Gece yarısı telefonda bir şeyler ararken kendinizi hiç DonanımHaber’in eski bir forum başlığında, Ekşi Sözlük’ün kaotik entry’lerinde ya da Reddit’in en kuytu köşelerinde buldunuz mu?
Bir kulaklık alırken, bozulan kombiyi tamir etmeye çalışırken ya da hayata dair bir çıkmaza girdiğimizde aradığımız şey çoğunlukla kuru bir bilgi olmuyor. Biz insan deneyimi ve dayanışması arıyoruz. “Benimle aynı sorunu yaşayıp aynı yerde öfkelenen bir enayi daha var mı? Varsa bu işi kendi yöntemiyle nasıl çözmüş?” sorusunun peşinde oluyoruz. İnsan elinden çıkmış o çaresizlikten doğan çözümler ya da ben yaşadım siz yaşamayın motivasyonu bize güven veriyor.
Neyi alıp almayacağımıza, kime inanıp inanmayacağımıza birbirinin kopyası yorumlara ya da düz açıklamalara bakarak değil, çoğu zaman o insani pürüzlerden karar veriyoruz. Mesela yorumlarda defalarca “stok yaptım” yazıyorsa bunun satın alınmış bir yorum olduğunu anlayıp hızlıca uzaklaşabiliyoruz. Bazen de tek bir öfkeli yorum, yüz tane parlak açıklamadan daha gerçek geliyor.
Google’ın arama motorunun çehresini tamamen değiştiren son yapay zekâ güncellemesi, işte tam olarak bu insani yön ve cevap bulma halimizi elimizden çekip alıyor. Üstelik bunu, hayatımızı müthiş kolaylaştıracak bir gelişme gibi paketleyip bize hediye ederek yapıyor.
Daha Yeni Şüphelenmeyi Öğrenmiştik
Ben de artık neredeyse her şeyi yapay zekaya soruyorum. Uzun uzun aratmak yerine uygulamayı açıyor prompt’u giriyorum. Gelen cevap bazen tatmin ediyor, bazen reklam gibi hissettiriyor, bazen aklıma yatmıyor. Bazen de beni anlayana kadar kendisiyle didişmem gerekiyor. Ancak aradığımı bulamadığımı düşündüğümde veya cevap içime sinmediğinde şu an hâlâ duruyorum ve başka bir yerden bakıyorum. Zihin filtrem şu an çalışıyor gibi görünüyor.
Ama beş yıl sonra da acaba böyle çalışacak mı?
Google’ın son açıklamaları ve sosyal medyada peş peşe önüme düşen yapay zekâ gelişmeleri bu kaygımı tetikliyor. Çünkü beyin adapte oluyor; çoğu zaman da bunu biz fark etmeden, en kolay yolu seçerek yapıyor.
Üstelik biz bu döneme zaten çok hazırlıklı yakalanmadık. Son on yıldır “post-truth” denen şeyle yaşamayı öğrenmeye çalışıyoruz. Oxford Dictionaries’in 2016’da yılın kelimesi seçtiği “post-truth”, nesnel gerçeklerin kamuoyunu şekillendirmede duygu ve kişisel inançlar kadar etkili olamadığı bir dönemi tarif ediyordu. O günden beri de aslında hepimiz yeni bir zihinsel kas geliştirmeye çalışıyoruz: gördüğümüz bilgiyi hemen yutmamak, kaynağına bakmak, başka yerden doğrulamak, “bu bana neden böyle gösteriliyor?” diye sormak.
Teyit gibi doğrulama platformlarının kurulması, medya okuryazarlığı programlarının yaygınlaşması, okullarda ve sivil alanda eleştirel düşünme eğitimlerinin çoğalması biraz da bu yüzden. Teyit de kendisini şüpheli bilgileri inceleyen, dijital okuryazarlık ve eleştirel düşünme becerilerini geliştirmeye çalışan bir doğrulama organizasyonu olarak tanımlıyor.
Yani zihin filtresi dediğimiz şey doğuştan gelen bir refleks değil; sonradan kurulan, çalıştırılan, emek isteyen bir mekanizma. Biz bu mekanizmayı daha yeni yeni oturtuyorduk. Tam da internette gördüğümüz her şeye inanmamayı, bir haberin görselini tersine aramayı, bir iddiayı başka kaynaklarla karşılaştırmayı öğrenirken, şimdi karşımıza bambaşka bir şey çıktı:
Kaynakları bizim yerimize dolaşan, çelişkileri bizim yerimize törpüleyen, cevabı bize tek ve pürüzsüz bir paket halinde sunan yapay zekâ.
