Türkiye siyasetinin uzun yıllardır içerisinde bulunduğu süreç, sosyologlar ve siyaset bilimciler tarafından çeşitli boyutlarıyla ele alınmaktadır. Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Ak Parti, Türkiye’de seçmenlerin %60’ına karşılık gelen ve ‘sağ partilere oy veren’’ seçmenlerin %42-52’sinin oyunu almaktadır. Bu makalede, Erdoğan liderliğinin seçmende bu boyutlarda karşılık buluyor oluşunun psiko-politik boyutu tartışılacaktır. Geçtiğimiz 16 yıllık iktidarında oy oranını %30 bandından +%50 oranına çıkarabilmiş Ak Parti’nin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın seçmen nezdinde hangi esaslarıyla karşılık bulduğuna dair tespitler yapılması amaçlanmaktadır.

Konda’nın 2018 Mayıs ayında yaptığı araştırma ışığında şu verilere ulaşmaktayız:

Ak Parti seçmenlerinin oy verme tercihlerini belirleyen başlıca etken partinin lideri olarak gözükmektedir. %46 oranında Ak Parti seçmeni seçimlerde oyunu partinin lideri için verdiğini ifade etmektedir. Türkiye ortalamaları ile karşılaştırıldığında lider için oy verenlerin oranı %23 olan Türkiye ortalamasının tam iki katıdır. Bu da Ak Parti’nin lider partisi olma yönünü ortaya çıkarmaktadır. Parti taraftarlığında da %22 olan Ak Parti oranı, %16 olan Türkiye ortalamasından fazladır.

Grafik 1: Oy Tercihinde Liderlik Etkisi, AK Parti (Konda, 2018 Mayıs)

Özetle, Ak Parti seçmenlerinin üçte ikisinin ideoloji ve uygulanan politikalardan bağımsız olarak partisi ve lideri etrafında kemikleştiği sonucuna varılabilir. Ak Parti seçmeninin %68’i oy tercihlerini lider ve parti kimliği nedeniyle yapmaktadır.

Grafik 2: Oy Tercihinde Liderlik Etkisi, CHP (Konda, 2018 Mayıs)

Aynı zamanda, Türkiye genelinde oy tercihlerinde lider etkisi önemli bir paya sahipken (%27) CHP’de lider etkisinin çok daha düşük (%16) olması dikkat çekiyor (Konda, Mayıs 2018).

Atatürk sonrası dönemde Türkiye toplumunun ‘‘güçlü liderlik’’ talebi ile ilgili elimizde deneysel veri olmasa da neredeyse hiçbir liderin R. Tayyip Erdoğan kadar popüler olamadığını ve bu ölçekte desteklenmediği kamuoyu araştırmalarından yola çıkarak söylenebilmektedir. Grafik 4’te de görüleceği üzere 2018 yılı verilerine göre Türkiye’de liderliğine en çok teveccüh gösterilen isim Recep Tayyip Erdoğan’dır. Grafiğin öne çıkardığı en önemli sonuç, AK Parti seçmeni olmayan önemli bir kitlenin de Erdoğan’ın liderliğini onadığıdır. 2020 yılında yapılmış benzer araştırmalarda da görüleceği üzere Erdoğan, seçmenleri nezdinde konumunu sürdürmüştür.

Grafik 3: Lider Tercihi Tüm Partiler (Konda, 2018 Mayıs, Seçmen Kümeleri, CHP)

Bu makalenin temel odağı, Türkiye toplumunda çeşitli sebeplerle ortaya çıkmış olan Recep Tayyip Erdoğan’ı merkezine alan liderlik olgusudur. Erdoğan’ın Türkiye toplumunda, söylem bütünlüğü ile üretmeye çalıştığı algı, halkın önemli bir kesim nezdinde onu tarihsel bir görev atfedilen, güçlü, alternatifsiz ve benzersiz bir lider yapmıştır. Kimi uzmanlar ve araştırmacılar Ak Parti iktidarı ile Türkiye’nin ekonomik kalkınmada geldiği noktaya atıf yaparken bazıları da Erdoğan’ın liderliğini ülkenin ekonomik, siyasi, kültürel ve uluslararası başarılarının tek müsebbibi olarak açıklamaktadır.

Yeni Bir Lider / Kurtarıcı Arayışı

Türkiye siyasetini ve seçmenlerin tercih motivasyonunu açıklarken başvurulan sosyolojik, kültürel, politik ve ekonomik gerekçeler sıralanır. Diğer yandan Türkiye’de işçi sınıfının neo-liberal bir siyasi partiye (Ak Parti) oy veriyor oluşları es geçilmemelidir.

