Türkiye’de son dönemde yaşanan gelişmeler, halkın imgeler arasında tercihler yapmasından sonra gerçek bir pandemiye karşı tepki alabilmesi için yeteri kadar imgenin olmamasıyla topalladı. Her ne kadar dizi karakterleriyle karantina çağrısı yapılsa da başarılı olamadı. Hakikati sürekli olarak ona atfettiğimiz değerlerle yeniden üretmeye çalışmamız, onun bir imge olmasına yol açsa da bulunduğumuz çağda her şey var olduğunu bildirmeye başladığı anda yok olma sürecini tetikliyor. Bu garip paradox, bir şeylerin yok olabildiğini, dolayısıyla var olduğunu bizlere gösterir. Post-modern düşünce var olanı tayin edebilmek için yok olabilmenin ön koşulu olarak varlığı; var olabilmenin ön koşulu olarak ise yok olabilmeyi gösterir. Yok olan ardında bir iz bırakır. Bu iz, kendini bir imgeyle hatırlatır. İmleyen, yani imgeyi üreten kişilerin her zamanki hedefi veya söylemi, gerçeği pürü pak şekilde önümüze sunmaktır. Baudrillard’a göre gerçeğin ölümü, dijital ortamda üretilen imgelerle ilân edildi: Önce söylem sayesinde anlam boşalması gerçekleşti, daha sonra da imgeler gerçeğin yerini alarak bu boşluğu başka bir boşlukla değiştirdi. Dijital imgeler analog imgelere göre arkalarında hiçbir gerçeği imlemeyen, ancak gerçek olarak kabul edilecek kadar çok üretilen yeni imgelerdi ve bu yeni imge devrimi nesnelerin dahi öncelik düzenini alt üst edip nesnel gerçekliğin önüne geçtiler. Aynı durumu, Türkiye’de siyasetin medya, diziler ve TV programlarıyla iç içe sunulması sürecinde görüyoruz. Kameraların karşısında bir reality-show’a dönen siyasi alanın mağarasında, kendimizi birer gölge formunda aşırı üretilen sembol ve söylemleri gerçekmiş gibi tartışırken buluyoruz. “Hakikat” söyleminin hakikatin doğrudan tayin edilebilecek bütün nesnelliğini öldürmesi sonucu, siyaset, gerçekler üzerinden değil, sistemli olarak üretilen imgeler üzerinden yapılıyor. 

Daha basit anlatmak gerekirse, söylem, üretildiği ve kitlelerden karşılık gördüğü sürece gerçeklik olma ihtimalini arttırır. Öncelikle bir söylem, argüman ve iddiadan ibarettir. Bir sembol niteliğindedir, etkisi kısıtlıyken gördüğü destek karşısında “gerçekliği doğrulanmış” bir inanış hâlini alabilir. Bu noktadan sonra, bu doğru olarak kabul edilen söylemin sembollerini üretmek artık söylemi gerçeklik haline dönüştürmektedir: Semboller gerçeğe hitap etmekteydi, sembol bir gerçeğin izini taşırdı. Bir fotoğraf karesini düşünün, farklı açılardan farklı anlamlar yaratsa da var olmuş bir nesneyi imler. Bir sembol yaratıldıktan sonra onun çağrıştırdığı gerçeğin önemi azalır, tartışmalar gerçeklik üzerinden değil sembol üzerinden yapılmaya başlanır. Baudrillard, buna “imgenin gerçekliği yenmesi” diyor. İçinde bulunduğumuz durumda imgeler gerçeği yenmekle kalmadılar, imgeler gerçekliği temsil etmediler, imgelerle gerçeklik yer değiştirdi. Eğer var olan bir şeye tekabül etmeyen bir sembol üretir ve bir gerçek gibi onun sembolünü yaratırsanız, kitleler tarafından sorgulanmadan “doğru” olarak kabul edilmeye başlar. Buna hiper-gerçeklik denir. Türk iç politikasına bu noktadan bakmak, bugün tartıştığımız otoriterliğin argümanlarının halka anlatılamamasına sebep oluyor. Bunu kabul etmeden başladığımız her tarz-ı siyaset, sıklıkla “tutarsız” ve çoğu hiçbir gerçeğe tekabül etmeyen “toplumsal damarlar”a dokunarak bitecektir. 