Zihin filtremin yapay zekayla sınavı büyük olacak gibi duruyor.
Navigasyon ve Kaybolan Kaslarımız
Zihinsel dönüşümü bu kadar dert ediyor olmam size hafif gelebilir. Bana da bazen hafif geliyor. “Abartıyor muyum?” diyorum kendime. Sonra navigasyonun hayatımıza girişini düşünüyorum.
GPS çok kısa bir sürede cebimize girdi. Bugün kendi mahallesinde bile bir yere giderken telefonu açmadan yürümekte zorlanan insanlar tanıyorum. Bunu küçümsemek için söylemiyorum; ben de çoğu zaman onlardan biriyim.
Ama mesele tam da burada. Bir beceriyi dışarıya devrettiğimizde, o becerinin bizdeki izi sessizce zayıflayabiliyor. GPS kullanımı üzerine yapılan çalışmalar, navigasyona daha çok yaslanan insanların kendi başlarına yön bulmaları gerektiğinde mekânsal hafızalarının daha zayıf çalışabildiğini gösteriyor. Başka bir çalışmada da sesli yönlendirmeyle ilerleyen kişilerin hipokampus aktivitesinin, kendi başına yol bulanlara göre daha düşük olduğu görülüyor.
Yani kas zayıflıyor; ama zayıflayan kişi bunu her zaman hissetmiyor.
Yapay zekâ meselesini benim için asıl ürkütücü yapan da bu. Çünkü burada dışarıya devrettiğimiz şey sadece yol tarifi değil. Bazen ilk taslak. Bazen karar. Bazen itiraz. Bazen “dur bir dakika, bu gerçekten böyle mi?” deme refleksi.
MIT Media Lab’ın 2025 tarihli küçük ölçekli ama çok tartışılan çalışması da tam bu yüzden aklıma takılıyor. Yapay zekâ desteğiyle yazı yazan katılımcılar daha hızlı ilerliyor; ama metinle kurdukları zihinsel bağın, hatırlama düzeylerinin ve beyin bağlantısallıklarının zayıfladığı görülüyor. En çarpıcı tarafı şu: kolaylık yalnızca işi hızlandırmıyor, o işle kurduğumuz sahiplik duygusunu da azaltabiliyor.
Navigasyon bize “Boğaz Köprüsü’nde sağa dön” dediğinde gülüyoruz. Bu kadar açık bir saçmalık filtremize hemen takılıyor. Ama mesele yol tarifi değil de hayatımız, işimiz, haklarımız, ilişkilerimiz olduğunda; o körelmiş kasla sistemi sorgulamak hâlâ mümkün olacak mı?
Aynı Soru, Farklı Gerçek. Ama Artık Kime Göre?
Eskiden aynı soruyu sorduğumuzda farklı cevaplara denk geliyorduk. Bu aradığımız şeyi bulmayı zorlaştırıyordu belki; ama o çokluk içinde başka ihtimallere de çarpıyorduk. Bilmediğimiz yöntemler, başka ülkelerin cevapları, bizim aklımıza gelmeyen yollar önümüze düşebiliyordu.
Şimdi yapay zekâ bu çarpışmayı bizim yerimize çözüyor. Farklı sesleri tarıyor, çelişkileri törpülüyor, bize tek bir cevap gibi getiriyor. Üstelik bunu çoğu zaman “senin bağlamına en uygun”, “senin anlayacağın tonda”, “senin için özetlenmiş” bir şekilde yapıyor.
Kulağa iyi geliyor. Ama belki de en büyük kayıp tam burada başlıyor: Bize ait olmayan bir cevaba denk gelme ihtimalimiz azalıyor.
Burada mesele sadece doğru ya da yanlış bilgi değil. Yapay zekâ modellerinin hâlihazırda dil, kültür, coğrafya ve toplumsal cinsiyet bakımından tarafsız çalışmadığını gösteren araştırmalar var. PNAS Nexus’ta yayımlanan bir çalışma, büyük dil modellerinin kültürel olarak nötr olmadığını; varsayılan cevaplarının belirli Batılı ve İngilizce konuşan değer dünyalarına daha yakın durduğunu gösteriyor. UNESCO’nun büyük dil modelleri üzerine yaptığı çalışma ise bu sistemlerin kadınlara ve kız çocuklarına dair kalıp yargıları yeniden üretebildiğini ortaya koyuyor.
