Demokrasimiz ve ülkemiz için büyük bir iftihar vesilesi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi 100 yaşında. Kurtuluş mücadelesini icra eden ve bir hükûmet kurmak suretiyle egemenliğe hukuki ve siyasi vücut bulduran 1. Meclis, Türkiye Cumhuriyeti’nin şüphesiz kurucu babaları. 1921 Anayasası bu ülkenin kurucu iradesinin hukuki belgesi iken, cumhuriyet rejiminin kurucu kodları da 1924 Anayasası’nın orijinal metninde saklı. TBMM iradesi ikinci yüzyılına girerken, kurucu babaların manevi şahsiyetlerine bir minnet ve saygının tezahürü olarak, kurucu iradenin tüzel kişiliğinde dikkat çeken yönleri hatırlamakta fayda var.

TBMM öncesi siyasi ve hukuki tecrübe

1876 yılında Kanun-i Esasi ile Osmanlı İmparatorluğu ilk anayasal metnini ortaya koymuş, çeşitli haklar ve özgürlükleri bir siyasi belge haline getirmiş, halkın vekillerinden oluşan Meclis-i Mebusan kurulmuş ve çalışmaya başlamıştı. II. Abdülhamit’in istibdat devriyle kesintiye uğrasa bile II. Meşrutiyet ile birlikte yeniden anayasal düzene geçilerek, Meclis-i Mebusan çalışmaya başlamış, kısa da olsa çok partili siyasi hayat tecrübe edilmişti. Bu yönüyle TBMM’nin kuruluşu öncesinde de kanun önünde eşitlik, hak ve özgürlüklerin anayasal güvence altında olması, çeşitli matbuat aracıyla ve sanatsal faaliyetlerle ifade özgürlüğü, kanunla belirlenmiş suç ve cezalar ve yargılama makamları, hatta kurumsal feminist hareketlerin de (örn: Teali-i Nisvan, 1913) var olduğu bir toplumsal ve siyasi ve hukuki yaşantı mevcuttu. Bu uzun tecrübe salt Batı etkisinde gelişmiş bir süreç olmayıp, 1876 sonrası mücadele ve özellikle II. Meşrutiyet devrinin sosyo-politik hayatı göstermektedir ki, hürriyet ve adalet mücadelesi bir yandan seçimle gelen ilk dört halife devrine ve Kur’an’ın ayetlerine dayanan bir gerekçelendirme de barındırıyordu. Mehmet Akif ve Namık Kemal buna birer misaldir. 

Kurucu iradenin kendi geçmişine bakışı

1. Dünya Savaşı sonrasında topraklar işgal edilmesine rağmen Osmanlı Mebusan Meclisi toplandı ve 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Antlaşması sonrası işgalleri reddederek 28 Ocak 1920’de “Ahd-i Millî Beyannâmesi” adı verilen bir yemin metnini ortaya koydu. Hatta Fransızca tercümesi yabancı hükûmetlere ve meclislere gönderildi. Bu yemin metni sınırlarımızın çekilebileceği son hattı içeriyor, kapitülasyonları reddederek ekonomik bağımsızlık talep ediyordu. Söz konusu yemin, Ankara’da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından da iki ilave ile kabul edildi. Dolayısıyla TBMM tarih sahnesine yeni atılmış insanlardan oluşmuyordu, Osmanlı’nın anayasal ve çok partili siyasi tecrübeleri içinde yetişmiş kişiler olarak coğrafi ve siyasi bakımdan tarihsel sürekliliği benimsiyor, tarihi hafızasının uzun bölümü ve ahalisinin çoğunluğu Müslüman ve Türkî olan toprakları işgal ettirmeyeceğine yemin ederek, istiklal mücadelesinin sınırlarını ortaya koyuyordu. Bu tablo geçmişini inkar eden tarihsel bir kopuşu asla taşımıyordu. Nitekim işgal koşullarında, 23 Nisan 1920’de toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin onayladığı 1 Numaralı Kanun, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında görüşülmesine başlanan ancak sonuca erdirilmeyen Ağnam Resmi (Hayvan Vergisi) Kanunu idi. 

