Bu hafta fikir özgürlüğü, sosyal medya ve propaganda gibi muhtelif terimler etrafında, birbirinin tam aksi istikamete koşan iki haberi konuştuk. ABD’nin sosyal medya devleri olan Twitter ve Zoom, Çin-Amerikan Yeni Soğuk Savaşı bağlamına da oturtabileceğimiz iki farklı karara imza attı. Twitter Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki 170,000 kadar hesabı dezenformasyon ve manipülasyon yaptıkları gerekçesiyle kapatırken, Zoom, Çin’den gelen talep üzerine Tiananmen protestolarının anma toplantısı yapan bir kişinin hesabını (ABD’de ikamet etmesine rağmen) askıya aldı. Konu siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanına ilgi duyan kimseleri birçok açıdan cezbedecek türden. Bir kere, yüzyıllardır yürürlükte olan ve toprak (fiziki gerçeklik) üzerinden şekillenmiş ulusal egemenlik ilkesi sınanıyor. Tiananmen anmasının bir suç teşkil etmesi için, bu faaliyetin ona ev sahipliği yapan ülkenin yasalarına göre suç olması gerek. ABD’de yaşayan bir Çinli’nin, siber uzayda ev sahipliği yaptığı bir Zoom toplantısına Çin’den gelen bu müdahale, 21. yüzyılda sansürün sınır tanımazlığı üzerinden de olsa, ulusal egemenliği yeniden düşünmemizi gerektirebilir. Keza Çin topraklarında edinilen Twitter hesaplarının (sitenin Çin’de erişime kapalı olması da ayrı bir konu) dünya kamuoyunu etkileme çabasına vurulan darbe de ABD’nin egemenlik sahasının esnemesi olarak görülebilir. 

Sosyal medya üzerinden gerçekleştirilen propaganda ve manipülasyon çoğu zaman gerçek kişiler değil, botlar ve sahte hesaplar ile yapıldığı için operasyonun tartışma götürür bir tarafı yok. Son yıllara kadar internetin ve sosyal medyanın etrafını saran iyimserlik halesini düşündüğümüzde ise konu daha çetrefil hale geliyor. Soğuk Savaş’ın sona erdiği ve internetin yavaş yavaş kullanıcısıyla buluştuğu 90’lı yıllarda bilgi toplumunun vaat ettiği gelecek tablosu bu değildi. Bilgiye özgür ve sınırsız erişimin yarattığı “bir dönemin sonu” hissiyatı, propaganda kelimesini zamanın ruhuna tamamen aykırı hale getiriyordu. Çok değil, on yıl önce sosyal medya sansür ve dikta altında yaşayan halklar için bir hayat öpücüğü olarak görülüyordu: Arap Baharı’na “Facebook devrimi” lakabının takıldığını hatırlayalım. Peki nasıl oldu da, 20. Yüzyılın bu miadını doldurmuş, yalan ve abartıyla özdeşleşmiş, hep siyasi hasımlarımıza layık gördüğümüz kelimesi aramıza döndü? Aslında bizzat Mark Zuckerberg’in yükselişi ve düşüşü ile paralel giden bir hikaye bu. Tabii Facebook’un Cambridge Analytica veri skandalından önce ABD’deki 2016 başkanlık seçimleri vardı. Rusya’nın sosyal medya üzerinden seçimlere etki ettiği, Amerikan vatandaşlarının oy verme tercihlerini değiştirdiği iddiaları “propagandanın intikamı” diyebileceğimiz süreci de başlatmış oldu.

Propagandanın İntikamı

“Propaganda” Batı dillerinde olumsuz (yalan, dolan, abartı, kandırmaca vs.) çağrışımlı bir kelime de olsa en geniş anlamıyla (reklam, eğitim ve misyonerlik gibi faaliyetleri de kapsayacak şekilde) bir ikna ve etkileme çabası olarak görülmeli. Dar anlamıyla ideolojik ya da siyasi propaganda ise, esas olarak kitle iletişim araçlarının yaygınlaştığı 20. yüzyılda etkili oldu. Olumsuz çağrışımları yüzünden daha ziyade otoriter yönetimlere atfedilen propaganda faaliyetleri (Sovyetler Birliği, Nazi Almanya’sı, Çin Halk Cumhuriyeti vs.) Batılı ülkelerin sadece zorunlu gördüklerinde başvurdukları bir alan olarak resmedilmiştir. Batı’da Soğuk Savaş döneminde yükselişe geçen propaganda çalışmaları, demokrasilerin bu alana sadece komünizmle mücadele etmek için (mecburen ve adeta “ellerini kirleterek”) girmesi gerektiğini savunur. Kore Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler ordusunda görev yapmış bazı Amerikan ve İngiliz savaş esirlerinin ülkelerine dönmeyi reddetmesi de komünistlerin beyin yıkama metotlarıyla ilgili efsaneyi büyütecektir. Aynı şey, Amerikan propaganda teşkilatının güçlendirilmesi (bütçe ve insan kaynağı) için de bir gerekçe sağlamıştır elbette. Soğuk Savaşın sonuna geldiğimizde ise, “propaganda” kavramı anlamını büyük ölçüde yitirecektir. Sovyetler Birliği dağılmış, Çin Komünist Partisi kapitalist reformları benimsemiş, Kuzey Kore ise tarihin değmediği bir yerde tuhaf bir istisna olarak kalmıştır. 

