“Her şeyi açığa çıkaran o ilahi güç ile birlikte dünyaya kural, düzen ve şekil geldi, ama anarşi, sanki, her an tekrar zuhur edebilecek gibi en dipte yatmaya devam ediyor. Her şeyin temelinde düzen ve kural olduğu ikna edici değil, bilakis, her şeyin öncülü olan anarşi düzene sokulmuş durumda. İşte gerçekliğin anlaşılması mümkün olmayan bu zemini, bu yok edilemez kalıntı, en büyük çaba ile dahi insanın kavrayamayacağı, bu sonsuza dek her şeyin temelinde kalacak olan anarşi.”
Friedrich von Schelling

“Meseleleri mesele etmezseniz ortada mesele kalmaz.”
Süleyman Demirel

Sondeyiş: Hepimiz züppe, kolpacı ve bitmiş insanlarız

Alafranga züppe, kolpacı ve bitmiş insan adlı üç farklı özne tipini analiz edebilmek adına, Ahmet Mithat Efendi’nin “Felatun Bey ile Rakım Efendi” romanı ile başlayıp Kolpaçino filmi ve Deep Turkish Web adlı YouTube kanalı ile devam ettiğimiz yazı dizimizin, en nihayetinde, sonuna geldik. Peki, bu ummadık platformları (roman, film ve YouTube) ve ummadık karakterleri bir araya getiren bu yazı dizisi ile neyi amaçladık? 

Güncelliğin tarihi

Fransız düşünür Michel Foucault, 1971 yılında gerçekleştirdiği bir röportajda, kendisine geçmişte yaşanmış fenomenlerle neden ilgilendiği sorulunca şu cevabı verir: “Geçmişte yaşanmış fenomenlerle ilgiliydim – doğrusunu istersen, yakından ilgiliydim – çünkü düşünüş ve davranış bakımından bu fenomenlerin bugün hâlâ bizimle birlikte yaşadığını gördüm.” Başka bir deyişle, Foucault, kim olduğumuz sorusunun cevabını bulmak için geçmiş fenomenlere bakar. Zira geçmiş, güncel olanda – yani şimdide – yaşamaktadır. Foucault, bu yaklaşımına, paradoksal bir ifade ile “güncelliğin tarihi” der.

19. yüzyılın sonlarından başlayarak farklı özne tiplerini analiz etmeye çalıştığım bu yazı dizisinin de amacı, kim olduğumuzu anlamak aslında. Bu bağlamda, en sonda söyleyeceğimi, izin verin, en baştan söyleyeyim: biz “normal” insanlar değiliz. Hepimiz hem alafranga züppe hem kolpacı hem de bitmiş bir insanız. 21. yüzyılda, kiminin “hakikat-sonrası” dediği toplumda, “insan” olmak böyle bir şey. Nereden nereye, nasıl geldik kısa bir şekilde özetledikten sonra yazının ana mevzusuna geleceğim, yani bizim neden “normal” insanlar olmadığımıza. 

Tanzimat’tan Twitter’a

Öncelikle, kronoloji. Yazıya başlarken, Tanzimat döneminde yayımlanmış Ahmet Mithat Efendi’nin “alafranga züppe”sini temel aldık (1876). Zira, bu karakter, bu coğrafyada yerelden küresele geçişin – yani modernleşmenin – göze batan ilk semptom ve sonuçlarından biri idi. Oradan, büyük bir sıçrayış yaparak, Kolpaçino ile birlikte erken-internet dönemi denilebilecek 2000’lere vardık. Hemen sonrasında ise sosyal medya dönemi olarak adlandırılabilecek günümüze (güncele) uzanarak, Deep Turkish Web adlı YouTube kanalının bir analizi ile seriyi bitirdik. 