İstiklal Harbi Ne Zaman Başladı ve Milletin Zaferi Nasıl Şekillendi?

Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgiye rağmen, Nisan 1920’de Meclis açılmadan önce de yaklaşık 16 aydır devam eden halkın sivil itaatsizliği yanında silahlı milli kuvvetlerin mücadelesi söz konusuydu. 1918 sonu ve 1919 başında Teşkilat-ı Mahsusa vasıtasıyla Anadolu ve Rumeli’de oluşturulan ve Kuvay-ı Milliye adı verilen paramiliter güçler direnişe başlamıştı. Keza Urfa’yı Şanlı, Antep’i Gazi ve Maraş’ı Kahraman yapan ve Fransızların ateşkes yapmaya mecbur kaldığı halk ayaklanması; 31 Ekim 1919’da Sütçü İmam’ın Fransız devriyesine başkaldırmasıyla ve peçeli kadınlara musallat olan Fransız lejyonerini öldürmesiyle başladı.  Maraş Şubat 1920, Urfa Nisan 1920, Antep ise Mayıs 1920 itibariyle başarılı oldu. Hacıkırı ve Belemedik Çarpışmaları ile Pozantı-Adana Nisan 1920’de, aşiret kuvvetlerinin Gülek Savaşı’nda Toroslara hâkimiyetiyle Adana’da Mayıs 1920’de, Toros Bağlan Savaşı ile Temmuz 1920 itibariyle Mersin Tarsus’a kadar başarılı olundu. İlk kurşunun da Aralık 1918’de Hatay Dörtyol’da atıldığı güney sınırlarımız açısından, kritik mücadeleler bunlar idi ve halkın ayaklanması ve silahlı mücadelesiyle başarı gerçekleşti. Güney sınırındaki muvaffakiyet sayesinde tahkim edilen El-Cezire cephesinde, Özdemir Bey komutasındaki Kuvay-ı Milliye ile Kürt, Türkmen, Arap aşiretleri bugünkü Kuzey Irak hattında Lozan görüşmelerine kadar mücadele etti ve başarılı olabildiler.

Bunun yanında Mondros Ateşkes Antlaşması’na rağmen silah bırakmamış bazı kolordular da itaatsizliği sürdürüyordu. Örneğin Edirne’de 1. Kolordu Kumandanı Cafer Tayyar Bey Mart 1919’da Edirne’de seferberlik ve sıkıyönetim ilan etmiş olup, 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa’nın Ruslara karşı mücadelesi ise sürmekteydi. Bu mücadele sayesinde Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz bölgesinde öngörülen yerleri işgal kuvvetleri teslim alamamıştı. Nihayeten Kâzım Paşa (Karabekir) komutasındaki 15. kolordu, Ardeşen(Rize)-Yusufeli(Artvin)-Oltu(Erzurum)-Sarıkamış(Kars)-Doğu Bayezit (Ağrı) hattını aşarak Mîsâk-ı Millî sınırları içinde olan Kars, Ardahan, Artvin, Batum ve Iğdır’ı geri alıp Kasım 1920’de bugünkü Ermenistan sınırlarındaki Gümrü’ye girince, TBMM’nin uluslararası alandaki ilk askeri ve siyasi başarısı olan Gümrü Antlaşması imzalandı. Doğu Cephesi’ndeki bu zaferi hızlı kılan sebeplerden biri de, ön hatta yani Azerbaycan topraklarında direnen ve Enver Paşa ile kardeşi Nuri Paşa’nın öncülüğündeki Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü muharebesindeki zaferi sayesinde Dağıstan’a girecek kadar düşmanı çökertmiş olmasıydı. Dolayısıyla TBMM tarafından düzenli ordu kurulmadan önce, bugünkü coğrafi haritamızda Doğu Karadeniz, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Akdeniz bölgeleri silah bırakmayan askerler ve Kuvay-ı Milliye eliyle fiilen başarılı olmuştu. 

