Abdurrahman Dilipak geçtiğimiz hafta Armağan Çağlayan’ın Gör Beni adlı programına konuk oldu. Dilipak’ın özel hayatından çeşitli görüşlerine uzanan bu söyleşi, siyaset ile kişiselin, düşünce ile hayatın iç içe geçtiği bir formatın eseri olarak ortaya Dilipak hakkında umulmadık bir tablo çıkardı. Örneğin bir dinleyici, durumu özetleyen şöyle bir yorum yapıyor: “Fikrini öğrenmeye ihtiyaç duymadığım bir kişinin tüm hayatını öğrenmek ve araştırmak istiyorum şu an.” Diğer yorumlar da genel olarak bu minvalde ilerliyor. İnsanlar “alışılmadık” ve “yeni” bir figür ile karşılaştıklarını iddia ediyor. Bu da ortaya incelenmeye değer bir kültürel fenomen çıkarıyor.

Dilipak’ın verdiği söyleşi hakkında iki önemli husus var. İlki, Dilipak’ın modernliği veya abartı bir ifade ile, Dilipak modernliği hakkında. İkincisi ise bu “alternatif modernliğin”, “Batı” ile Türkiye arasında ortaya çıkardığı çıkmazlar üzerine. Sırayla gidelim.

Modern Olmak

Başlamadan önce, “modern” ne demek ve böyle bir tanıma neden ihtiyaç duyuluyor, bu soruya kısa bir yanıt bulmamız lazım. Modern, aynı “şimdi” gibi kullanıldığı bağlama göre anlama sahip olan bir kavram ve insanların geçmişe kıyasla, “yeni” ve geçmişten “üstün” bir güncelin ortaya çıkmasını nitelendirme ihtiyacından doğuyor. Bu bağlamda, modern olmak, insanın kendisini ötekilerden daha iyi, komplike ve/ya ilginç insanlar kılabilmek için, geçmişin pozitif veya negatif bir biçimde tekrardan ele alınması anlamına geliyor. “Orta Çağ”ın üretimi bu minvalde gerçekleşiyor. Yani mevzu “geçmiş”e dönmek değil; bilakis, bir çeşit seküler peygamberlik müessesi ile karşı karşıyayız: güncelin gelecek için yeniden üretimi. Dipesh Chakrabarty’nin yerinde tanımı ile “modern olmak, kişinin zamansal ve mekansal deneyimleri üzerine düşünerek kendine yeni fırsatlar yaratması;” ya da, J. G. A. Pocock’un klasik tanımı ile, “modern olmak, modernite ile kavgalı olmak,” demek. Uzun lafın kısası; modern olmak, öncelikle güçlü bir “yenilik” iddiası taşımak ve bu amaçla “geçmiş”i yeniden güncel için kurgulama arzusuna sahip olmak demek. Dahası, bunu gerçekleştirirken genel bir “dava” veya “kavga” halinde ve dolayısıyla, yeni gelecekler için yeni fırsatlar peşinde olmak demek.

Farklı Moderniteler

Modern olmak, taslak halinde anlaşıldı ise Dilipak’ın söyleşisine bakalım. Bugün birçok “muhafazakar”da gözlemlediğimiz üzere, karşımızda yine bir “yobazlık” değil; bilakis, “farklı bir modernite” ifadesi var. Başka bir deyişle, Dilipak’ın derdi “eski” olmak veya “eski”ye dönmek değil; bilakis “yeni” olmak. Öyle bir “yeni” ki bu, karşısında “yeni” olduğunu iddia eden “laik” ve “Batılı” Armağan Çağlayan’dan dahi “yeni”yim, “farklı”yım iddiasını Dilipak’ın tutumundan çıkarmak kolaylıkla mümkün. Eski olan, demode olan, normal olan, sıradan olan sizlersiniz, diyor Dilipak. Sizler derken, büyük bir meselesi olduğu belli olan “laik”ler. Bu noktaya döneceğiz ama devam etmeden önce, ne demek bu “farklı modernite”? Bu hususta söyleşinin şu noktası çok önemli.

