Namık Tan, Türk Dışişleri bürokrasinin tepe noktalarında yıllarca hizmet etmiş önemli bir bürokratımız. 2010-2014 yılları arasında Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri büyükelçiliği görevini yürütmüş olan Namık Tan, Arın Demir ile yaptığı bu röportajda Türk-Amerikan ilişkilerinin geçmişi ve bugünü ile ilgili önemli açıklamalarda bulundu.

1 Mart tezkeresi Ankara ve Washington arasında ciddi bir güven kaybına yol açmıştı. 15 Temmuz darbe girişiminin yaşanmasıyla ilişkilerde 2003 yılına benzer bir güven kaybı mı yaşanıyor? 

Kanaatimce güven kaybı katlandı. 15 Temmuz darbe girişimiyle mevcut güven kaybının daha da arttığını, derinleştiğini, ve hatta kökleştiğini söyleyebiliriz. Geçmişe baktığımızda, 1950 yılından itibaren Türkiye ile ABD arasında İlişkilerin güvenlik temelli olduğunu görürüz. Bu bağlamda, Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı gibi, Birleşik Devletler’in iki önemli kurumu ile bu zeminde nispeten istikrarlı bir ilişki yürütüyorduk. 1 Mart tezkeresi ile bu ilişki ciddi bir darbe yedi. 1 Mart tezkeresi öncesinde ve devamında, bölgedeki ABD’li askerî unsurların hayal kırıklığı yaşamasına neden olan bir süreç yaşandı. Burada, kim haklıdır kim haksızdır tartışmasından bağımsız olarak, Amerikalılar nezdinde 1 Mart tezkeresinin reddinin ciddi bir hayal kırıklığı yarattığını söyleyebiliriz. Parlamentomuzun kararıyla Amerikan birliklerinin bizim üzerimizden Irak’a geçişine bir anlamda engel olduk. Ancak, parlamento kararı öncesinde gayriresmi de olsa Amerikan tarafına bazı sözler verildiğini göz ardı edemeyiz. Örneğin, bu sözlere istinaden, İskenderun açıklarında savaş gemilerinde ABD’li askerler günlerce bekletildi. O günlerin yaşanması, ABD güvenlik çevrelerinin zihninde kalıcı izler bıraktı. Sonra, bu dönemi yaşamış askeri kesim yıllar geçtikçe Amerikan güvenlik bürokrasisinde önemli pozisyonlara geldiler. Geçmişten gelen tecrübeleri zaman içerisinde yavaş yavaş Türkiye’ye tepki olarak yansımaya başladı. CENTCOM’un ağırlık kazanmaya başlaması o yıllarda oldu. Özellikle, Suriye bağlamında bu tepkilerin sonuçlarını hissetmeye başladık. Bu, tabii, işin başlangıç kısmıydı. 15 Temmuz darbe girişiminin yaşanması, bir anlamda, ilişkilerde ikinci bir kırılmaya sebep oldu ve güvensizlik daha da derinleşti, hatta tavan yaptı diyebiliriz. 

ABD Türkiye ile ilişkilerinde yaptırım türünde zorlayıcı araçlar kullanmak yerine daha ılımlı politikalar izlemesi ikili ilişkilerde daha olumlu sonuçlar doğurur mu?  

