Ülkemiz vatandaşlarının en merak ettiği konulardan biri doların gelecekte ne olacağıdır. Herkes (haklı bir şekilde) bu sorunun cevabının peşindedir. Öyle ki, buradaki talebi gören bazı iktisatçılar ve finansçılar kendilerine Youtube kanalı açıp içinde dolar kelimesi geçen başlıklar atarak büyük bir popülerlik sağladı. “Amazon ormanlarında bir kelebek kanat çırpsa bunun Dolar/TL kuruna etkisi ne olur” diye video çekecek duruma gelmiş haldeler. O başlıkların en çekici olanı ise “Dolar 7 TL olur mu?” başlığı olsa gerek ki, en çok bu başlıkla atılan videolar izleniyordu. İzleniyordu diyorum zira sonunda dolar 7 TL oldu. Belki de doların 7 TL’yi geçmesinin nadir avantajlarından birisi, artık bu başlığın bir süreliğine tedavülden kalkıyor olması. Dezavantajı ise çok muhtemelen “Dolar 8 TL olur mu?” başlığının da önünü açması. Bu yönde de Youtuber iktisatçıların “Dolar 7 TL’yi geçti yeni hedef ne?” başlıklı birçok videosunu görüyorum. Belli ki, çekilecek “Dolar 8 TL olur mu?” videolarına toplumu yavaş yavaş hazırlamaya başlamışlar. Fakat; bu yazı, doların ne kadar olacağı ile ilgili bir yazı değil, başlık sadece bir ülke için tuhaf olması gereken bir duruma göndermeydi (ve evet o başlıktan da yararlanma). Ama bu yazı doların neden mevcut seviyelerde olduğuna şaşırmamamıza dair son dönemlerde yaşanan tuhaf gelişmelerden birkaç örnekle açıklama yapmaya çalışacak. Diğer bir deyişle, kriz süreci nasıl yönetiliyor buna bir kesit sunmaya çalışan bir yazı diyelim.

            Türkiye’de iktisadi kurumların erozyona uğradığına dair tartışmalar uzun süredir gündemde. Bu kurumlardan iktisadi olanlarından ise özellikle BDDK ve TCMB ön plana çıkmakta. Kurumların asli görevlerini yerine getirmekten uzak oldukları ve karar alma mekanizmalarında kısa dönemli birtakım kazanımlar uğruna ülke ekonomisinin uzun dönemli kayıplarına göz yumduğu dile getirilmekte. Buna en iyi örneklerden birisi olarak, Merkez Bankası’nın kısa dönemde kuru ve faizi baskılayarak geçici süreliğine ülke ekonomisini düzlüğe çıkarmada başat rol oynaması verilebilir. Bunu yaparken Merkez Bankası hem kuru hem de faizi kontrol altında tutmaya çalışıyor. Sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ülkede aynı anda hem kuru hem de faizi kontrol altına almaya çalışmanın iktisadi temellere ters bir politika olduğunu iktisat camiasındaki herkes bilir. İmkânsız üçleme olarak adlandırılan bu duruma göre eğer sermaye hareketleri serbestliği varsa bu ikisinden sadece birini kontrol edebilirsiniz. Zira, faizi düşük tutmaya çalıştığınız dönemlerde faiz yatırımcı için cazibesini kaybeder ve kur üzerinden çıkışlar görülür ve sizin de yerli parayı savunmanız gerekir. Açıkçası, bunu bir süreliğine başarabilirsiniz, ta ki Merkez Bankası rezervleri bitene kadar. O andan itibaren kuru tutamazsınız. Şu an Türkiye’de yaşanan da bu. Bir yandan faizler düşük tutulmaya çalışılırken, diğer yandan kur yukarı gitmesin diye kapalı kapılar ardında uzun süredir döviz satışı gerçekleşiyordu. Bir yerden sonra da net rezervler artık tükendi ve hatta Mahfi Eğilmez’in TCMB verilerinden yaptığı hesaplamalara göre swap yoluyla gelen dövizler hariç rezervlerin ekside olduğu gözüküyor. Ülkeye dolar girişinin azaldığı ve fakat dolar talebinin hızla arttığı bu dönemde çok sınırlı seviyede olan rezervle kuru tutmaya çalışmanın hiçbir anlam ifade etmediğini, doların 7 TL’den sonra hızla yükselmeye devam etmesinden açıkça gördük. Dolar yine gideceği yerlere gitti ama yanında rezervleri de götürdü. Üstelik satışların, dolardaki artışı durduramamasının yanında, eriyen rezervlerle birlikte gelecekteki dolar değerinin daha da yukarılarda olmasına hizmet ettiği görülüyor. Zira, bu kadar satışa rağmen kurun dizginlenememesi ekstra bir endişe yaratmaktayken, aynı zamanda gittikçe azalan rezervler bir kura müdahale aracının yitirilmesine yol açarak riskliliği artırıyor. Buradaki hatalar işin bir boyutu.