İktidara muhalif kitlelerin iktidara ulaşmada çözüm arayışı, yeni bir lider yaratılması ve bir ‘kurtarıcı’ bulunması gerekliliği üzerine inşa edilir. Ancak halihazırda iktidar partisinin seçmenlerinin kendilerine göre bir ‘kurtarıcıya’ sahip oldukları ve bu nedenle başka bir lider arayışı bir kenara, Erdoğan’a sahip çıkmak, Erdoğan’a tabii olmak ya da Erdoğan’ı her koşulda desteklemek reflekslerini geliştirdikleri atlanır.

Bize göre ise Erdoğan ve onun liderliğinde AK Parti destekçilerinin bağlılığının altında yine Erdoğan’ın söylemleri ve stratejileri ile yarattığı fenomen yatmaktadır. Erdoğan’ın liderliğine, taraftarları tarafından tarihsel bir rol biçildiğini göz ardı etmemeliyiz. Bu çıkarım, 1972 yılında Vamık D. Volkan’ın öne sürdüğü Bağlantı Kurucu Nesne / Fenomen terimi kullanılarak detaylandırılacaktır.

Kayıp Sonrası Yas Sürecine Psikolojik Bir Yaklaşım: Bağlantı Kurucu Nesne/ Fenomen

Psikiyatristlerin araştırmaları ortaya koymaktadır ki bir yakınını kaybeden kimseler kayıp sonrası yas sürecinde bu süreci daha yoğun yaşamak ya da kabullenmeme refleksi göstermek için Volkan’ın (1972) öne sürdüğü ‘Bağlantı Kurucu Nesne / Fenomen’ yaratmaktadır. Örneğin oğlunu/kızını kaybetmiş bir baba ya da anne onun ölümünden sonra ona ait olan bir nesneyi ya da onunla ilişkilendirdiği bir nesneyi saklayarak / koruyarak yasını yaşamayı tercih etmektedir. Bağlantı Kurucu Nesne / Fenomen oluşturmanın birden fazla sebebi vardır. Bir sebebi yas tutma sürecinde kişinin kaybı kabullenmemesi olabilir. Bir diğer sebebi kaybına ait bir nesneyi sahiplenerek acısını/yasını dışsallaştırma yoluyla diri tutmak olabilir. Bir başkası bunu kaybettiği yakınıyla bir bağ olarak sahiplenebilir ya da söz konusu nesneyi/fenomeni yeniden kavuşma/birleşme unsuru olarak koruyabilir. Özetle bu nesnenin/fenomenin sembolik bir manası vardır ve kayıp sahibi onu saklayarak ya da taşıyarak kaybını yaşamayı veyahut kaybı kabullenmemeyi tercih edebilir. Volkan (1972) bağlantı kurucu nesnenin, kayıp sahiplerinin yas süreci ile baş etmelerini engellediğini de ifade etmiştir.

Volkan’ın (1972, 1981) çalışmalarının ışığında başka bir analiz yapan Inese Wheeler’e göre (1999) Bağlantı Kurucu  nesnenin/fenomenin kaybın bıraktığı boşlukları dolduruyor, hissedilen acı ile teması sürekli kılıyor, nesnenin/objenin varlığı içsel huzuru sağlıyor ve yas sürecini kolaylaştırıyordur. Vamık Volkan, bağlantı kurucu bir nesne varlığının bir fetişleştirme olduğuna da dikkat çekerken Silverman & Nickman (1996) fetişleştirmenin olumsuz yanlarının değil olumlu karakterine önem atfetmektedir. Bir diğer araştırmacı George Pollock’a göre ise yas tutan kişi kayba dair deneyimini gerçeklikle bütünleştirmeye çalışmaktadır (1961, 1989).

Bağlantı kurucu nesne kavramı ve bu kavrama dair psikanalistlerin açıklamaları kısaca ifade edildi. Ancak bizleri ilgilendiren, Türkiye siyasetinde bu kavramın nasıl yer bulabileceği olacaktır. Bu ilişkiye dair tespitlerimizden evvel, bireysel yas tutma süreçlerinin bir kitlenin tecrübelerinde nasıl yer bulduğu örneklerle anlatılacaktır.

