Türkiye’nin reel anlamda çok partili siyasal hayata geçişini 1950’den başlattığımızda, aradan geçen 70 yılda sosyal demokratların iktidar ortağı olma halinin yaklaşık 12 yıllık bir zaman dilimiyle sınırlı olduğunu görüyoruz. Geriye kalan 58 yıllık dilimde ise iktidarda sağ partiler, askerler ya da henüz kendini ortanın solunda tanımlamayan bir CHP var. Başka bir ifadeyle sosyal demokratlar, yakın dönem Türk demokrasi tarihinin yaklaşık beşte birlik bölümünden az bir kısmında iktidarda pay sahibi olurken, geri kalan süreçte muhalefette yer almış.

Sosyal demokratların iktidara ortak olduğu bu 12 yıllık sürecin tamamına yakınının sağ partilerle kurulan koalisyonlarla gerçekleştiğini de not olarak düşelim. O halde 31 Mart sonrası konjonktürü anımsayarak sorulması elzem şu soruyu sorabiliriz: Bugüne dek Ankara ve genel merkez odaklı söylemlerle ve politik karizması yüksek isimlerle iktidar olmaya çabalamış Türk sosyal demokratlarının iktidara gelebilmesi için, yerelden başlayan ve büyüyen bir politik dalga yeterli olur mu?

31 Mart yerel seçimlerinde CHP’nin 11’i büyükşehir olmak üzere toplam 22 kenti kazanması, yaklaşık 40 milyon insanın CHP’nin yönettiği kentlerde yaşaması anlamına geliyor ve bunun CHP’nin uzun iktidar yürüyüşü için yeterli bir referans olup olamayacağı tartışılıyor. CHP’nin iktidarı elde etmesinin (genel seçimlerde ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde başarılı olmasının) önündeki engelleri ve sahip olduğu avantajları bir arada sunarak bu tartışmalara dair fikir vermek mümkün.

CHP’nin Avantajları

Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlıkta 10 yılı geride bıraktığı CHP’de, Kılıçdaroğlu’nun Baykal’ın partiyi atalete mahkum eden mirasını kontrollü şekilde tasfiye etmesi, partiyi reel sosyal demokrat bir çizgiye çekmek için emek eksenli söylemlere daha çok yer vermesi ve siyaseten daha çoğulcu bir pozisyonu içselleştirme çabası, partinin Baykal döneminde yaşadığı seçmen kilitlenmesini açmasını ve partinin daha geniş bir oy tabanına seslenerek kitleselleşmesini kolaylaştırdı. Bu dönemde CHP’nin en önemli kazanımlarından biri, propaganda ve siyaset dili olarak negatif ve neleri yapmayacağına dayalı söylemlerin yerini iyimser, yapmayacaklarını değil yapacaklarını sıralayan, umut yaratmaya dönük yeni siyaset dilinin alması oldu.

CHP’nin kitleselleşme kabiliyetinin ve alanının arttığına dair somut örnekleri vermek de mümkün: 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde merkez sağ kökenli ve dindar bir isim olan Ekmeleddin İhsanoğlu’nun desteklenmesi, merkez sağ çizgideki İyi Parti’nin kuruluşunda bir grup CHP’li milletvekilinin istifa ederek İyi Parti’nin kuruluşundaki olası engelleri kaldırmaya yardımcı olması, Millet İttifakı’yla İyi Parti ve Saadet Partisi ile bir araya gelinmesi ve en son süreçte sağ seçmenle yakın bir ilişki geliştirebilen Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye başkan adaylığı, CHP’nin sağ seçmen nezdindeki kredisini arttırırken, parti tabanında sağ güçlerle işbirliği konusundaki tabuları yıkmaya yaradı. 

Öte yandan Kürt hareketinin siyasal temsilcileri/partileri ile ilişkiler de CHP’nin kendini aştığı bir diğer konu oldu. Baykal dönemine kıyasla CHP Kürt Sorunu’na daha anayasal ve siyasal çözüm odaklı bir perspektiften bakmaya başlarken, HDP’yi yok saymayan tutumuyla Kürt seçmen nezdinde de güven biriktirmeye başladı. Zaman zaman Kürt siyasetini ve HDP tabanını rahatsız eden çıkışlarına rağmen CHP, yakın geçmişe kıyasla Kürtler için de reel bir muhatap haline dönüşmüş halde.