            İşin ikinci bir boyutu, salgının hayatı olumsuz etkilemesiyle birlikte Türkiye’nin döviz ihtiyacı içerisinde olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu, sadece Türkiye’nin problemi değil, gelişmekte olan ülkelerin genel bir problemi. Diğer gelişmekte olan ülkeler gibi IMF’ye üye bir ülke olarak oradan uygun faiz oranlarından kredi alınabilir. Üstelik, covid-19 nedeniyle bir kısım kredilerde IMF müdahalesi de olmayacak. Fakat, ısrarlı bir şekilde buradan çok daha uygun faiz oranıyla kredi almaktan kaçınılıyor. Bunu aslında kısmen anlayabiliriz. Batılı ülkelerin bize karşı planlar içerisinde olduğunu devletin resmî ajansı olan Anadolu Ajansı sayesinde öğreniyoruz zaten… Peki buna karşın ne yapılıyor? Ticaret partnerlerimizle, ABD Merkez Bankası Fed ile ve G20 ülkeleriyle görüşmeler yapılıyor. Bu görüştüğümüz ülkelere bakarak şu çıkarımı yapmak mümkün: IMF’e etki edecek ve bize türlü tuzaklar kuracak ülkelerin hepsiyle tek tek görüşüyoruz ama onların oluşturduğu IMF ile görüşmüyoruz. Yani bize karşı kötü emelleri olan ülkelerle ayrı ayrı iş birliği yapmanın bir sakıncası yok ama onların oluşturduğu ve bizim de üye olduğumuz IMF ile görüşmemizde, covid-19 için üretilmiş swap hattını kullanmamızda sıkıntı var. Bir başka açıdansa gerektiğinde IMF gibi kötü emellere sahip bir kuruluşa borç vermeyi teklif edebiliyoruz ama ne hikmetse oradan borç alamıyoruz. Bu da işin ikinci tuhaf boyutuydu.

            Üçüncü boyut ise kurumlar arası iletişimsizlik sorunu. 6 Mayıs Çarşamba günü Ekonomi ve Maliye’den Sorumlu Bakan Berat Albayrak bilindiği üzere Citigroup ve Societe Generale’in düzenlediği bir telekonferansa katıldı. Bu telekonferansa katılımda Berat Albayrak’ın Türkiye’ye yatırım konusunda yabancı yatırımcıları ikna etmeye çalışması bekleniyordu. Fakat, telekonferansın yapılacağı günden hemen önceki gece BDDK karar alarak bankaların yurtdışındaki bankalarla TL işlemleri yapmasını sınırlandırdı. Telekonferans öncesi böyle bir karar alınması yabancı yatırımcıya ne düşündürmüştür acaba? Zamanlama açısından bir karar ancak bu kadar zamansız olabilirdi. Bu kadar koordineli çalışması gereken kurumların planlama yaparken böyle bir zaman çizelgesi oluşturması bize çok şey anlatıyor. Üstelik, telekonferansın ertesi günü de üç yabancı bankaya işlem yasağı getirildi. Bu bankalar arasında yukarıda adı geçen ve telekonferansı düzenleyen Citibank da vardı (3). Diğer bankalardan BNP Paribas ise Avrupa’nın en büyük üç bankasından bir tanesi. Sonrasında bu yasak da sadece iki iş günü sürdü ve hızlıca kaldırıldı. Bir yandan ülkeye gelmeleri için ikna görüşmeleri yapmak, diğer yandan en büyük bankaların TL’ye ulaşmasını engellemek ve onları devamında cezalandırmak, sonra hızlıca bu cezayı kaldırmak sanırım oldukça çelişkisel gözüken tuhaf davranışlar.