Bu süreçte, analizin, romandan filme, filmden ise YouTube’a geçmesi rastlantısal bir dizilim göstermiyor. Bilakis, bilginin verildiği platformun verilen bilginin ta kendisinden ayrılamayacağı saptaması bağlamında bakacak olursak, bu dizilim yaşanan değişimlerin bir yansıması aslında. Başka bir deyişle, ne Kolpaçino’nun bir romanı olabilirdi ne de Deep Turkish Web’in bir filmi. Özne tipleri, içinde bulundukları konjenktürlerle anlaşılmalı. Aksi takdirde, anakronizm dediğimiz, alafranga züppe döneminde kolpacı arama; hatta daha da tehlikelisi, teleolojik bir tarih anlatısı ile, alafranga züppenin “içinde” çıkmayı bekleyen bir “kolpacı” arama tehlikesi ile karşı karşıya kalırız. Her tarihsel dönem, kendine ait materyal, kavramsal, ve duygusal değişimlerle anlaşılmalı. Bu yöntem ile, zamanı ardı ardına geçen günlerle değil, sosyo-ekonomik ama bilhassa teknolojik değişimlerle, ölçmemiz mümkün oluyor (erken-internet dönemi, sosyal medya dönemi gibi).

Alafranga züppe

Alafranga züppeyi, sırtını 19. yüzyılda “Batı”nın, gerek kültürel gerek ekonomik alanda kurduğu “üstünlük” üzerine yaslamış bir figür olarak tanımladık. Bu bağlamda, alafranga züppe, her ne kadar dönemin muhafazakarları tarafından inançsız, köksüz, laubali ve zevk düşkünü olarak tanımlansa da, esasında, yine o dönemde kurulmakta olan teknoloji ve sanayi odaklı yeni dünyaya – yani modern dünyaya – dair inancı yüksek bir figür idi. Başka bir deyişle, alafranga züppe, hiç de öyle anlatılan gibi, amaçsız ve bohem bir budala değil; bilakis, yeni dünyanın hakikatine inanmış, o hakikatin gereğini yaşam tarzı ve düşünceleri ile yerine getiren, gayet kendine güvenli, güçlü bir özne idi. Öyle ki, dönemin muhafazakarları onu aşağılarken, o da, benzer şekilde muhafazakarlara, yakın gelecekte tarih olacak arkaik ve ömrü dolmuş bir düşüncenin son varisleri olarak bakıyordu. Değişim, yani onun hakikatinin (yeni modern dünyanın) galibiyeti, başka bir deyişle, kaçınılmazdı. Alafranga züppe, bu nedenledir ki, sağlam bir “zemin”e bastığına inanır.

Kolpacı

Kolpacı; işlerin, alafranga züppenin umduğu gibi gitmediği; yani, merkezinde Avrupa medeniyetinin bulunduğu sanayi ve teknoloji ile kurulan yeni düzenin çözülmeye başlamasıyla ortaya çıkıyor. Bu çözülme, Avrupa’nın kendisini merkeze koyabilme kabiliyetinin ardında “Batı” veya “Avrupa” diye müstesna bir “medeniyet”in veya “kültür”ün değil, başka bir “şey”in olduğunun anlaşılması demek. Bu “şey” nedir diye soracak olursanız – ki sormak hakkınız – aslında cevap gayet basit: bilim, ya da daha doğru bir ifade ile “teknobilim”. Hatta daha da açık bir ifade ile: Sanayi, silah, teknoloji. Kimisi bunları da içine alan ilişkiler bütününe kapitalizm diyor. Kapitalizm veya değil, bu çözülmenin, yani teknobilimin ardında bir Avrupa veya Batı müstesnalık arama arayışının sona ermesi, kendiliğinden oluşan bir durum değil. Bilakis, bu durum, teknobilimin herkes tarafından üretilebilir ve kullanabilir hale gelmesi ile mümkün. Bu da ikinci dünya savaşından beri yaşanan küresel gelişmeler, artan refah ve tüketim toplumu ile gerçekleşti. Eskiden yalnızca Batı’nın elinde olan teknobilim, bugün dünyanın birçok yerinde geliştirilmekte.