Batı Cephesi’nde ise Çerkez Ethem başta olmak üzere çok sayıda Kuvay-ı Milliye büyük bir direniş sergiliyordu ve düzenli ordu oluşturulana kadar katkıları çok büyüktü. (Örneğin, bu paramiliter güçlerden biri olan ve 1919 yılı boyunca Yunan güçlerine karşı mücadele eden Aydın’daki Ayyıldız Çetesi’nin kurucu reisi Adnan -Menderes-, bu mücadelelerinden ötürü İstiklal Madalyası alacaktır.) Batı Anadolu Umum Kuvay-i Milliye Kumandanlığı ise Ali Fuat Paşa yürütüyordu. Bir diğer işgal kuvveti İtalyanlar da Muğla, Antalya ve çevresini işgal ettiyse de İtalyanlarla bir “savaş” olmadı. Çünkü İtalyanların hem İngilizlerle arasının açılması hem de İtalya’da iç karışıklık nedeniyle, İtalyanlar II. İnönü Savaşı’ndan sonra zaten Anadolu’dan çekilmeye başladılar.

Bilindiği üzere Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’nde düzenli ordunun kurulması fikri, Yunanlılara karşı Batı cephesindeki mücadele için ilk defa Kasım 1920’de söz konusu. O esnada yurdun her yerinde halkın desteğindeki paramiliter güçlerin ve askerlerin düşmanla mücadelesi devam etmekte ve büyük ölçüde başarılıdır. Burada vurgulanması gereken bir diğer nokta, El Cezire Cephesi’nde Ağustos 1922’de İngilizlerin mağlubiyeti ile Musul’a çok yaklaşılmış, Fevzi Paşa (Çakmak) tarafından gönderilen birliklerin bir kısmı Batı Anadolu’daki Yunanlılara karşı mücadelenin daha fazla önemsenmesi nedeniyle kaydırıldığı için, buradaki birlik zayıf düşmüştür. Musul ve Kerkük için Mustafa Kemal Paşa askeri seçenek yerine konunun Lozan barış görüşmelerinde çözülmesi taraftarı olsa da, Musul-Kerkük diplomatik yollardan da korunamamıştır.

Ocak 1921’e gelindiğinde TBMM koordinasyonundaki düzenli ordu, Eskişehir İnönü’de Yunanlıların taarruzi keşfine karşı savunma yaparak ilk sınavını verir. İki tarafın zayiatı hemen hemen denktir ve Yunanlılar geri çekilmiştir. Bu savunmada Batı Cephesi komutanı İsmet Paşa’nın zayiat nedeniyle geri çekilme emrine rağmen, 4. ve 11.tümenin geri çekilmediği bilinmektedir. 24. tümenin de toparlanmasıyla beraber, düşmanın taarruzu püskürtülmüştür. II. İnönü Savaşı’ndaki çatışmalar ise Mart 1921’de başladı. Yunanlıların Afyon’a dahi girdiği bu savaşta, İsmet Paşa çekilme emri verdiği halde Fevzi Paşa duruma el koymuş ve ricati durdurup askeri hücuma geçirmişti. Nitekim Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa, II. İnönü Savaşı’ndan sonra Fevzi Paşa’ya şu telgrafı çekmiştir: “Asker, subay ve komutanlarımızın tarihî kahramanlık ve yeteneklerini yüksek yönetimiyle düşmana üstün ve muzaffer kılan Fevzi Paşa’ya, ben dahil bütün ordunun samimi ve mutlak olan itaat ve saygılarını belirtirim.” 3 Nisan 1921’de TBMM kararıyla Fevzi Paşa’nın rütbesinin birinci ferikliğe yükseltilmesi bundandır. 