Dördüncü boyut ise dikkat edilirse özellikle BDDK tarafından neredeyse hemen hemen her gün bankalar hakkında yeni bir karar alınması durumu var. BDDK’ya göre biraz daha az olsa da TCMB de sıklıkla bankalar hakkında yeni düzenlemeler getirmekte. Bu kadar sıklıkla karar alınması sorunlara dair bir çözüm üretildiğinden ziyade daha önceki kararların işlevsel olmadığı, sorunların çözülemediği ve bilakis çözümlerin aslında sorun olduğunu belgeler nitelikte. Buraya bir ek not düşeceğim. Bu düzenlemelerin birçoğu bankaların kötü bir dönemde daha fazla kredi vermesi üzerine. 2008 krizi ile ilgili yapılan çalışmalar kriz döneminde verdiği krediyi kısa dönemli borçlanmalarla finanse eden bankaların daha kötü performans sergilediğini göstermekte (Ivashina ve Scharfstein, 2010; Diamond ve Rajan, 2009). Kısa dönemli borçlanmaları mevduat üzerinden gerçekleştiren bankalar ise alternatif kısa dönemli borçlanma yöntemlerine başvuranlara göre daha az kırılgandır (Ivashina ve Scharfstein, 2010) Yani kısacası, kısa vadeli değil uzun vadeli borçlanmak banka performansını arttırır ama banka kısa vadeli borçlanıyorsa kötü dönemler için kısa vadeli fonlama, mevduat yoluyla olmalıdır. Bu noktada, BDDK’nın yayınladığı aylık mevduat verilerine aşağıda bakalım. Türkiye’de banka mevduatının sadece %4’ü uzun dönemli ve Türkiye’de genel itibariyle mevduat vadesi 1-3 ay arası. Yani BDDK verileri bize diyor ki bankalarımız mevduat yoluyla sadece kısa dönemli borçlanabilmekte. O takdirde, ekonomik anlamda kötü olduğumuz bir dönemde bu hiç de iyi bir durum değil. Bu vadelerin uzaması gerekiyor. Bunun için de mevduat sahibi için reel getirinin tatmin edici olması gerekiyor. Sadece bu da yetmez, mevduat sahibi için bankacılık sisteminin likit sağlama ve batma yönünden güven vermesi gerekiyor. Biz biliyoruz ki, faizlerin aşağı yönlü baskılanması mevduat sahiplerinin reel getirisini düşürmekte ve alternatif getiri kaynaklarına yöneltmekte. Bu da paranın değerini korumak için mevduat sahiplerini elbette dövize yönlendirmekte. Böylece, yapılan uygulamalar mevduat vadesinin uzamasına yol açmaktansa dolara doğru yöneltmekte. Üstüne üstlük, yurtdışındaki TL piyasasını bitirmeye çalışan kararlar da uzun vadeli kredi için TL ihtiyacını karşılamak isteyen bankaları zor durumda bırakılmakta. Bu durum da kuru tutmaya çalışan ve kredi miktarını arttırmak isteyen bir kurumun istediğinin tam tersi bir sonuç. Kurumların yönlendirmeleri asıl amaçlardan uzak ve birbiriyle çelişir halde. Böylesi dönemde verilen kredilerin dönmeme riski de yine bankaların üzerinde.