Başka bir deyişle, bu dönem ile birlikte, bilim ile kültür/medeniyet arasında kurulmuş olan içsel bağ (ereksellik) koptu ve bilim ve teknolojinin üretilmesi için gerekli olan spesifik bir kültürün olmadığı ortaya çıktı. Müstesnalık anlayışı bu şekilde son buluyor, zira teknobilimin küreselleşmesi ile birlikte, Avrupa-merkezli dünya sınanarak, kendini, yavaş yavaş öteki merkezlerle aynı yatay çizgide buluyor. Akademik bir jargonla, Avrupa taşralaşıyor; taşralar Avrupalılaşıyor. Artık yalnızca Avrupa değil, herkes modern.

Kolpa özne işte, bu fevkalade sancılı dönüşümün bir yansıması. Sancılı çünkü ortada kendisi ile ne yapacağımızı bilemediğimiz bir hayal kırıklığı var. Bu akıbeti ve menşei belirsiz hüsrana biz, kolpa özne dedik. Hakikat sandığı dünyanın arkasından müstesna bir anlam değil de teknobilim çıkınca ne yapacağını, neye inanacağını bilemeyen insanın, Shakespearevari trajedisi. Kolpa özneyi, bu nedenle, “eyleyememe” halinde sıkışıp kalmakla nitelendirdik: hakikat tarafından terkedilmişlikten kaynaklı bir akamama, tıkanıklık. İnanmak isteyip inanamama; sevmek isteyip sevememe ve daha nice yarı-durağan haller. Batan devasa bir geminin (yani hakikatin) ardında bıraktığı hortumda sürüklenir kolpa özne ve o cenderede hayatta kalabilmek için “gerçekler” yetmez; planlar, stratejiler, taktikler gerekir. Kolpa özne, zeminini kaybetmiştir, çelişkiler arasında evini arar ama aslında evi çelişkinin ta kendisidir.

Bitmiş insan

Gelelim bitmiş insana. Bitmiş insanla birlikte, erken-internet döneminde gördüğümüz müstesnalık arayışı sona eriyor. Gelişen teknoloji ile birlikte dünya daha da eklemlendikçe, dağdan bayıra teknobilimin dokunmadığı yer kalmayıp, Çin’den Afrika’ya hemen hemen her bir insan, tek bir sanal küresel sistemde senkronize edildikçe, kolpacının kifayetsizliği ile yüzleşebilmek için fırsat doğuyor. Biz sosyal-medya çağında bu yüzleşmeyi gerçekleştiren özneye, bitmiş insan dedik.

Adının “bitmiş” olması aldatıcı olabilir; zira başararak kaybetmek, ya da kaybetmek için başarmaktır, aslında “bitmek”. Biterek mağlup olmanın bedeli galibiyettir. Biten insan, böylelikle, kolpacının yaşadığı tıkanıklığı aşar ve akışkan bir yapıya kavuşur. Aynı zamanda herhangi bir merkeze de bağlı olmayan bitmiş insan, kaptan kaba gezerek, her girdiği kabın şekline bürünür. Bitmiş insan için her şey geçicidir. Bitmiş insan, hayata o kadar yakındır ki, başka bir dünyadanmış gibi algılanır. Bu nedenle, yaptıkları kabul edilebilir değildir. Hakikatin yalanla asimptot yaptığı yerde, ne kolpacıyı zapt eden geçmiş ne de alafranga özneyi şişiren gelecek vardır. Bitmiş bir dünyada, her şey “şimdi”den ibarettir. Bu tek boyutlu, hiper-gerçekçi dünyada bitmiş insan, sonuca en kısa sürede ulaşmaya çabalar. Bu nedenle, ona bunu vaat eden, yalan, kurgu ve kurnazlığı kullanmaktan imtina etmez. Alafranga züppe, aslan ise; bitmiş insan, tilkidir. 

Bitmiş insan, bir yandan yalanın hakikate ne kadar yaklaşabileceğini gösterirken, öte yandan yalan ile hakikat arasında mükemmel bir kavuşmanın da imkansızlığını ortaya koyar. Ne kadar zorlarsan zorla, hakikat bir şekilde yok olmamayı başarır. Zira, sanat eserlerinin, çirkini bile estetik bir biçimde göstermekten başka çarelerinin olmaması gibi hakikat de yok olursa, geriye, bırakın sanat eserini, görülmeye ve anlatılmaya değer hiçbir şey kalmayacaktır. Bitmiş insanın zemin ile bir münasebeti yoktur. Bitmiş insan, hükümsüzdür.