Yani sistem yalnızca sana cevap vermiyor; hangi dünyanın içinden cevap vereceğini de seçiyor. Bazen senin diline, coğrafyana, kültürel kodlarına uyum sağlıyor. Bazen de kendi eğitim verisinin baskın dünyasını sana “evrensel doğru” gibi sunuyor. İki durumda da risk aynı: Cevap pürüzsüzleşirken, başka dünyaların cevapları görünmezleşiyor.
Ve bu sadece bilgi kirliliği sorunu değil. Bu, neyin soru olmaya değer göründüğünün de yavaş yavaş şekillendirilmesi. Şu an zaten pek çok sistemsel sorunu bireysel yöntemlerle çözmeye çalışıyoruz: tükenmişliği “mindfulness” ile, ekonomik baskıyı “bütçe uygulamaları” ile, yapısal eşitsizliği “kişisel gelişim” ile. Yapay zekâ bu süreci hızlandırır ve kişiselleştirirse, bunu fark etme kapasitemiz ne zaman körelir?
Cevaba Kim Karar Veriyor?
Bütün bu kaygıların altında daha yapısal bir gerçek var.
Şubat ayında görünürlüğün yeni bir mülkiyet rejimine dönüştüğünü yazarken üretken yapay zeka pazarının yüzde doksanının üç şirketin elinde toplandığından söz etmiştim. Üzerinden üç ay geçti. Bu yazıyı yazarken Google arama kutusunu baştan aşağı yeniden tasarladığını duyurdu, yapay zeka şirketleri ard arda rekor yatırım turları kapattı, farklı sektörler için “hiçbir şey artık aynı olmayacak” haberleriyle dolu bir çeyrek geçirdik. Bir şeyin ne kadar hızlı değiştiğini anlamak için bu üç aya bakmak yeterli.
Ama asıl mesele hız değil. Mesele şu: Zihin filtrem düştüğünde o boşluğu kendi sesim değil, başka bir ses dolduracak. Yarın “Daha adil bir ekonomi nasıl kurulur?” diye sorduğumda cevabı verecek olan sistem, üretken yapay zeka pazarının yüzde doksanını elinde tutan üç şirketin inşa ettiği sistem. Bizi o forumlarda, o öfkeli yorumlarda, o “ben yaşadım siz yaşamayın” cümlelerinde arayan ses, yani birbirinin kopyası olmayan, pürüzlü, gerçek insan sesi, o cevabın içinde olmayacak.
Ve sorun da tam burada: o cevaplar arasından bunun olmayacağını görme kapasitesi, tam da konuştuğumuz o nörolojik süreçle birlikte aşınıyor.
Cevabım Yok, Ama Sorularım Var
Bütün bunun sonunda nereye varacağımızı bilmiyorum.
Sadece şunu biliyorum: Son on senede özenle yetiştirdiğim zihin filtrem şu an çalışıyor. Ama beni artık yalnızca yapay zekânın verdiği cevaplar değil, ona ne kadar hızlı gitmek istediğim de korkutuyor.
Bir film seçecekken, güneş kremi alırken, yazmam gereken bir rapora başlarken zihnimde saniyeler içinde aynı cümle beliriyor: “Bunu yapay zekâya sorarım.” Daha düşünmeye başlamadan bir kestirme yol açılıyor. Daha yanılmadan, kurcalamadan, kendi fikrimi yoklamadan bir yere danışma ihtimali önüme düşüyor.
Belki de zihin filtresi dediğimiz şey yalnızca gelen cevabı değerlendirirken değil, daha soruyu kime emanet edeceğimize karar verirken başlıyor.
Bu yüzden, bu çalışma halinin farkında olduğum şu kısa pencerede, pürüzlü de olsa insani olana tutunmayı dert etmeyi önemli buluyorum. Bazen bir foruma düşmeyi, bazen yanlış linke tıklamayı, bazen bir insanın öfkesine, beceriksizliğine, iyi niyetine denk gelmeyi. Çünkü düşünmek biraz da o dolambaçlı yolda oluyor.
Yoksa çok yakında, bir şey yapmak için önüme çıkan “Ben robot değilim” kutusunu işaretlerken bile içimden küçük bir şüphe geçecek:
Emin miyim?