Temmuz 1921’de gerçekleşen Kütahya-Eskişehir Muharebeleri’ni ise İsmet Paşa komutasındaki ordu kaybetmiş ve Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle ordu Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmek zorunda kalmıştır. Yunanlılar Afyon, Kütahya ve Eskişehir’i işgal etmelerinin ardından, Ağustos ayı sonlarında Ankara Polatlı sırtlarına kadar gelip dayanmıştır. (Bu dönemde Meclis, Erzurum’da bir yerel gazetenin kapatılmasının yanlışlığını tartışabilecek kadar ifade hürriyeti düşkünü ve zindedir.) Top seslerinin Ankara’dan duyulması üzerine, resmî evrakların bir kısmı vagonlarla Kayseri’ye taşınmış, TBMM’de mağlubiyet nedeniyle büyük tartışmalar baş göstermiştir. İsmet Paşa’ya arka çıkan Mustafa Kemal Paşa bu durumu toparlaması için başkomutanlığa getirilmiş ve kendisi “inayet-i Sübhaniye ile (her türlü kusurdan noksan Allah’ın koruyup gözetmesi ile) düşmanları mağlup edeceğimizi” belirtip “Tevfik(Başarı) Allah’tandır” diyerek milletvekillerini teskin etmiş, İsmet Paşa azledilerek Fevzi Paşa’ya TBMM tarafından Başbakanlık ve Millî Savunma Bakanlığına ilâveten Genelkurmay Başkanlığı görevi verilmiştir. İşte Tekalif-i Milliye de bu dönemde çıkarılır ve millet neyi var neyi yoksa TBMM ordusuna verir. Her ailenin bir askeri giydirmesinden tutunuz, iş sahiplerinin ordunun emrinde çalışmasına kadar, halkın yiyecek ve giyecek maddelerine el konulmasına kadar milli yükümlülükler belirlenmiş ve millet var gücünü sunmuştur. Bu arada Türkistan, Afganistan, Pakistan, Libya’dan ve Ortadoğu’daki bazı aşiretlerden de bu cihada maddi destek gelmektedir. Büyük Taarruz ile 9 Eylül 1922 İzmir’in kurtuluşuna kadar sürer. Taarruz Mustafa Kemal Paşa’nın da  “…Taarruz öteden beri Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Paşa Hazretlerinin pek derin ilme ve vukufa ve pek derin feyz ve tecrübeye müsteniden ihzar ettiği plan dahilinde vuku bulacaktı. Bu plan dahilinde hazırlık emri verildi…” beyanıyla esasen Fevzi Çakmak tarafından planlanmıştır.

Kurucu askeri iradenin çoğulluğu

Kuvay-ı Milliye ile başlayıp, binlerce şehit ve on binlerce gazi ile milletin maddi ve manevi her şeyini ortaya koyduğu Kurtuluş Savaşı, yüz binlerce asker ile icra edilmiş bir istiklal mücadelesi ve zaferidir. Mesela Çorum, Kastamonu, Konya, Ankara ve Bolu en çok şehit veren illerimizdir. Keza Milli Mücadele Mustafa Kemal’den daha önce başlayan bir halk hareketidir. 23 Nisan 1920 ile başlayan askeri mücadele ise TBMM’nin düzen ve koordinasyonunda Fevzi Çakmak Paşa’dan Kâzım Karabekir Paşa’ya, Ali Fuat Paşa’dan Sakallı Nurettin Paşa’ya ve Refet Paşa’dan Şefik “Özdemir” Bey’e, Sütçü İmam’dan Şahin Bey’e, Ali Şükrü Bey’e ve hatta Nuri Paşa’ya kadar sayısız daha nice askeri kurmayın ortak emeğinin ve yüz binlerce insanın maddi ve manevi savaşının meyvesidir. Burada vurgulanmalıdır ki, Milli Mücadele’nin münhasıran ya da ağırlıkla Batı cephesinin olumlu yönlerinden ibaret sunulması ve istiklalin Mustafa Kemal Paşa’nın şahsi başarısı sayılması yüz yıllık bir kendini kandırmadır. Düzenli ordunun kurulmasıyla birlikte yürütülen başarılı mücadelenin özü, Yunanlıların püskürtülmesidir. Kaldı ki, Türkiye’nin Osmanlı’dan devraldığı askeri, siyasi, beşeri ve coğrafi mirasla yürüttüğü Milli Mücadele Ege Bölgesi’nden ibaret değildir.  Milletlerin verdiği topyekün mücadelelerde başarılar milletin, varsa kritik edilmesi gereken başarısızlıklar yöneticilerindir. Eğer ki, siyaseten bugünden bakarak 1920 sonrası askeri kurmayların coğrafi hakimiyet olarak başarısı analiz edilecekse, bunun kriteri Misak-ı Milli haritasıdır. TBMM tarafından da kabul edilen Misak-ı Milli; bugünkü sınırlarımız haricinde ayrıca Batı Trakya, On İki Ada, Batum, Halep, Musul, Deyr-i Zor, Kıbrıs’ı da içine alan bir coğrafyadır. 