Biz “normal” insanlar değiliz

Üniformaların kostümleştiği bu süreci ve alafranga züppe, kolpacı ve bitmiş özneler neydi kısaca hatırladıktan sonra dönelim, “biz kimiz” sorusuna.

Öncelikle, biz “normal” insanlar değiliz. Burada “normal”den kasıt nedir? İnsan, kendisi ile savaşmaktan usanınca genelde idealler yaratır. Bu idealler arasında en sık karşılaştığımız, her şeyin yerli yerinde ve herkesin mutlu olduğu, doğa ile insanın barış içinde yaşadığı, basit ama eşsiz ve yüce bir geçmiş idealidir. İnsan, kendisine karşı açtığı bu ebedi savaşta ne zaman yenik düşse – ki insan kendine yenilmekle mükelleftir – huzuru bu sabit, değişmeyen ve cennetsel mekanda arar. Eğer “normal” insan olmak, böyle ulvi bir ahengin parçası olmak ise, biz “normal” insanlar değiliz. Bir tel kopar ahenk ebediyyen kesilir, derler. Modern insan olmak, o teli bizzat kendi ellerinde kopartıp, kendini ebedi bir ahenksizliğe mahkum etmektir. “Mahkumiyet” yanıltmasın; zira “özgürlük” ancak böyle bir mahkumiyet ile mümkündür; zira modern insan, kendi keşmekeşinden beslenir. 

Süslü lafları bir yana bırakacak olursak, (modern) “insan” denilen varlık, esasında, bir savaş alanıdır. Yorulmak bilmez bir mücadele, sükûnet bilmez bir devinimdir. “Ben” kelimesinin tekil olması bir talihsizliktir aslında; zira hiçbir benliğin içinde tek bir insan yoktur. İnsan, parça pinçik onlarca özneden oluşur. Bu özneler, kimi zaman mutabakat, kimi zaman ise çatışma halindedir. Kısacası, insan göklerde yaşanan nebula’nın, bedende müsveddeye çekilmiş halidir. Biz, bu yüzden “normal” insanlar değiliz. 

Bir gün kolpacıyız, öteki gün alafranga züppe; sabah bitmiş bir insanız, öğlen ise benim bu yazıda değinmediğim onlarca hatta belki yüzlerce özneden bir başkası. Kesintisiz bir seyir halindeyiz. İçimizde volkanlar patlıyor. Haberleri açıyoruz, memleketin haline bakıyoruz – insanlara, yaşananlara; derhal bir alafranga züppeyiz. Sonra elimize telefonu alıyoruz, değer verdiğimiz biri mesaj atıyor, istemediğimiz sözler veriyoruz, inanmadığımız doğrular söylüyoruz; düpedüz kolpacıyız. Sonra akşam oluyor; yatağa gidiyoruz; uzandığımız yerden Twitter’e bağlanıyoruz. Herkes ahkâm kesiyor; herkes çok biliyor; herkes çok “şekil”; hiçbiri aslında umurumuzda değil; alayı yansın yok olsun kime ne; kelimenin tam anlamıyla bitmiş bir insanız. İçimizde öfke, suratımızda vakur bir ifade telefonu kapatıp uykuya dalıyoruz. Sabah oluyor, doğan güneş bizi damıtıyor adeta, geriye ne züppelik ne kolpacılık ne de bitmişlik kalıyor. Bir şeyler atıştırıp dışarıya çıkıyoruz. Birkaç bir şey almak için küçük bir bakkalda duraklıyoruz; küçücük bakkal bizi atmosferiyle yutuyor, gark ediyor. Küçük bakkallarda nasıl davranması gerektiğini bilen bir market-öznesine direksiyonu ele alıyor. Sonra aniden içeriye garip bir tip giriyor; bizi görmezden gelip önümüze geçiyor ve “bir kısa marlbora alabilir miyim dayı,” diye soruyor. Ve bu karşılaşma ile savaş derhal başlıyor. 

