İstanbul hiç olmadığı kadar sessiz nicedir.

İstanbul, sokağa çıkma yasaklarıyla birlikte, bilhassa Pazar sabahları, insana bir şehirde yaşadığını unutturacak kadar sessizleşebiliyor.

Bütün bu sessizliğin içinde, daha önceleri daha az fark edilen ya da hiç olmayan sesler daha belirgin hale geliyor. Evde kalabilenler için, içinde bulunulan mekânların aynılığı görsel algıları hiç olmadığı kadar sınırlandırırken sesler adeta yeniden keşfediliyor. Vakitler ve günler ayrışmadan ve çokça benzeşerek birbiriyle aynılaşıyor, tekdüzeleşiyor. Bütün mekânsal ve zamansal kayboluşlar içinde mutlak sessizlikler ve belirginleşmiş sesler arasında hayatlarımız yeni biçimlerde kavranmaya başlanıyor.

Bir vaktin başladığını belirten ezanlar, eski zamanlarda iş yerinde, ofiste, okulda olanlar ve vakti başka türlü düzenleyenler için adeta yeniden keşfediliyor. Ramazan ayının başlamasıyla birlikte iftar vaktinin beklenmesi de beklenen vakti bir sesle özdeşleştiriyor. Vefat edenler için okunan selalar ve peşinden gelen, öleni, ölenin akrabalarını duyuran anonslar, içinde yaşadığımız salgını hatırlatıyor. Dahası, salgından ölenleri –salgın dışı nedenlerle ölenlerle birlikte bir araya koyuyor ve günlük salgın istatistiklerini kimliksiz olmaktan muhtemelen doğru olmayan bir biçimde çıkarıyor. Salgınla başlayan dualar, içinden geçtiğimiz günlere dair bir iz bırakırken Ramazan’la birlikte duaların süresi ve kapsamı genişliyor. Caminin bir fiziki mekân olarak varlığı etkisini kaybediyor ve yerini hoparlörden gelen sese bırakıyor.

Havaların ısınması pencelerin gün boyu açık kalmasını mümkün kılarken kuşların seslerini evlerin içine getiriyor. Salgının, eve kapanmanın ve sokağa çıkma yasaklarının getirdikleri arasında doğanın, insan kaynaklı problemlerden arınıyor görünmesi geniş bir memnuniyetle karşılanıyor. İstanbul halkının, en azından bir kısmının, açık havada Uludağ’ı görebilmesi, hayvanların sokaklarda ve parklarda kendilerini daha çok ve kolayca gösterebilmesi, insanın doğayla olan ilişkisinde bir değişime işaret ediyor. Salgının doğayla, insanın doğayı bozmaklıkla olan ilişkisi, daha çok konuşulan bir konu haline geldiği gibi tekrar dışarı çıkabilmeye dair umutları özlemle birleştirerek yeniden üretiyor.

23 Nisan’la birlikte marşların, eskisinden çok da farklı olmaksızın, hoparlörlerle ve fakat daha büyük bir memnuniyetle karşılanmasına şahitlik ediyoruz. İstiklal Marşı’nın balkonlardan ve pencerelerden ayrı ayrı ama birlikte okunması, toplumun beraberliğine ve ayrılığına aynı anda ancak farklı biçimlerde işaret ediyor. Belediyelerin yaptığı duyurular hoparlörlerle evlere ulaştırılıyor. Siyasal iktidar(lar) kendini bir biçimde yeniden üreterek hissettirmeye, evindeki insanı sarıp sarmalamaya devam ediyor.

Bu dönemde insan, evinde mekândan ve zamandan ayrıksılaşmış insan, istekli ya da isteksiz olarak hoparlörün dayanılmaz varlığından kaçamıyor. Sesler hem hayata, hayatın devam ettiğine dair en belirgin işaret olarak hem de tamamen azade olmanın imkânsızlığı içinde bir çaresizlik ve dayatma olarak yankı buluyor. İktidar(lar)ın -iktidar partisinin ötesindeki daha geniş iktidar(lar)ın- sembollerinden birisi ve bugünlerde duyusal olarak en güçlüsü olarak hoparlör; ve ondan gelen cızırtılı ve boğuk ses yanı başımızdan hiç gitmiyor. Distopik ve kolayca insan zihninde canlanabilen bir büyük hoparlör adeta sürekli konuşuyor.

Konuşan bu büyük hoparlör yılmaz-yorulmaz biçimde iktidarını yeniden üretiyor; her yere ulaştırıyor ve varlığını hatırlatıyor. Sosyal olarak izole edilmiş, mekânla ve zamanla bağı gevşemiş insanlar, ister memnuniyetle ister şikayetle kendisine hoparlörsüz bir hayat kurabilmenin arzusuyla çaresizce bekliyor.

Hiç şüphesiz bu –yor’ların, yukarıdaki gevşekliklerin dışında olanlar da var. Eve istese de istemese de kapanamayan, çalışmak ve hayatta kalmak zorunda olanlar var. Onlar neleri düşünüyor ve neleri fark ediyor bilinmez. Evde olabilenler, dışarıda olanlar sayesinde duraksız ve bir süre sonra başsız ve sonsuz bir süreç içerisinde düşünmek, üretmek, verim almak ve hissetmekle cebelleşiyor.

Bu yeni hâl; ekonomik sınıflara, muhayyel topluluklara ve her çeşit kimliklere farklı biçimlerde ama kaçışsız ve topyekün etki ederken herkes, her şeye, yavaş yavaş alışıyor. Yeni hâl normalleşiyor, kökleşiyor ve kabul görüyor. İktidar(lar) kimseyi dışlamaksızın, yeni biçimlerde ama kesin olarak ve kendini hissettirerek, göstererek ve başka bir hayat olanağı bırakmadan her an yeniden üretiliyor.

Evet, İstanbul hiç olmadığı kadar sessiz nicedir ve fakat hoparlör hoparlör büyüyen bir iktidar var.

Fotoğraf: Franck V.