Mevduat Vade İtibarıyla (milyon TL), Dönem:2020/3
 MiktarToplamdaki Pay (%)
Vadesiz757.43827
0-1 Ay459.21716
1-3 Ay1.294.78846
3-6 Ay120.5274
6-12 Ay54.6852
12+ Ay109.3634
Toplam2.796.018100
Kaynak: BDDK

Bu kararların muhatabı olan bankaların krizlerden güçlü şekilde çıkan, 90’lı yıllarla karşılaştırıldığında son derece iyi yönetilen sermayesi güçlü bankalar olduğunu unutmamak gerekir. Türkiye’nin içinden geçtiği bu zor dönemde bankaların yurtdışından kredi bulmada sorun yaşamamasını göz önünde bulundurursak, bankalarımızın gayet iyi yönetildiği ve kredibilitesinin görece yüksek olduğu görülecektir. Bu durum, 2018 yılında yaşanan krizin en şiddetli olduğu günlerde bile bir sorun olmamıştı. Örneğin, Akbank yurtdışından rahatlıkla sendikasyon kredisi alabilmişti. Bir tarafta ülke riskine rağmen kredibilite sorunu yaşamayan özel bankalar varken diğer yanda çeşitli yurtdışı kuruluşlardan swap yoluyla dövize ulaşmakta kredibilite kaynaklı sorun yaşayan kamu kuruluşları var. Kredibilitesi neredeyse kalmamış bu kuruluşlar, kredibilitesi yüksek olan özel bankalara nasıl bir bankacılık yapmaları gerektiği noktasında hemen hemen her gün yeni bir talimat vermekte. Sanırım bu durum da yeterince tuhaf kabul edilebilir.

Ekonomik sıkıntı içinde olduğumuz bu dönemde yaşanan bu tuhaf ve çelişkisel uygulamalar, ekonomide her şeyi kontrol etmeye çalışan bir ekonomi yönetimi varlığının bir tezahürü. Buna göre, faizlerin ve kurun aynı anda hangi seviyelerde olması gerektiğine de bankaların nasıl bankacılık yapması gerektiğine de en ince ayrıntısına kadar ekonomi yönetimi karar vermeli. Derecelendirme Kuruluşları, IMF ya da diğer yerli kuruluşların hiçbirinin de fikirlerine ihtiyaç duyulmamalı. Kusursuz bir ekonomi bilgisi ve daha fazla ekonomiye müdahaleyle sorunların çözüleceğine dair bir düşünce var ve bu sorgulamayan iktisat bilgisi, böylesi durumlarda ülke ekonomisine büyük zarar veriyor. Türkiye’nin asli sorunlarına dair çözüm üretme kabiliyetinin kaybolduğu yerde samanlıkta kaybedilmiş iğneyi sokakta aramaya kalkıyoruz ve artık kaybolan sadece iğne de değil. Yazıyı bir Sovyet fıkrası ile bitireyim. Sovyetler’in her yıl düzenlediği Mayıs Günü geçit törenlerinde önce askeri kuvvetler, sonra tank geçidi devamında da füze geçidi şeklinde bir geçit töreni yapılmaktaymış. Füze geçidinden sonra kortejde sırayı bu sefer gri takım elbiseli insanlar almış ve onlar da tören alanından geçmeye başlamış. Yabancı gözlemcilerden birisi Brejnev’e yaklaşarak “Bu gri takım elbiseli insanlar da kim niye geçit törenindeler?” diye sormuş. “Ahh” demiş Brejnev. “Onlar iktisatçılarımız. Onların verdiği tahribata inanamazsın”.

Fotoğraf: Frank Busch