Birçok ülkede artan gelir eşitsizliğine karşı ilk akla gelen çözüm sosyal devlet olmaktadır. Sosyal devlet tartışmalarında sosyal devleti savunan argümanların çoğu ahlaki ve duygusal temelli oluyor. Karşısında duran argümanların da temelinde genelde devletin verimsizliği veya elindeki bu gücün devleti tarafından kötüye kullanılabileceği var. Sosyal devletin rekabeti düşürmesi sebebiyle ekonomik büyümeyi yavaşlatacağı argümanıyla da nadiren karşılaşabiliyoruz. Tartışmalardaki argümanlar bunlar olunca, sosyal devletin uygulanabilirliğinin önünde bir doğal sınır yokmuş ve her zaman geçilebilir bir şeymiş gibi bir algı oluşmaktadır. Beraber sosyal devleti textbook seviyesinde bir modelle (Samuelson, 1958) teorik bir zemine oturtarak sınırlarını ortaya koymaya çalışalım. 

Sosyal devleti bu yazının bağlamında halktan toplanan vergilerin temel ihtiyaçlara harcanması ve insanlara emeklilik maaşı/işsizlik maaşı olarak dönmesi şeklinde kısaca özetleyebiliriz. Genel kanaat, sosyal devlete karşı olanların toplumun en zengin kesimi olduğu ve Amerika gibi sosyal devlet kurumlarının zayıf olduğu ülkelerde de bunun zenginler tarafından engellendiği yönündedir. Halbuki demokrasilerde oy çoğunluğuna sahip olan halk çok kolay bir şekilde sistemi istediği şekle çevirecek güçte. Bunun gerçekleşmemesini açıklamak için bunu istemeyen büyük güçlerden ve halkı sömüren lobilerden biraz daha fazlası gerekiyor. Bu da bizde bu resimde eksik bir parça olduğu hissini uyandırıyor. Şimdi biraz o eksik parçayı arayalım. 

Demokrasilerde önemli olan ve ikna edilmesi gereken tam ortadaki seçmendir (median voter). En basit haliyle, herkesten aynı oranda vergi alıp bu vergiyi herkese eşit miktar dağıtmayı oylamaya sunduğunuzda, ortalamanın üzerinde zengin olanlar istemiyorken altında olanlar bunu isteyecektir. Bu önerinin gerçekleşmesinin basit bir şekilde çoğunluk oyuna bağlı olduğu teorik bir durumda da asıl karar verici olan ortada kalan seçmen olacak. Bu nedenle buradan sonraki kısımda verdiğim tüm örneklerde ortalama vergiyi verip ortalama hizmet alan kişiyi halkı temsil eden kişi olarak kullanacağım. 

Bir teorik çerçeve çizebilmemiz için soyutlama yapmaya başlamamız gerekiyor. İlk olarak halkı üç gruba ayırarak başlayalım. Bunlar çalışan orta yaş grubu, çalışmayan yaşlılar ve çocuklar. Yapılacak harcamaların kaynağı olan vergiler orta yaş grubundan gelirken bu üç gruba da hizmet veriliyor. Üç gruba da verilecek hizmetlerin sistem ve vergilerini birbirinden bağımsız düşünebiliriz. Çocuklara verilen hizmetler geleceğe yatırım olarak değerlendirilirken, çalışan gruba verilen hizmetler bir yeniden dağıtım aracı olarak görülebilir. Bu iki gruba verilecek hizmetlere bakışınız siyasi ve ekonomik görüşünüze göre değişebilir ancak bunlar sosyal devletin doğal sınırını belirleyen kısımlar değildir. O nedenle, bu yazının devamında onları görmezden gelerek üçüncü kısmına odaklanacağım. Yazının devamında çocukları tamamen göz ardı ederek sadece vergileri veren orta yaş grubu ile hizmet alan yaşlılar şeklinde iki grup düşüneceğiz.

Modelimizi artık kurmaya başlayabiliriz. Vergiler orta yaşlı çalışan kesimden alınıyor ve bunlar yaşlılara harcanıyor (emekli maaşları ve sağlık hizmetleri). Her jenerasyon bir dönem çalışan grupta bulunduktan sonra hizmet alan gruba geçiyor, bu jenerasyon hizmet alan durumuna geçeceği zaman da hâlihazırda hizmet alan jenerasyon ölmüş oluyor. Ülkede bir jenerasyondan diğerine geçen süredeki nüfus artış hızına n, kişi başına ekonomik büyümeye de g diyelim. Bunu biraz açmak gerekirse her bir kişi (1+n) sayıda çocuk sahibi oluyor. Kendisi çalışan konumundan hizmet alan konumuna geçtiğinde de yerine (1+n) kişi çalışmaya başlamış oluyor.  Yani şimdiki her bir hizmet alan kişi için (1+n) kadar çalışan kişi var. Kişi başına ekonomik büyümenin g olması da eskiden bir çalışan ortalama 1 lira kazanıyorken bir sonraki jenerasyonda bunun (1+g) lira olduğunu söylüyor. Vergi oranları sabit olduğundan bu vergiye de aynı oranda yansıyor. Özetle dün 1 kişiden 1 lira vergi toplanıyorsa bugün (1+n) kişiden (1+g) vergi, toplamda 1+n1+g≅1+g+n vergi toplanıyor. Sonuç olarak, bugünün ortalama yaşlısı çalıştığı dönemde ödediği her 1 liraya karşılık bugün ortalama 1+g+n değerinde hizmet almış oluyor. 