A. Çağlayan: Müslüman bir hayat görüşüm var ama teknik olarak, bilişsel olarak, hepinizin önünde ben gidiyorum diyorsunuz

A. Dilipak: “Ama”sı yok, o arada bir “ama” kelimesi yok.

Bu son derece mühim bir müdahale. Zira, bu müdahale ile Dilipak modernleşme ile Batılılaşmanın bir tutulmasını reddetmiş oluyor. Yani, “Batı” ile özdeşleştirilmiş kültürel değerler ile modern olmak arasında kurulan bağın gerekliliği Dilipak tarafından inkar ediliyor. Daha teknik bir jargon ile Dilipak teleolojik (ereksel) bir gelişme anlayışını reddetmiş gibi bir izlenim veriyor. Ben beş vakit namaz da kılarım, okula da gitmem ama aynı zamanda, ne kültürel aktivitelerden ne bilim/teknikten geride kalırım, diyor. Pek tabii, teleolojilerle temelde bir sorunu var mı yoksa tüm dünyayı kendi teleolojisine sığdırmak gibi bir kibire mi sahip (ki bu da modernliğin bir diğer önemli unsurudur: kibir), bu hususu, bu söyleşiden çıkarmak pek de mümkün değil.

Batılılaşmadan Modernleşmek

Elbette Dilipak, ne “çoklu modernite” paradigmasını ortaya koyan büyük sosyolog Shmuel Eisenstadt’ı ne de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan modernizasyon teorisi ve bu teori çerçevesinde tüm dünyanın bir cetvel üzerinde alttan yukarı hiyerarşik diziliminin eleştirilerini okudu. Bunlar ne yazık ki, Türkiye gerçekleri çerçevesinde yaşanmadı (bunun sonuçlarına ikinci hususta değineceğim). Ne var ki, birtakım tecrübeler Dilipak’ı Eisenstadt’ın dediklerine getirmiş gibi gözüküyor.  Bu nedenledir ki, söyleşi esnasında “yobaz” ve “modern” kimlikleri eskisi gibi çakılı değil; bilakis hareket halindeler. Kimi zaman Çağlayan “yobaz” terimine daha denk düşen bir tavır sergiliyor ve görünen o ki, Dilipak da bundan çok büyük keyif alıyor. 

Gelelim bu keyfe. Bir hipotez olarak, Dilipak’ın hayatının büyük bir bölümünü bu keyfi maksimize etmek üzerine kurduğunu söylemek mümkün; ki bu, belki de gözlemlenebilecek en modern tutumdur, diyebiliriz. Bakın Dilipak ne diyor: “İyi bir heykeltraş ya da ressam olacağım ve ben laik değilim, diyeceğim.” Yani, her fırsatta evinde birçok dil konuşulduğunu, enstrüman çalındığını ve teknoloji ile arasının son derece iyi olduğunu hatırlatan Dilipak, büyük bir farkındalık içerisinde ve hesaplanmış bir plan dahilinde hareket ediyor; fırsatları değerlendiriyor; geçmişte değil güncelde yaşıyor ve diyor ki: ben sizin kutunuza sığmayacağım – öteki bir deyişle, batılılaşmadan modernleşeceğim. Önemli olduğu için tekrarlayalım, bu bir geçmişe dönme arzusu değil; bilakis, bir değişim, yenilik ve aykırılık arzusu. Bu nedenle; modern, son derece modern.

Modernleşmeden Batılılaşmak

Gelelim ikinci hususa. “Çoklu moderniteler”, “Batılılaşmadan modernleşmeler”… Bu söylemler Türkiye’de yeni gibi duruyor olabilir ama bugün Batılı “değer”ler ve “Batı kültürü” ile bilim ve tekniği bir tutan özsel bir görüşe akademide rastlamanız imkansızdır. Batı toplumunda, bu görüş daha çok sağ veya aşırı sağ cenahlarca benimsenir. Bu bağlamda, Türkiye’de kendini sol addedenlerin, Batı’da sağa kayması ve bir anda “yobaz”, “faşist” vs. olabilmeleri gibi garip bir senkron bozukluğu durumu var ortada. Nasıl oluyor da Türkiye’de özgürlüklerin savunucusu bir insan Avrupa’ya gelince herkesin kuşkuyla baktığı, arkaik bir varlık haline gelebiliyor – bu önemli bir soru.