Kurucu siyasi iradenin kimliği

TBMM açılış genelgesi olan ve “Heyet-i Temsiliye” tarafından her yere gönderilen 21 Nisan 1920 tarihli 6 maddelik 607 sayılı tâmim şöyle başlıyordu: “Bimennihilkerim (Çok cömert ve ihsan sahibi olan Allah’ın izniyle) Nisan’ın 23’üncü Cuma günü, Cuma namazını müteakip Ankara’da büyük Millet Meclisi küşât edilecektir (açılacaktır).”  Devamında ise özetle “açılışın Cuma’ya denk getirilmesinin mübarek gün olmasından ötürü olduğu ve bütün milletvekilleriyle Hacı Bayram-ı Veli Camii’nde kılınacak Cuma namazının ardından Kur’an’ın nurlarından ve namazdan feyz alınacağı, Hz. Peygamber’in (asm) mübarek sakalının ve sancağının taşınarak TBMM’ye getirileceği, girmeden evvel de dua edilerek kurbanlar kesileceği” anlatılmakta, “Cenâb-ı Hak’ka tam bir muvaffakiyet için niyaz edip yalvarıyoruz.” sözleriyle bitirilmektedir. Bu tâmimin en ücra köşelere bile hızla gönderilmesi ve Cuma günü ezandan önce her yerde minarelerden salâvâtlar getirilerek, hatimler ve duaların yapılması belirtilmektedir. Nitekim bu tâmim çoğaltılarak, başta camiler olmak üzere halkın göreceği her yere afişler şeklinde asılmıştır. Meclis 23 Nisan 1920 günü hep birlikte Cuma namazını müteakiben Sinop milletvekili Şerif Beyin şu sözleriyle açıldı: “-Huzzar-i kiram!.. İstanbul‘un muvakkat kaydıyla kuva-yı ecnebiye tarafından işgal olunduğu ve bütün esasatıyla Makam-ı Hilâfet ve merkez-i Hükümetin istiklâli ibtal edildiği mâlumunuzdur.” Birinci Meclis’te konuşmacı kürsüsünün arkasındaki duvarın üstünde “Ve emruhum şûrâ beynehum” (Şûra Sûresi, 38.ayet) yazılı olan büyük bir tablo asılıdır. Bu ayet Meşrutiyet’in de dini referanslarından olan ve seçme ve seçilmenin dayanağı olan “Onların işleri aralarında danışma, görüşme (şura) iledir.” ayetidir. 