Elde ettiğimiz sonuçtan ilk çıkarımımız nüfus artış hızının ve ekonomik büyümenin yüksek olmasının verilen vergiye karşılık alınan hizmeti arttırdığı yönündedir. Bu durumda yüksek nüfus artış hızı ve ekonomik büyüme sosyal devlet için vatandaşın gönüllülüğüne ve dolayısıyla sistemin politik sürdürülebilirliğine olumlu katkı yapacaktır. Çalışanlar ödedikleri her 1 liranın üzerine fazladan g+n değerinde hizmet alabiliyorlar. Peki sistemi çalıştıracak g ve n için doğal bir sınır bulabilir miyiz? İlk akla gelen doğal sınır vatandaşların en az ödedikleri kadar bir hizmet alabiliyor olmasıdır. Bunu g+n≥0 şeklinde ifade edebiliriz. Ancak bundan daha kısıtlayıcı bir sınır da bulmak mümkündür. Bunun için bir jenerasyondan diğerine geçen zamanda ortalama bir yatırım aracına koyulan paranın getirisine r diyelim. Yani aldığımız ortalama insan verdiği 1 lirayı yatırım için ayırsaydı yaşlandığında alacağı hizmetlere harcayabileceği 1+r lirası olacaktı. O zaman sistemin ortalama seçmene (median voter) cazip gelmesi için kabaca g+n≥r olması gerekiyor. 

Elde ettiğimiz sonuçtan şunu çıkarabiliriz: sosyal devletin ortalama insana fayda sağlaması için ekonomik büyüme ile nüfus artış hızının toplamının bir yatırım aracına koyulan paranın getirisinden yüksek olması gerekmektedir. Peki bu konudaki veriler nasıl, bir de onlara bakalım. ABD verilerine baktığımızda son 100 yılda kişi başı ekonomik büyüme yaklaşık %2 iken nüfus artışı yaklaşık olarak %1.1’dir. Yatırımların reel getirisinin ise ortalamada %6 ile %7 arasında olduğunu görüyoruz. Almanya’da 1970 yılından bugüne kadar ekonomik büyüme %5.4 iken nüfus artış hızı sadece %0.2’dir. Son 25 yıla odaklandığımız takdirde ise Almanya’da bu oranlar sırasıyla %3.5 ve %0.1’dir. Buna karşın yatırımların reel getirisi dünya genelinde çok oynamıyor ve Almanya’da %5-6 civarında olduğunu görüyoruz. Bu alanda Türkiye verilerine baktığımızda ise 1960 yılından bugüne ekonomik büyüme kişi başına %5’in üzerinde iken nüfus artışı ise %2 civarındadır. Türkiye’nin son 25 yılına odaklandığımızda da bu oranların %4.5 ve %1.5 civarlarında olduğunu görüyoruz. 

Yukardaki oranlara baktığımızda ABD’de modelde bahsettiğimiz anlamda sosyal devlet politikalarına yönelmesinin anlamlı olmadığını görüyoruz. Almanya’da ise bu sistem verimsizleşmeye başlamış durumda. Türkiye henüz Almanya seviyesinde değil ancak nüfus artış hızındaki azalma ile o yöne doğru ilerlemekte. Ekonomik büyüme ve reel getirinin dalgalanmaya karşın ortalamada pek değişmeyeceğini düşünebiliriz ancak dünya genelinde nüfus artış hızında düzenli bir azalma görülüyor. Bu durum sosyal devletlerin sürdürülebilirliğini zamanla daha da zor duruma sokacak gibi gözüküyor. Nitekim Avrupa’da devletlerin çocuk yapanlara yaptıkları ödemelerde de, Türkiye’de cumhurbaşkanının sürekli olarak 3 çocuk vurgusunda da bu sistemin işlerliğini sürdürebilmek için nüfus artışını yükseltme çabasını görebiliriz. 

Bu teorik çerçeveyi çizdikten sonra bu konuda akla gelecek ilk sorulara cevap aramak için ikinci bir yazıyla devam etmek dileğiyle. 

Fotoğraf: Sharon McCutcheon