Bu tartışmada post-truth ile hiper-gerçekliği ayırmak mecburiyetindeyim. Post-truth, yalanların talep edilmesine ve bir nevi “uydurma siyaseti”ne bağlıyken, hiper-gerçeklik bu klişeleşen tanımın dışında kalmaktadır. Zira ontolojik temeli bakımından hiper-gerçeklik asla bir yalan değildir. Doğrulanıp yanlışlanabilir bir şey değildir, ancak tespit edilebilir. İmge üretiminden başlayarak, imgelerin gerçek olarak kabul edilmesidir denilebilir. Tüm bu imge-gerçeklik ayrımının, pozitivizm tartışmasıyla başlaması ve teknoloji devrimiyle hiper-gerçekliğin ortaya çıkmasıyla anlatılabilir. Baudrillard’ın buna en sık verdiği örnek, reality-show’lar ve Disney-land’dir. Disneyland, ABD’de bir dijital imge dünyasının (animasyon filmler dünyası) somut gerçeğe dönüştürülmüş hâlidir. Aynısını, Diriliş Ertuğrul setinde tarih gezisine çıkan Türk siyasetçileri ve Ertuğrul Gazi’den bahsederken Engin Altan’ı, yani imgeyi gerçeklik yerine koyarak sunan siyasetçileri düşünün. Payitaht Abdülhamit, Necip Fazıl’ın bir kurgu romanındaki Abdülhamit’i imgelerken, gücünü elbette cumhurbaşkanının bu dizi karakterini imlemesinden alır. Türkiye’de siyasi imgelere ve olgulara aşırı değer yüklemek, bu olguları çözümlemeyi, daha doğrusu parçalara ayırarak brüt gerçekliğinden uzaklaştırmayı başardı. 

Türkiye’de insanların gerçeklerden koptuğunu, “gerçeklik algısının zarar gördüğü” argümanını yeterli bulmuyorum. Çünkü gerçeklik algısı, bir fotoğrafa farklı açılardan bakıp onun farklı yüzlerini görürken karşılaştığımız engellere benzer. Gördüğün kadarını gerçek sanmak, gerçeklik algısının hasar görmesi olarak aktarılabilir. Ancak asıl sorun gerçeklik algısının kaybolmasıdır. İnsanlar önüne düştüğü kadar alan görebilirlerken, önlerine düşen alanları sembollerle ilişkilendirmenin peşindeler. Bir kere politik alanı hiper-gerçekliklerin gücüyle doldurduktan sonra insanlara yeterli inanç gösterilecek semboller üretemediğinizde önlerine koyduğunuz istatistikleri yalnızca izliyorlar. Türkiye’de siyasi gerçeklik, düzenli olarak bir TV tüketimiyle içi boşaltılmış, insanların marketten aldıkları ürünler gibi bir yere sahiptir.  

Semboller dünyasında, söylemler ve temsiller arasına sıkışmış bir Türk siyaseti, kendisini kamuoyuna ana akım medya ve dizilerle sokmayı başarmış, böylece siyasetçilerin arasında olması beklenen anlaşmazlıklar artık gündelik hayatımızı önemli bir parçası hâline gelmeye başladı. Bugün tartışılan siyasi semboller, birer kitsch nesnesi hâlinde, çok fazla dijital üretimle anlamsızlık içerisinde bir şeyleri temsil etmekteler. Siyasi arenada söylenenler ise bunu biraz daha ileri götürerek görünüşünde (gösterge) gerçeğin tüm alamet-i farikasına sahip olan ancak gerçek olmayan kavramlar üretiyor. Artık semboller ekonomik zorlukları, yönetimsel boşlukları ve “hak yemek” fenomenini bile yeniden inşa etti. Bu fiil, doğrudan doğruya “bir kesinliği kalmamak” anlamına gelmekte, duruma göre değişmeyi aktarmaktadır. O haftaki tarihsel dizilerin senaryosuna sıkıştırılacak bir sayfa buna bir tarihsel arka plan verecek kadar kabiliyetlidir. Popülist hükûmetlerin ekonomik kriz anlarında başvurduğu seçim kaynakları arasında medyayı göstermek oldukça yerinde olsa da hiçbir popülist analizin gerçekliğin üzerinde konuşulmayan bir şey olduğunu ön göreceğini sanmıyorum. Doğru-ötesi, yani talep edilen yalanlar 2000’li ve 1990’lı yılların geçer akçesi olabilirdi.