Bu duruma maruz kalan “sol-liberal” kesim içten içe, çoklu moderniteler hakkında “atıp tutan” bu “Batılı postmodern” araştırmacılara şunu haykırmak istiyor sanıyorum: “Hocam madem o kadar meraklısınız gidin siz yaşayın o zaman Osmaniye’de, siz deneyimleyin o çok bahsettiğiniz alternatif moderniteleri…” Elbette bu haykırılırken şu da çok iyi biliniyor: Bu araştırmacıların hiçbiri hakkında “güzellemeler”(?) yaptıkları bu moderniteler ile birlikte yaşamak istemeyecek. Görünen o ki, haklılar da. Kimse Londra’dan, Amsterdam’dan, New York’dan kalkıp da çoklu modernite çalışıyor diye Yozgat’a, Konya’ya veya Hindistan’ın herhangi bir taşrasına taşınmaz (doğrusunu isterseniz, buraların başkentlerine de taşınacaklarını sanmıyorum). Amma velakin, bu “ikiyüzlü” gibi duran tutum, bu kişilerin buralara taşınması gerekiyor mu, yapılanlar sahiden “güzelleme” mi, sorularının bir hışımla es geçilmesine neden oluyor. Zira, ortada insanların nasıl yaşamak istediği değil; bir nevi, sosyal bilimlerin kaderi var. Açıklayayım.

“İkiyüzlü” Sosyal Bilimciler

Yukarıdaki “ikiyüzlülük” hissiyatı çerçevesinde sanırım şöyle bir varsayım yapılıyor: Araştırmacı yalnızca normatif olarak arzulanabilir ve doğru bulduğunu ortaya koymalıdır; bu bağlamda eğer farklı modernitelerden bahsediyorsa kişi, bu moderniteleri gerekçelendiriyordur, varlıklarına meşruiyet sağlıyordur. O halde kişi, gidip o moderniteyi yaşamak ile mükelleftir, uzaktan “atıp tutmakla” olmaz. Yani, başka bir deyişle, bu varsayım, araştırmacının zaten “doğru” olanın ne olduğunu bildiğini ve buna rağmen “yanlış olanı çalışmak”ta ısrar ediyor ise o “yanlış”ı desteklediğini; ve dahası bunu, kendisinin bu “yanlış”a hiçbir zaman maruz kalmayacağı bir şekilde yaptığını öne sürüyor. Bu nedenle, “yanlış” olana varlık şansı tanınmamasının gerekliliği, araştırmacının da aslında “yanlış” olan ile yaşamak istemeyeceği üzerinden kanıtlanmaya çalışılıyor: Aslında, araştırmacı da “yanlış”ın yanlış olduğunu biliyor da işte, şımarıklık hatta ikiyüzlülük yapıyor. Burada sorulması gereken iki soru var. (1) Araştırma ve bilgi ile araştırmacının kişisel tercihleri arasında bir gereklilik kuran bu tavır, kendi başına problemsiz bir tutum mudur; (2) zaten bu tutum, inkar ettiği “çoklu moderniteler” paradigmasının ön koşulu değil midir? Gelin bu iki mevzuya yakından bakalım.

Öncelikle, yukardaki “ikiyüzlülük” eleştirisi ile karşılaşan araştırmacı nasıl bir savunma verebilir? Araştırmacı; elbette, gerçekliği yaratan (prescriptive) değil, betimleyen (descriptive) bir söylemde bulunduğunu iddia edecektir. Yani, araştırmacı, “çoklu modernitelerin” kendisinin yarattığı değil; bilakis, hâlihazırda dünyada var olan fenomenler olduğunu ve kendisinin de bu fenomenlerin belli başlı niteliklerini aktardığını savunacaktır. Bu bir “aklama”, “gerekçelendirme” veya “meşruiyet kazandırma” çabası değil, olanı olduğu gibi aktarma, yani nesnellik, çabasıdır. Bu esnada araştırmacının, araştırdığı fenomen ile duygusal bir bağ kurması gerekmez. Zira, Orta Çağ’da cadı avını çalışan araştırmacılar cadı avını gerekçelendirmez veya aklamaz. Ne var ki, bu savunmaya karşılık, “ikiyüzlülük”te ısrar eden görüş, “alternatif modernite” olarak anılan fenomenlerin “yanlış”lığında ısrar edip, araştırmacıyı hala daha “yanlış” olan bir şeyi “aklamak”, ona “koz vermek” ile itham etmeye devam edebilir. Hatta bunu, çoklu moderniteler ile anılan fenomenlerin, cadı avı gibi, geçmişte yaşanıp bitmemiş, günümüzde hala daha devam etmekte olan güncel fenomenler olması ile destekleyebilir. Burada elbette şaşırtıcı bir iddia yoktur; zira modern olmak, yukarıda tanımladığımız üzere, güncel olmaktır.