Ofise ulaşıyoruz, bilgisayarı açıyoruz. Biri gene bir makale yazmış, “I am delighted to…” diyerek paylaşıyor. “Hadi lan ordan. Makale yazacak da memleketi kurtaracak,” diyor biri içimizden. Bunu diyen kim, iyi biliyoruz. Sonra, hemen utanıyoruz; aynı şeyi yarın veya öbürsü gün biz de yapacağız çünkü; kendimizi ayıplıyoruz: “yakıştı mı bu sana, şimdi,” diyoruz. Açıp şöyle bir üstün körü muayene ediyoruz, eser miktarda anlayış peydah oluyor, alafranga züppe galebe çalıyor, “ne güzel yazmış, helal olsun. İşte böyle şeyler lazım bize,” diyoruz, “insanlar Instagram’a story atacağına bunlarla uğraşmalı” – en azından bunları demek istiyoruz. “Great work!” yazıp, kendi işimize döneceğiz, neden, niçin yaptığımızı bilmediğimiz, pek de sorgulamadığımız işimize. Mesai sona ererken başlayan karanlıkla birlikte, garip bir sıkıntı baş verecek gene, “makalenizi de, işinizi de…” Tüm bunlar yetmezmiş gibi üstüne üstlük whatsApp’tan bir dost, zengin bir iş adamının oğlunun dünyanın en zengin mühitlerinde nasıl da high-class bir hayat yaşadığının bizzat kendisi tarafından titizlik ile hazırlanmış belgelerini bir bir önümüze sunacak. Bakmamak isteyeceğiz, sahiden bakmamak; ama, en nihayetinde, içimizde kopan fırtınalara karşı koyamayacağız; ve yine bakacağız. İşte tam o an bitmiş özne, adeta bir süper kahraman gibi tüm diğer öznelerin içinden sıyrılıp bizi korumak için ortaya çıkacak: “… adaletinizin de, vicdanınızın da. Yok abi yok, bana ne ya. Para lazım para, gerisi boş… Ben mi kurtaracağım bu dünyayı…” diyeceğiz. Dar gelecek dünya, tavan yapacak o nihilizm dedikleri. İçimizde garip bir güç hissedeceğiz. Biraz olsun, huzur bulacağız. 

Hasılı, biz “normal” insanlar değiliz. “Normal” bir dünyaya doğmadık; ve hiçbir zaman da “normal” olmadık. 

Ateş olsan cirmin (hacmin) kadar yer yakarsın, derler. Hacmimiz sonsuz, içimizde volkanlar patlıyor, nice antik kent yerle bir oldu, ama tüm bu ateş bir tek kendimizi yakıyor. Hayat denilen oyunda keyifle vakit geçirebilmek için lazım olan enerjiyi, o oyunu mümkün kılabilmek için gerekli ciddiyeti toplama çabasıyla harcayıp bitiriyoruz. İçimizdeki bu fevkalade kudret, bu uçsuz bucaksız bolluk, yaşamaya başlayamadığımız her günle birlikte bizden intikam alıyor. Bir alternatif olduğuna inanmak istiyoruz, “normal” insanların ve “normal” hayatların olduğuna. Onları düşlüyoruz. Başka bir dünya mümkün (olmalı) diyerek hayıflanıyoruz. Kendimizden vazgeçtikçe, doğadan beklentimiz artıyor: “oh be sonunda haddimizi bildirecek bir güç geldi, doğanın gerçek sahipleri ‘yeter,’ dedi,” diyor içimizde, ta derinlerde yaşayan, bir başka özne. Böylelikle kabul ediyoruz bir yandan doğaya ait olmadığımızı, dünyada “evsiz” olduğumuzu. 

Biz “normal” insanlar değiliz; ve bu “normal” olmayan dünyada, biz de hiç “normal” olmadık. 

“Vaaaay bee, inşallah hadi bakalım. Biraz da kafa açmasa iyi çocuk da çok geveze be abi. Oraya gel, buraya gel…”