Sembolleri açıklamak açısından, bugün 90’lar Türkiye’si dendiğinde belirli bir jenerasyonun aklında Kurtlar Vadisi belirecektir. Şiddet, kendini kabul ettirici etkisinden uzaklaşmıştır. Çünkü gerçek dünya sendromu, dijital imajların -TV imgeleri- karşısında geçirilen vaktin “dünyanın şiddet dolu bir yer olduğu”nu bir gerçeklik olarak kabul ettirebilmektedir. Bu etki, sembollerin gerçeğin yerine geçmesiyle tarih dizilerinde “dünyanın böyle olduğunda hemfikir olma”ya evrilmektedir. Bu semboller, propaganda dizisi olarak üretilen Diriliş Ertuğrul, Payitaht Abdülhamit gibi izlenilmesi tarihi anlamak için gerekli görülen, belli bir siyasi partinin muhalefetle ilişkisini “hainlik” ile ilişkilendirmede kolaylık sağlayan bir altyapıdadır. Tarihi yeniden inşa etmekten öte, bugünkü siyasi gerçekliği yeniden inşa etmektedirler. Muhteşem Yüzyıl örneğinde tarihsel gerçekle oynandığı öne sürebilirken, Payitaht’ta ve Diriliş’te analiz ettiğimiz şey doğrudan bugünkü siyasi söylemlerin imgelendiğidir. Aynı zamanda bugünkü söylemler, birer gerçek kabul ederek bu dizileri imgelemektedirler. Her ne kadar ciddiye alınmamakta ısrarcı da olunsa, reyting on milyonları geçen, YouTube izlenme oranları -ki bu büyük bir belirteçtir- en sevdiğimiz şarkılardan da fazla olan bu dizilerin ve siyasi hareketlerin birbirlerini bu denli kuvvetli imlemesi, iç içe olması bir hiper-gerçek durumunu gözler önüne sermektedir. Bunların muhalefet açısından dikkate alınması gereken kısmı, ancak argüman-imge kıtlığını beklemek “gerçeği anlatmak” isteyenlerin kazanacağı fırsat olabilir. Yine de son zamanlarda linç, “cehalet”, “kahramanlık” söylemlerinin ardına sığınmak iktidarın imgelemine işlevsel birer faktör olmaktadırlar.  

Diziler ve siyasetin aynı anda birer “Hakikat” söylemi içerisinde bulunması, dizi müziklerinin seçim müzikleri hâline getirilmesini ortalama bir seçmen için düşündüğünüz zaman, bu seçmene gerçekleri anlatmaya uğraşmak biraz tuhaf kaçacaktır. Zira, bu kez gerçekleri anlatmaya uğraşan kişiler dayatan konumunda olmaktadırlar. Bundan sonra elit-halkın adamı ayrımına “Bay Kemal” söylemine doğru yol almak, yokuş aşağı gitmeye benziyor. İmgelerin değiştirilmesi, gerçeklik karşılıklarından bağımsız olarak, muhalefetin işine yarayacaktır. “İsraf” söyleminin olumlusuyla değiştirilmesi, ideoloji gözetmeksizin -tutarsız da olsa- her sembolik ismin önemli günlerinde hatırlanması ilk başta tepki de çekse, sorunla karşılanmayacaktır. Çünkü bu davranış, bu sembollerin gücünü kırıyor, onlara yüklenen değerlerle aralarını açıyor. Son olarak, siyasi arenanın bir reality-show’a dönmesi, kayak tatili planlamalarının kritik önem taşıdığını gösteriyor. Her ne kadar hiper-gerçeklik hâlini alan imgeleri yavaş yavaş kırsalar da zaman zaman “gerçekleri anlatıyoruz” şeklindeki açıklamaların hakikat söyleminden uzak kalamaması iktidar cenahının eline koz vermektedir. Çünkü hakikat söylemi, iktidarın sistemli üretimindedir ve parçada belirttiğim argümana göre, bunun gerçek bir karşılığı yoktur, ifade ettiği tek gerçek, temsil ettiği bir gerçek olmayan ancak doğru olarak geniş kabul gören bir simge olduğudur. 

Fotoğraf: Marc-Olivier Jodoin