Birinci Meclis kendisinin dini bir cihad yaptığını düşünüyor, halifenin hür olamadığından hareketle kendi mücahedesini meşru görüyordu. Müslüman coğrafyalardan bulduğu maddi destek o seviyedeydi ki, Madagaskar müslümanları, Millî mücadeleye 60.000 franklık mali bir destek sağlamıştır. Bu yardımlara Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Haziran 1923 tarihli teşekkür mesajında  “dindaşları tarafından son zamanlarda mukaddes davaya karşı derin bir bağlılık ve alaka gösterilmeye başlanmasını iftihar ve teselli sebebi” bulduğu görülmektedir. Örnekler çoğaltılabilir. Burada dikkat çekici olan bir husus da, Milli Mücadele’nin din adamlarından gördüğü ciddi destektir. Mesela Denizli Müftüsü Ahmed Hulûsî Efendi, Denizli’de 15 Mayıs 1919’da bir miting düzenlemiş ve “İşgal edilen memleket halkının silaha sarılması dinî bir görevdir” diye haykırıp, halkı ayaklandıran ilk kişi olmuştur. Birinci Dünya Savaşı Ruslara esir düşen Said Nursi de, İstanbul’a döndüğünde İngilizlerin aleyhine Hutuvat-ı Sitte isimli eseriyle mücadele ederek “Tükürün İngiliz lâininin (lanetlisinin) hayasız yüzüne” diyerek çağrıda bulunur, Kuvay-ı Milliye lehine fetva yayınlar, geçmiş mücadelesi nedeniyle 1922’de TBMM’de alkışlar eşliğinde milletvekillerine hitap eder. (TBMM Zabıt Cerîdesi, 9.11.1338/1922, s.439)

Birinci Meclis’in Anayasası 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu idi. Ayrıca Birinci Meclis’te 70 civarı Kürt mebus olduğu da hatırlatılmalıdır. 1921 Teşkilât-ı Esasîye Kanunu “Hakimiyet bilakaydü şart milletindir” diyerek saltanatı aslında reddetmiştir. Yerel yönetimlere ve demokratikliğine çok önem veren bu anayasa, katı bir merkeziyetçilik barındırmamaktadır. Kanun-i Esasi’deki temel hak ve özgürlükler de muhafaza edilmiştir. Bülent Tanör’ göre “1921 Anayasası, hazırlanışı ve kabul özellikleri bakımından Osmanlı-Türk anayasacılığının en demokratik, belki de tek demokratik örneğidir” (Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, s.207.)  1921 Anayasası, “Türk Devleti”nden değil, “Türkiye Devleti”nden bahsetmektedir (m.3, 10). Cumhuriyeti ilân eden 29 Ekim 1923 tarih ve 364 sayılı Teşkilât-ı Esasîye Kanununu değiştiren Kanun da “Türkler”den değil, “Türkiye”den bahsetmektedir.” (http://www.anayasa.gen.tr/1921ay.htm#_ftn11) Tanör’e göre bu ifade “Bu bakımdan ‘Türkiye Devleti’ ibaresi, etnik kökeni, dili ve kültürü ne olursa olsun, belli bir siyasal coğrafya (Misak-ı Millî sınırları) içinde yaşayan insanların siyasal birleşmesinin en üst noktası olan devleti, bütün kucaklayıcılığıyla ifade ediyordu” (Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri,s.211) 

Kasım 1922’de saltanat kaldırılmıştır. Dikkat çekici olan ise hilafetle saltanat ayrıştırılarak, sadece saltanat kaldırılır ve hilafet devam eder. Yakup Kadri’nin bile gazetelerden Mardin mebus adayı olduğunu öğrendiği Nisan 1923 seçimleri ile seçimler yenilenir. Birinci Meclis Milli Mücadele’yi icra eden ama artık barışın koşullarını sağlaması yerine tasfiye edilen meclistir. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildiğinde, hilafet makamı halen devam etmektedir ve Mart 1924’e kadar sürer. Fakat İkinci Meclis hilafetin kaldırılmasını ise ilga kanununun 1.maddesinde “halifeliğin hükûmet, Cumhuriyet, yani TBMM’nin anlam ve kavramı içinde zaten saklı olduğu” belirtilmekte, hilafetin manası transfer edilmektedir. TBMM ve Türkiye Cumhuriyeti, Müslümanların yaşadığı coğrafyalar ve dünyadaki Müslümanlar için de siyasi sorumluluk taşıdığını ortaya koyar.