Hiçbir mesele tek taraflı adımlarla çözüme ulaşamaz. Uluslararası siyasette tek taraflı adım atan ülkenin kendi kamuoyunda bu adım bir çeşit taviz olarak algılanır. Bu da, ilgili ülke yöneticilerine iç siyasette olumsuz bir maliyet yaratır. Dolayısıyla, her türlü anlaşmazlık, ancak iki tarafın oturup, sorunlu konuları suhuletle tartışmasıyla ve müzakere yoluyla giderilebilir. Liderler arasındaki kişisel ilişkilerin yanısıra, diplomasiyi de kurumsallık zemininde mutlaka etkin şekilde kullanmak gerekir. Kurumsal zeminde yürütülen diplomasi ile belli başlı sorunları aşmanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Bugünkü Türk-Amerikan ilişkilerine baktığımızda çoğunlukla liderler arasında bir ilişki görüyoruz. İkili ilişkilerde kurumsal zemin neredeyse kalmamış vaziyette. Liderler arasındaki ilişki elbette önemli ve değerlidir. Ancak, bunun kurumsal boyutu da olması gereklidir. Kurumlar arasındaki güvensizliği aşmak, sorunların çözüme kavuşması açısından önem taşır. Şu anda kurumlar arasındaki güveni ihya etmek bakımından kayda değer ölçüde yol alabildiğimizi düşünmüyorum. Türkiye ve Amerika arasındaki ilişkilerde bugün yaşadığımız en büyük açmaz budur. İç siyasette ne kadar güçlüyseniz masaya o kadar güçlü oturursunuz. Böyle bir gerçek var. Bu çerçevede dış politikayı içeride oya devşirebilir, başka bir ifadeyle kendinize desteğe dönüştürebilirsiniz. Bununla birlikte, dış siyaseti iç siyaset için yapmak çok tehlikelidir. Bunu yaparsanız, dış dünyada inandırıcılığınızı yitirirsiniz. Bugün Türkiye-ABD ilişkilerinde ne yazık ki bu eğilimi gözlemliyorum. Her iki taraf da belirli düzeylerde dış politikada popülizme başvuruyor. Popülizm ilişkilerin iyileşmesine engel oluyor ve kırılganlığı arttırıyor. Küçük bir kriz akıl almaz boyutlara ulaşabiliyor. 2018 yılında yaşadığımız Rahip Brunson krizini hatırlayın. Bu popülizmin nerelere varabileceğine iyi bir örnektir. Rahip Brunson krizi, ilişkilerde çok kötü bir etki yarattı. Bununla da kalmadı, devamında ülkemizin demir-çelik sektörünü hedef alan yaptırımlara yol açmasıyla, ekonomik anlamda da Türkiye’ye büyük bir maliyet getirdi. İkili ilişkilerdeki sorunlu konuları aşmak elbette mümkün, ancak her iki tarafın da aklıselimle hareket etmesi gerekiyor. Dış siyaseti yaparken kurumları mutlaka devrede tutmalısınız. Kurumları dışarıda bırakarak diplomasiyi kişisel düzeye taşıdığınızda ortaya başka sakıncalar çıkabilir. Kişisel seviyede Başkan Trump ile çok iyi ilişkileriniz olabilir. Fakat, kurumları dışlar ve sadece Trump’a bağlı bir diplomasi kurgularsanız, yani yumurtaları aynı sepete koyarsanız, Trump’ın iç politikada göreceği tepkilerin size de menfi yansımaları veya maliyeti olur. 

Sizce Kasım ayında yapılacak seçimlerle ABD’de yaşanacak olası bir bayrak değişimi, Türk – Amerikan ilişkilerini biçimini nasıl şekillendirir? Diplomasi tekrardan kişiler arası iletişimden kurumlar arası düzeye dönüşür mü?

Evet, dönüşebilir. Amerika’nın devlet yapısında ve karar alım süreçlerinde kurumlar çok önemlidir. Mesela, ABD Savunma Bakanlığının kurum olarak bütçesi Türkiye’nin gayri safi milli hasılasına eşittir. Yani, ABD’nin kurumları oldukça güçlüdür. Bizim de bu kurumlarla ilişkilerimiz çok eskilere dayanır. Bu çerçevede, ABD ile ilişkilerin tamamen kişisel zemine oturtulmasından kaçınmak gerekir. Aksi takdirde, bu bize ileride bir maliyet getirebilir. Her şeyi Trump’a veya onun nezdinde ABD Başkanlık makamına bağlayarak politika yürütürseniz, olası bir lider değişikliğinde belli sıkıntılarla yüzleşmeniz gerekebilir. ABD’de geleneksel olarak iki ana parti var, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler. Cumhuriyetçiler bu seçim tekrar Başkanlığı kazansalar dahi, iki dönem sınırlaması olduğu cihetle, bir sonraki seçimde Başkan Trump’ın değişeceği kesindir. Şayet siz diğer partiyi tamamen devre dışı bırakıp, sadece Cumhuriyetçiler üzerine yoğunlaşırsanız, gelecekte bazı sıkıntılar yaşama ihtimaliniz hayli yüksektir. Seçimlerde ne olacağını kestirmek çok zor. Seçimlere daha 5 ay gibi bir zaman var ve bu siyaset için çok uzun bir süredir. ABD’deki seçim tartışmalarına baktığımızda Trump’ın seçimi kazanma konusunda bazı sıkıntılarla karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Pandemi sürecini iyi yönetemediğine dair birçok yorum var. Kendisine olan destekte aşınmalar söz konusu. Trump’ın içeride güç kaybetmesi onu daha çok popülizme sevkediyor. Ancak, bir yargıya varmak için henüz çok erken. ABD seçimlerinde kimin başarılı olacağına göre, Türk – Amerikan ilişkilerininde de bazı farklılaşmalar bekleyebiliriz. 