Genel olarak CHP’nin 2011 genel seçimlerinden bu tarafa yerel ve genel siyasette muhafazakâr kesimle yapıcı köprüler kurabilen adaylar göstermesi de hem partinin klasik tabanını dönüştürmesi hem de CHP’ye yıllardır uzak durmuş mütedeyyin taban için kayda değer bir yenilik oldu.

Kılıçdaroğlu ile CHP’nin sendikalarla ve sivil toplum örgütleriyle kopmuş olan bağının yeniden kurulduğunu, pek çok sosyal demokrat akademisyenin, sivil toplum aktivistinin ve sendikacının kendine parti içerisinde yer bulduğunu, ayrıca partinin yerel örgütlerinin ve gençlik kollarının daha etkin çalışan yeni insanlara kapı açtığını da not etmek gerek. Bunlar bir bütün olarak düşünüldüğünde salt partinin örgütsel gücünü arttırmamış, aynı zamanda reel siyaset üretme kapasitesini de geliştirmiştir.

CHP’nin Dezavantajları

Türkiye’de CHP’nin devlet yönetimiyle reel bağı, özellikle 12 Eylül 1980 darbesinden sonraki süreçte ağırlıkla yerel yönetimler üzerinden ilerlemiş ve sosyal demokratlar uzun yıllar merkezi yönetimden uzak kalmıştır. Sözgelimi, Türkiye’de sosyal demokrat kökenli bir İçişleri Bakanı’nın görev yaptığı son tarih 1979’dur. Her ne kadar 1980 sonrası süreçte SHP ve DSP’nin koalisyon ortaklıkları ile sosyal demokratlar iktidara ortak olsa da her iki partinin iktidar deneyimlerinde de koalisyon ortağı sağ partiler daha etkin olmuş ve her iki parti de koalisyon deneyimlerinden büyük güç kaybına ve seçmen nezdinde güven erozyonuna uğrayarak çıkmıştır. Dolayısıyla; CHP açısından ilk sorun, epeydir uzak kalınan devlet yönetimini kaldırabilecek, yürütebilecek ve koordine edebilecek kadroları ortaya koyabilmek. Uzun yıllardır sadece yerel yönetimlerde kendini gösterebilen ve merkezi iktidardan uzak kalan sosyal demokratların, bu iktidar halini yürütüp yürütemeyeceği partili ve parti dışından pek çok insan için bir soru işareti.

CHP açısından ikinci sorun, olası bir iktidar halinde birlikte çalışılabilecek bürokratik kadroları oluşturabilmek. Türkiye solunun 12 Eylül sonrasında kamu bürokrasisinde insan biriktiremediğini düşününce, “Bunlar iktidara gelse de hangi valiyle, hangi kaymakamla, hangi emniyet müdürüyle çalışacak?” sorusu hem CHP’ye oy vermeyi düşünen seçmen, hem de parti tabanı için ciddi ve kayda değer bir soru. Partinin bir CHP iktidarında uyumlu çalışabileceği ve ideolojik olarak sosyal demokrasiye yakın bürokrat bulmakta zorlanacağı gerçeği, bugünden yarına çözülmesi mümkün olmayan ve yakın tarihten miras bir sorun.

CHP için bir diğer önemli sorun, CHP’nin hemen her döneminde partiyi krize sürükleyen örgütsel krizlerin ve parti içindeki hizipleşmelerin, olası bir iktidarda da tezahür edip etmeyeceği. Bir anlamda partinin yapısal sorunu olan hizipleşme ve kulis siyaseti, Türk siyasetinde CHP ile özdeş bir kavram. Her ne kadar Kılıçdaroğlu döneminde parti iç yönetimi ile parti örgütleri ve parti içi ilişkiler daha şeffaf hale gelse de bu yapısal sorunun sürdüğüne de şüphe yok. Özellikle parti içi seçimlerde, yerel ve genel seçim dönemlerinde bu sorunun farklı derecelerde ortaya çıktığını görmek mümkün.

CHP’nin ideoloji ve taktik siyaset anlamında homojen bir parti olmadığını, CHP’den ziyade CHP’lerden bahsetmek gerektiğini söylemek gerek. Partiyi “devleti kuran” organizma olarak gören ve mevcut politikaları da bu kuruculuk vasfı üzerinden inşa etmeye çalışan “gelenekçi” kanat, Baykal dönemine kıyasla epey güç kaybetmiş olsa da CHP tabanında ve örgütlerinde göz ardı edilemez bir gerçekliğe tekabül etmektedir. Kürtlere ve mütedeyyin seçmene septik bakan bu kanadın, olası bir CHP iktidarında ya da bu iktidara giden yolda ne düzeyde etkin olacağı, CHP’ye oy vermeyi düşünen seçmenler için ciddi bir soru işareti. CHP eleştirilerinin çoğunda bu kanadın refleksleriyle CHP’yi tümden özdeş kılma eğiliminin yaygın olduğunu anımsamakta fayda var.