1921 Anayasası yerine ise Nisan 1924’te artık yeni bir anayasa yapılmış ancak 1924 Anayasası’nın 1. Maddesi “Devletin yönetim şekli cumhuriyettir”, 2.maddesi “Devletin dini İslamdır” diyerek, Müslümanlığı halen bir kurucu kod olarak görmektedir. Kâğıt üzerindeki 1927 seçimleri sonrası, yani 1928’de ikinci maddedeki bu cümle kaldırılmıştır. 1924 Anayasası’nda vatandaşlık “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur” olarak ifade edilmiştir. 1924 Anayasası da coğrafi birliktelik üzerinden vatandaşlığı Türk şemsiyesiyle tanımladığı için, 1961 ve 1982 Anayasalarının dar tanımına göre yine de daha esnektir. Ancak Ergun Özbudun’a göre “1924 Anayasası, tek parti egemenliğinin kurulmaya başladığı ve örgütlü bir muhalefetin mevcut olmadığı bir meclisçe yapılmıştır.” (Ergun Özbudun, 1921 Anayasası, Ankara, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 1992 , s.2) Bununla birlikte kişi dokunulmazlığı, din ve vicdan hürriyeti, ifade hürriyeti, basın-yayım, seyahat, sözleşme, çalışma, mülkiyet, şirket kurma, toplanma, dernek kurma, suç ve cezaların kanuniliği gibi pek çok konuda hak ve özgürlükler 1924 Anayasası’nda güvence altındadır. Yine de Özbudun’un bu tespitinin haklılık payı kuşkusuzdur. Zira M.Kemal’in Meclis kürsüsünden “İhtimal ki bazı kafalar kesilecektir.” cümleleri zabıtlarda mevcuttur. Keza ikinci grubun lideri olan Ali Şükrü Bey’in, şüpheli bir suikaste kurban gitmesi dikkat çekicidir.

1924 Anayasası sonrası Kâzım Karabekir, Rauf (Orbay) Bey, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Refet (Bele) Paşa gibi Milli Mücadele’nin öncü isimleri öncülüğünde 17 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmuştur.  Parti tüzüğünde cumhuriyet ilkesinin, liberalizmin ve demokrasinin benimsendiği belirtilirken aynı zamanda dini inançlara da saygılı olunduğu açıklanmıştır. Mustafa Kemal, Nutuk’ta da belirttiği üzere bu durumu “dini siyasi çıkarlara alet etmek” olarak yorumlayarak 5 Haziran 1925’te kapattırmıştır. Aynı yıl provokatif nitelikli çeşitli isyanları bastırmak için çıkarılan Takrir-i Sükun kanunu fırsat bilinerek iktidar ve uygulamalar tamamen şahsileşmiş, Türkiye’de tek parti ve tek lider yönetimi doğmuştur. Kurucu babaların tam ve ortak iradesini yansıtmayan ama Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilkeleri olan 6 ok ise 1937 yılında Anayasanın 2. maddesine dâhil edilerek Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel nitelikleri olarak belirtilmiştir.

Sonuç olarak, 1919-1925 arasının çoklu askeri mücadele üzerine bina ettiği demokratik anayasal kuruculuğu ile 1925 sonrası kişiselleşmiş iktidar açıkça farklıdır. Çok partili demokratik hayatımızın 70 yıllık siyasal sonuçları da 1925 ve sonrasının ortak bir kurucu iradeyi yansıtmadığını tescillemektedir. Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Tayyip Erdoğan dörtlüsünün güçlü ve uzun soluklu siyasi kariyerinin bu ayrışmadan vücut bulduğu söylenebilir. Muhsin Yazıcıoğlu gibi Türk milliyetçilerinin önemli bölümü bile söylemsel çizgilerinde 1930’lu yıllara gayet mesafelidir. 1925 sonrasının resmi perspektifi halk tarafından içselleştirilseydi, Meclis’in 100.yılında tıpkı Birinci Meclis’teki kadar Kürt vekil TBMM’de olmayabilirdi. Ermeni bir milletvekili Garo Paylan’ın, hiç gayrimüslimin olmadığı Birinci Meclisi saygıyla anmasının sebebi de burada saklıdır. İkinci yüzyılda bu kurucu iradeden doğan demokratik perspektifi hürriyetçi anayasal düzende, bu ülkenin herkese ait olduğu bilinciyle var edebilmek dileğiyle…