Biden yönetiminin Obama yönetimine benzer bir dış politika ajandası izlemesi ve yakın bürokratik kadrolarla çalışması ikili ilişkilerde eski sorunları mı tetikler yoksa çözüm için bir fırsat oluşturabilir mi? 

Geçmişte Obama yönetimine ciddi eleştirilerimiz oldu, ancak ben seçildikleri takdirde Demokratların geçmişten kaynaklanan tepkisel bir duygusallık göstereceklerini düşünmüyorum. ABD’nin dış politikası, ilkeler bazında büyük farklılıklar içermez. Bunun en önemli göstergesi, her iki partiden de büyük destek alarak Kongre’den geçen sözde Ermeni Soykırımı ve ülkemize ilişkin yaptırım yasa tasarıları oylamalarıdır. ABD siyasetinde kararlılık, tutarlılık ve öngörülebilirlik faktörleri biraz daha yerleşiktir. Bu nedenle, Türkiye’ye karşı Demokratların rövanşist bir tutumun içerisine gireceklerini tahmin etmiyorum. Belki de, aynen söylediğiniz gibi, ikili ilişkilerde yeni bir sayfa açmak bakımından bazı fırsatlar ortaya çıkabilir. 

S-400 sistemlerinin alımı ile savunma sanayimize ilk somut yaptırım F-35 programından çıkartılmamız ile gerçekleşti. Washington Büyükelçiliği görevinde bulunmuş biri olarak, Türkiye’nin Kongre’deki kendisiyle ilgili yaptırım paketleri ve benzeri kararları lehine etkileme amacıyla gerekli lobi faaliyetlerinde yeterli seviyede olduğunu düşünüyor musunuz? 

Hayır düşünmüyorum. Biz, ne yazık ki, lobi kültürünü anlamış değiliz. Geçmişten günümüze lobi faaliyetlerimizde her zaman eksiklikler oldu. Bu benden önce de, benim dönemimde de böyleydi. Maalesef, şu anda da böyle. Öncelikle, biz lobi ile propaganda kavramlarını karıştırıyoruz. Daha basit bir örnekle açıklayayım; bugün Kongre başta olmak üzere yasa yapım sürecinde etkili olan kurumlarla tutarlı, istikrarlı ve kalıcı ilişki sürdüren Dışişleri Bakanlığımız dışında herhangi bir kurumumuz bulunmuyor. Halbuki, siyasi ve ekonomik bütün kurumlarımızın Kongre ile temaslarını, parti ayrımı gözetmeksizin, çok ciddi şekilde arttırmaları gerekiyor. Diğer kurumlarla da iletişimi geliştirip, güçlendirmek gerekiyor. Tabii, ABD devlet yapısında Başkanın yetkileri tartışılmaz. Amerikan Başkanları çok ciddi yaptırım gücüne sahiptir. Ancak, Başkan Kongre’den onay almadan bir sent bile harcayamaz. Dolayısıyla, Kongre ile iletişimi kesinlikle ihmal etmemeliyiz. Lobi faaliyetlerimizi tutarlı ve dengeli bir şekilde götüremediğimizden, ne yazık ki çıkarlarımız açısından hayati önem taşıyan konularda istediğimiz sonuçları alamıyoruz. Mesela, NATO çerçevesindeki F-35 projesinden çıkartılmamız bu çerçevede başlıca örnektir. S-400’lerle bağlantılı bu mesele ilişkilerde adeta bir tıkaç haline gelmiş vaziyettedir. 

Türkiye’nin S-400 sistemlerini henüz aktif hale getirmemesini ikili ilişkiler açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? 

S-400 sistemlerinin hala aktive etmememizi pandeminin bize yarattığı bir fırsat veya açtığı bir alan olarak düşünüyorum ve olumlu buluyorum. Bu çerçevede, diplomasinin bir kenara bırakıldığı, tamamen duygusal siyasi kararlarla yürütülen bir süreç söz konusuydu. Diplomasi herhangi bir meseleyi çözebilmek için daima alan açmayı hedefler. Açılacak alanlarda gerçekleştireceğiniz diplomatik girişimler ve müzakerelerle sorunları çözebilirsiniz. S-400 meselesinde, bu alan tamamen ortadan kalkmıştı. Pandemi, diplomatik müzakerelerin yeniden denenmesi bakımından bir imkan yarattı. Bu, belki de Türk-Amerikan ilişkilerinin önünü açacak bir fırsata dönüşebilir. F-35 meselesine ilişkin, her ne kadar alınan kararlar ortada olsa da ben hala geriye dönüşün mümkün olabileceğine inananlardanım. Bu çok hassas bir konu ve iyi yönetilmesi gerekiyor. Pandemi sonrası süreçte, ABD seçimleriyle beraber, F-35 meselesinde geriye dönüş olma ihtimali düşük bir olasılık değil.  