Siyasi partiler, devletler, kişi ve gruplar 21. yüzyılda kitleleri seferber etmek için gerçekliği kendi çıkarlarına göre eğip bükmediler mi? Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları olduğu hikayesi Irak müdahalesini gerekçelendiren bir “yanlış bilgi” idi. 11 Eylül’den sonra başlayan “teröre karşı savaş” da propaganda dili ağır bir kampanyaydı. İrili ufaklı birçok örnek verilebilir. Ancak bilgi çağının şeffaflık ve özgürlük getirdiğine dair iyimserlik bakiydi. 

Propaganda, bilgi toplumuyla ilgili tüm iyimserliği bitirecek şekilde, topyekun olarak 2016 Amerikan başkanlık seçimleriyle hayatımıza geri döndü. Bugün ABD’deki muhaliflerin önemli bir kısmı Donald Trump’a baktığında Vladimir Putin’in siluetini görüyor. Bir başka önemli milat 2018 yılındaki Facebook Cambridge Analytica skandalı oldu. Şirketlerin, devletlerin, dış ülkelerin sosyal medyadaki davranış ve tercihlerimizi veri bankalarında depolayarak bize en iyi ihtimalle mal, en kötü ihtimalle yalan-dolan satacağı yeni bir dönemin daha önce görmek istemediğimiz sinyalleriydi bunlar. Mark Zuckerbergler gönüllerdeki tahtlarından inip Kongrelerde sorguya çekiliyordu artık.

Bu hafta Twitter’in Çin, Rusya ve Türkiye’de kapattığı binlerce hesapla yeniden gündeme gelen “propaganda” eski bir tema ama son teknolojik gelişmeler ışığında önümüze yepyeni sorular koyuyor. Ben kendi tecrübemden ve propaganda çalışmalarının son yirmi-otuz yıllık serüveninden yola çıkarak karamsarlığınızı bir nebze azaltmaya çalışayım. Zira bu literatür bize, insanları ikna etmenin hiç de sanıldığı kadar kolay olmadığını gösteriyor. Propaganda hangi araç (radyo, dergi kitap, poster, internet vs.) üzerinden yürütülürse yürütülsün, mesajı alan insan onu bir yoruma tabi tutuyor; hemen alıp inanması çoğu zaman olası değil. Bazen izleyici, dinleyici ya da okur mesajı alıyor ama yanlış anlıyor, bazen hiç anlamıyor. Bazen anlıyor ama kabul etmiyor ya da şiddetle reddediyor. (ABD’nin 11 Eylül’den sonra Ortadoğu’daki imajını düzeltmek için yürüttüğü halkla ilişkiler kampanyalarını düşünelim) Peki ne zaman inanıyor? Ona inanmasını sağlayacak bir toplumsal bağlam içinde zaten yaşıyorsa. Kişisel ya da toplumsal rolü propagandanın öz mesajını destekler nitelikteyse. Dini, kültürel, ekonomik arka plan buna el veriyorsa. 

Kısacası, insanların fikirlerini kolayca değiştirebilen, onları kendi davalarına hemen taraftar kılabilen bir propaganda teşkilatı yok. Dün komünist ülkelerde olmadığı gibi, bugün dünyanın başka bir yerinde de yok. Yani 2016 seçimlerinde Rus istihbaratının ABD’deki oy verme davranışını değiştirmesinden daha büyük (ve kesinlikle daha kötü) ihtimal, Amerikan halkının isteyerek ve severek Donald Trump’a oy vermiş olmasıdır. Çin’de istihdam edilen binlerce propagandist de Twitter’de ne yazarlarsa yazsınlar etki alanları sınırlı olacaktır; en azından dünya kamuoyunu kolaylıkla şekillendirmeleri mümkün değildir. 

Elbette propagandanın başarıya hızla ve kolaylıkla ulaşamaması, sosyal medyada yalan haber, iftira ve karalama, nefret söylemi vb. konularda tedbirler alınmasına engel değil. Son Twitter operasyonunda bu açıdan tartışılacak pek bir şey de yok doğrusu. Sahibi olmayan ya da aynı kişinin yüzlercesine sahip olduğu hesaplar üzerinden, tek elden ve güdümlü olarak yürütülen kampanyaların “propaganda” teriminin en dar tanımının dahi içine gireceği malum. Öte yandan, dünyada gerçek kişilerin yönettiği hesaplar üzerinden (biz makul ve anlaşılır, kabul edilebilir ya da sevimli bulmasak da) yapılan propagandanın nasıl sınırlandırılacağı daha çetrefil bir konu. 

Bir yanımızda yükselen Çin tipi otoriterlik, bir yanımızda popülizm ve ırkçılık üzerinden kararan Batı demokrasileri varken, bu işi kim üstlenecek? 21. yüzyılda ideolojik tercihler ile dezenformasyon, ironik bir şaka ile nefret söylemi arasındaki çizgiyi kimin (Devlet? Sosyal medya şirketleri? STK’lar? Kullanıcılar?) çekeceği, üzerine düşünmemiz gereken esas sorun belki de. Sahiden, kime o kadar güveniyoruz ki?

Fotoğraf: Library of Congress