 grubun toplam oranı yaklaşık olarak %35 ediyor.

Üçüncü grubumuz %17’lik kısmı oluşturan bir seçmen kitlesi. Bu seçmen grubunun belirli bir partisi bulunuyor fakat partisini de, liderinin de performansını beğenmeden memnuniyetsiz şekilde oy veriyor. Bu 3 grubu topladığımızda %50 civarında bir oy kitlesinden bahsediyoruz. Şu an sokakta iki seçmenden birinin, parti değiştirme potansiyeli var. Bu şartlar altında partilerin uygun koşullarda kurulduğunu söyleyebiliriz. Tüm seçmenlerin kemikleştiği, hiç kimsenin partisini değiştirmeyi düşünmediği bir atmosfer de kurulan partilerin işleri daha zor olur. Öte yandan, 1990-2000 arasında seçmenlerin çoğu aslında mevcut partileri sevmiyordu, hepsini başarısız buluyordu. Partilerin sadık seçmen kitleleri şimdikinden bile daha kötüydü. Ancak o arada yeni kurulan partiler, AK Parti’ye kadar, başarı şansı elde edemediler. Ortamın uygun olması yeni partilerin mutlaka yüksek oy alacağı anlamına gelmiyor. Bunu biz yakın tarihimizde gördük. O yüzden partinin hızla yükselmesi belli koşullara bağlı. Bu koşulların etkili olup olmayacağı biraz partilerin performanslarına, genel siyasetin gelişimine ve uluslararası gelişmelere bağlıdır. Bu nedenle DEVA Partisi ve Gelecek Partisi uygun bir atmosferde kuruldular. Burada partilerin ikna yetenekleri devreye girecek. Bunu başarıp, başaramayacaklarını hep birlikte göreceğiz. Konjonktür ve ittifak sistemi onları avantajlı hale getiriyor. İttifak sistemi biraz avantaj, biraz dezavantaj. %2’lik bir partinin bile bu sistem içerisinde hayatını sürdürme imkanı var. Bu seçmenin sadece bir partiye yüklenme gereksinimini ortadan kaldırıyor. Oy verirken, partiden çok hangi ittifak içerisinde olduğuna bakıyor. Bundan dolayı ittifaka oy verirken parti önemsizleşiyor. Benim gördüğüm bu ittifak sistemleri partilerin yaşamları açısından avantaj sağlasa da bir partinin hızla büyümesini de engelleyen bir unsur haline dönüşüyor. Önümüzdeki seçim, ittifakların etkisinin, tek tek partilerin etkisinden daha önemli olacağı bir seçim. Tabii seçim hangi koşullarda, nasıl bir atmosferde yapılacak bunları şimdiden tahmin etmek çok zor. Potansiyelleri var, saha uygun. Fakat salgın döneminde siyaset yapmak çok zor. İnsanları ziyaret edemiyorsunuz. Yüz yüze ikna edemiyorsunuz, toplantılar yapamıyorsunuz. Bunlar siyasette en çok kullanılan mekanizmalardı. Şimdi sadece online kanalları kullanabiliyorsunuz. Online sistemlerde ikna yeteneğiniz oldukça düşüyor, ikincisi herkes online sistemleri kullanıyor. Artık herkes kendi sosyal medyasında yayın yapıyor ve kitleleri etkilemeye çalışıyor. Herkesin sosyal medya üzerinden kitleleri etkileme çabası bir süre sonra insanlarda doygunluk hissi getirebilir.