İdlib’deki hava saldırılarının hemen ardından dış politikamızda ABD’den Patriot talep etmek veya NATO’yu olağanüstü toplantıya çağırmak gibi hamleler yapıldığını gözlemledik. Türk dış politikasında eskiden Rusya ile ilişkiler ABD ile ilişkilerde kaldıraç olarak kullanılırdı. Yapılan hamlelerden yola çıkarak artık tersine bir paradigma geçerli diyebilir miyiz? 

Dış politikada tutarlık, güvenilirlik ve öngörülebilirlik çok önemlidir. Maalesef, uzun suredir bu hususa dikkat ve özen gösterilmiyor. Amerika ve Rusya dünya siyasetinde ağırlığı olan ülkelerdir. Bu ülkelerle ilişkilerinizi mutlaka iyi tutmanız gerekmektedir. Ülkenizin çıkarları bunu gerektirir. Aslında, her ülkenin çıkarları bunu gerektirir. Biraz geriye bakalım; Türkiye’de ciddi bir Amerikan karşıtlığı var. Amerikan karşıtlığı çok yüksek olmasına rağmen, bunun toplumda tutarlı bir karşılığı yok. Herkes Amerikan malı kullanıyor, Coca-Cola içiyor ya da çocuğunu ABD’de okutmak istiyor. Türkiye’nin çok ilginç bir özelliği var. Osmanlı’dan bu yana toplumumuzun, toplumsal, kültürel ve entelektüel yönelimi Batı olmuştur. Yakın siyasi tarihimize baktığımızda da bunu görürüz. Ülkede bir sorun çıktığı zaman, örneğin darbe ve baskı dönemlerinde solcularımız, islamcılarımız, ülkücülerimiz hep Batı’yı tercih etmişlerdir. Türkiye’den ayrılanların hepsi Avrupa’ya, Amerika’ya veya Kanada’ya gider. Kimse, mesela, Suudi Arabistan, Küba veya Türkmenistan’a gitmez. Biz Avrupalı mıyız, Asyalı mıyız? Bunu mutlaka konuşmamız gerekiyor. Aslında biz bu iki köklü bir medeniyetten de besleniriz. Bugün Türkiye’nin en büyük üç ticaret ortağına baktığımız zaman Almanya, Rusya ve Çin’i görüyoruz. Hepsinde ticaret dengesi aleyhimize ama neticede buralara güçlü ticari bağlılığımız var. Diğer taraftan, enerji bakımından bağımlı olduğumuz coğrafya daha ziyade Doğu’dur. Diplomatik angajmanlarımız ve askeri paktlarımızın büyük çoğunluğu ise Batı iledir. Batı kurumlarının hemen hepsinin kurucu üyesiyiz. Sonuç itibariyle, bizim bir tercih yapmadan diplomasi yürütmemiz gerekiyor. Yani, Rusya ve ABD’yi birbirine karşı kullanmayı değil, her ikisiyle de iyi ve dengeli ilişkiler geliştirmeliyi hedeflemeliyiz. Ancak, bunu yaparken duygusallıktan uzak, gerçekçi bir anlayışla hareket etmemiz gerekiyor. Son iki NATO zirve toplantısında hazırlanan, Doğu bloğundan kalan veya Rusya’dan alınacak silah sistemlerinin, NATO sistemlerine entegre edilemeyeceğine veya NATO operasyonlarında kullanılamayacağına dair mutabakatların altında imzamız vardır. S-400’lerin satın alınması konusundaki kararımızın, altına imza attığımız bu NATO karalarıyla ne ölçüde bağdaştığını düşünmemiz gerekir. Bu konuda bir tutarsızlık sergilediğimiz görülüyor. İmzaladığımız anlaşmalar bakımından ahde vefa ilkesine özen göstermemiz doğru olur. Bunları söylerken, mutlaka ABD’den silah alalım, Rusya’dan kesinlikle silah almayalım, S-400’leri satın almak çıkarlarımıza aykırıdır, demek istemiyorum. Bunun altını çizmek isterim. Fakat, attığımız imzaların, verdiğimiz sözlerin de bir karşılığı olduğunu bilmemiz gerekir. Dış politikada verilen sözlere sadakat göstermek, güvenilirlik ve öngörülebilirlik bakımından büyük önem taşır.