31 Mart, CHP’ye İktidara Giden Yolu Açıyor mu?

31 Mart sonrasında oluşan konjonktür, CHP’nin yukarıda sıraladığım dezavantajlarını minimize etmek için geniş bir alan oluşturmakla birlikte, 31 Mart’taki başarı ve bunun sonuçları, CHP’ye iktidara giden yolu açmak için tek başına yeterli değil. Yukarıda sıraladığım dezavantajlı haller, partinin iktidara gelmesinin önünde irili ufaklı engeller olarak duruyor. Öte yandan 31 Mart sonrası süreç, bu dezavantajlı hallerin giderilmesi için uygun bir pratik zemin sunuyor.

CHP’nin devlet yönetiminden uzun yıllardır uzak kaldığı, bu nedenle karar alma ve idareyi koordinasyon becerisinden uzak olduğu kaygısı, özellikle pandemi sürecinde CHP’li belediyelerin merkezi yönetimden daha başarılı ve organize hareket etmesiyle ciddi anlamda geriledi. İstanbul’da İmamoğlu’nun reaksiyoner kriz yönetimi becerisi öne çıkarken, diğer CHP’li belediyelerin de etkin kriz yönetimi gösterebilmesi CHP’nin hanesine artı puan olarak yazıldı.

Bununla birlikte, bu olumlu gelişmeye rağmen, “kent yönetiminin ülke yönetimine benzemediği” kaygısını da gidermenin yolu, partinin bir gölge kabine kurmasından ve iktidar olsa nasıl davranacağını pratik olarak göstermesinden geçmektedir. Sözgelimi mevcut İçişleri Bakanı bir konuya dair harekete geçtiğinde, CHP’li gölge İçişleri Bakanı da harekete geçmeli ve tıpkı bakanmış gibi demeçler vermeli, incelemelerde bulunmalı ve nihayet politika üretmelidir. Böylece toplum, “İktidarda CHP olsaydı, bu konuda ne söylerdi ve nasıl davranırdı?” sorusunun yanıtını bizzat CHP’den alırdı.

CHP’nin Millet İttifakı’na dahil olması, olası bir iktidar halinde CHP’nin AKP muhalifi sağ eğilimli isimlerle çalışmasını kolaylaştıracaktır. Öte yandan CHP’ye düşen, bürokraside önemsiz görevlere alınarak kızağa çekilmiş sosyal demokrat eğilimli isimlerden haberdar olması ve iktidara gelmeden önce hangi isimlerle çalışacağını netleştirmesi elzem. CHP yönetiminin tabanına bir ittifaka dahil olduğunu ve AKP muhalifi sağ eğilimli isimlerin de bu ittifakın doğal ve önemli bir parçası olduğunu anlatabilmesi, tabanın partinin arkasında durabilmesi bağlamında hayati önem taşıyor.

Son olarak, CHP tabanının ve hatta parti yöneticilerinin, partinin yakın tarihini anımsaması ve CHP’nin toplumun pek çok kesiminden oy alabilir hale gelebileceğini teslim etmesi gerekir. 1977 genel seçimlerinde Konya’da, Diyarbakır’da, Yozgat’ta ve Trabzon’da birinci parti olan, 1989 yerel seçimlerinde İstanbul ve Ankara’nın muhafazakâr semtlerinde ve ilçelerinde yüksek oylar olan sosyal demokratlar için 31 Mart yerel seçimlerindeki başarı da yine “karşı mahalleye” güven vermek ve reel politika üretebilmekle ilgili bir durumdu.

31 Mart yerel seçim başarısı, CHP’ye kronik sorunlarını gidermesi ve bagajındaki gereksiz yükleri boşaltması bağlamında büyük bir alan açtı. Yerel yönetimlerde yönetsel becerisini icraatçı bir pratikle çevreleyebilen, karar alma süreçlerini etkin kullanabilen ve bunları yaparken kucaklayıcı bir siyaset dilini ve pratiğini hayata geçirebilen CHP’nin, bunu kendi örgütsel ve yapısal sorunlarını gidererek ve mümkünse bir gölge kabine kurarak desteklemesi halinde, önümüzdeki genel seçimlerde ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde her zamankinden daha iddialı hale gelmesi daha mümkün olacaktır.