Zeminsizlik: Doğru Mu, Çatışma Mı?

Peki, varsayalım ki, araştırmacı “koz vermeme” eleştirisini kabul etti ve “alternatif/çoklu moderniteler” paradigmasını reddederek, “tek” ve “doğru” bir modernite olduğuna ve bunun da kendisinin içinde yaşamak istediği bir modernite olduğuna kanaat getirdi. Bu durum doğrudan araştırmacının nesnelliğini hedef almayacak mıdır? Araştırmacı böylece bir belli bir fikrin -yani, doğru modernleşmenin belli olduğunu ve bu modeli tüm dünyanın uygulaması gerektiğini öne süren modernleşme teorisinin- neferi haline gelecek ve yalnızca kendi “doğru” gördüğü moderniteleri, yani kendi içinde yaşamak istediği moderniteyi “aklayacak”, yalnızca ona “koz verecektir.”

Eğer araştırmacı bir fikrin, modelin, anlayışın neferi olarak ifşa edildi ise, bu durumu, o kendisine “koz verilmemeye” çalışılan “öteki moderniteler” neden kabul etmek durumundadır? Bu “öteki modernitelerin”, “biz yanlışmışız yahu,” diyerek kendini fes edeceği mi sanılmaktadır? Buradan geldik, modern olmanın yukarıda bahsetmediğimiz bir diğer tanımına: modern olmak, zeminini kaybetmektir. Güncel olma ve geleceği kurma tutkusu, bunun için plan yapmak, geçmişi yeniden kurgulamak ve farkındalık yaratmak, bu zeminsizlikte insanın kendine sağlam durabileceği bir yer bulma arayışıdır. Sonuç olarak, araştırmacı istediği kadar kadar kendi yaşamak istediği moderniteyi “tek doğru” modernite sanmaya devam etsin, farklı moderniteler güncellik iddialarını sürdürmeye devam edecektir. Dahası, her ne kadar tersine çabaladığına inansa da kendini tek modernite sanan görüş zaten hâlihazırda, “çoklu modernitelerin” temelini oluşturmaktadır. Zira, güncellik iddiası biterse, modernlik arayışı da biter. Bu nedenle, “Batı” bu kaçınılmaz zeminsizlik durumunu, çatışma, tartışma, diyalog, taktik, strateji, muhalefet gibi çeşitli agonistik kavramlarla yeniden inşa etmeye çalışmaktadır. Yani artık “normal”, tek bir modernitenin hükümdarlığı değil, çoklu modernitelerin birbirleri ile süregelen etkileşimidir. Bu bağlamda, eğer bu değişimi anlamıyorsa hiç beklemediğiniz, en şık giyinen, en “kültürlü” araştırmacılar, “entelektüel”ler dahi, bir anda “yobaz” konumuna düşebilmektedir.

Batı’nın Bakışları Altında

Hasılı, doğrudur; bugün “Batı”, tahlillerini ve betimlemelerini uzaktan yapmakta; tarihi bu şekilde, belki de bizim gibi içeriden yaşamamaktadır. Bu onlara, bugün, bedelini ödemedikleri bir deneyimin takdirini toplamak gibi bir imkan sağlamış, bu şekilde “Batı” akademisi ve düşüncesi büyük yol alarak “postmodernizm”e doğru yelken açmıştır. Bu yalnızca eleştirel değil. Aynı zamanda, mekansal “mesafe” her ne kadar Batı için bir avantaj gibi gözükse de bu içindeliğin aslında bizler için avantajı çok daha büyüktür. Ama öncelikle, kendi tecrübelerinden tahlil, analiz, ve büyük fikirler çıkarmaktansa nefret, kıskançlık, haset çıkarmayı bırakmak gerekmektedir. Yani modernliğimizle hesaplaşmamız gerekmektedir. Bu da maalesef ki pek olası gözükmemekte, “Batı”nın inceleyen ve not alan bakışları altında pasif bir obje olarak kendimizi yiyip bitirmek üzücü bir kader olarak ufukta seçilmektedir.

Fotoğraf: timJ