Politik Psikoloji alanında uzmanlaşmış olan V. D. Volkan, 1990 yılında Tunus’ta yerleşik olan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) üyelerini ve savaşçılarını gözlemleme ve bazı üyelerine psikanaliz yapma fırsatı bulmuştur. Bu sayede onların vatanlarından ayrılmış, zorunlu sürgüne/izolasyona zorlanmış olmalarını ve bunun sonucunda dönüşen psikolojilerini anlayabilmişti. Bizim de bu makalede referansımızı oluşturan olgu, FKÖ’nün üyelerinin vatan özlemi, vatana dair kayıp psikolojisi ve suçluluk psikolojisi bağlamında oluşturdukları ‘’yaşayan bağ kurucu nesne/fenomen’’ olacaktır. Volkan, babasını Filistinli tutsakların serbest bırakılması için gerçekleştirdiği bir eylemde kaybeden yirmili yaşlarda genç bir kadının FKÖ’nün en tepeden en alt kadrolarına kadar her üyesinin saygısını kazandığına şahit olmuştur. Genç kadın, bir şehit kızı olmanın yanı sıra, Tunus’a sürgün edilmiş Filistinliler için bir ‘sembol’ olarak idealize edilmiştir. Bu sembol genç kadın, FKÖ üyeleri için Filistin halkının masumluğunu, saflığını, güzelliğini ve bir bakıma ‘ulaşılmazlığını’ sembolize etmekteydi. Özetle, bu genç güzel kadın Filistinliler için ulaşması zor ‘özgür Filistin Devleti kurma’ idealini sembolize eden ‘yaşayan bağ kurucu nesne/fenomen’’ olarak konumlanmıştı.

Bu örneklerin Türkiye siyaseti ile ilgisi ortaya koyacağımız sosyo-politik bir tespit bağlamında ele alınmalıdır. Bu bağlamda güçlü bir lider olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın destekçileri tarafından ‘’yaşayan bağ kurucu fenomen’’ olarak konumlandırıldığı tezini ortaya atmaktayız.

R. T. Erdoğan’ın Psiko-Politik Olarak Önemi

Türkiye’de halkın önemli bir kısmının ‘Türk’ anavatanının, İslam idealinin ve Osmanlı’nın tarihsel mirasının etkisine bir boyutuyla haiz olduklarını ifade etmek mümkündür. Günümüz siyasetinde bu mirasın etkisini, kurumsal kimliği bağlamında kendisini muhafazakâr, yeni-Osmanlıcı, Turan ülküsüne bağlı, İslami normlara uyumlu özelliklerle bağdaştıran siyasi partilerin toplam seçmenin %60’ı kadar oranda karşılık bulduğunu gözlemleyerek anlayabiliriz. Söz konusu oylardan en büyük pastayı milletvekili seçimlerinde MHP ve AK Parti’nin aldığını ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kurulan koalisyonun, oyların %52 kadarını alarak Erdoğan’ı seçtiğini hatırlamalıyız.

Bu makalenin odağını, Türkiye’de insanların önemli bir oranının Osmanlı mirasını sahiplenerek Osmanlı Devleti’nin kurumlarının Erdoğan özelinde yeniden üretildiği savı oluşturmaktadır. Simge ve sembollerin toplumumuz nezdindeki önemi, toplumun ev ya da iş yerlerinde duvarlarına ya da kolaylıkla görünür yerlere Osmanlı Tuğrası, kılıç, ilgili biblo, tablo ya da fotoğraf asmaya eğitimi ile ya da söz konusu işaret ve sembolleri yüzük ve takı ile taşımaları yoluyla da anlaşılabilir. Dolayısıyla Vamık Volkan’ın FKÖ örneğindeki tespiti ile Türkiye’de insanların ‘’bağ kurucu nesne/fenomen’’ yaratma eğilimindeki benzerlikler kurulabilir.

Recep Tayyip Erdoğan kampanyaları, söylemleri ve bazı sembolik girişimleri yoluyla destekçilerinin algılarında yeniden ürettiği Osmanlı mirası ve Osmanlı Devleti’nin kurumsal yapısına hissedilen söz gelimi ‘yas’ halini tekrar tekrar üretmeye ve taze tutmaya çalışmaktadır. Ezcümle, Recep Tayyip Erdoğan destekçilerinin nezdinde ‘‘Osmanlı Devleti, geniş bir alana yayılmış hakimiyet olgusu, Suriye’deki askeri aktivitelerin Türkiye toplumu nezdindeki meşruiyet zemini, Müslüman toplumunun liderliği ve askeri alanda lider devlet’’ olgularını temsil eden ‘‘Yaşayan Bağ Kurucu Fenomen’’ olarak liderliğini alternatifsiz, tekil, benzersiz, özgün ve vazgeçilmez kılabilmiştir. Bu strateji/kampanya için zaman zaman bazı sembolleri öne çıkarma yolunu seçmektedir: Tarihteki 16 Türk devletini temsil eden askerlerle karşılama töreni, yabancı ülke lider ve temsilcilerinin ağırlandığı altın varaklı koltuklar, Beştepe’de Cumhurbaşkanlığı sarayı, Ahlat ve Marmaris’te yazlık saraylar, sık sık mehter marşına başvurulması, kırmızı halı teamülünün Türk rengi olarak bilinen turkuaz halı ile değiştirilmesi, karşılama mangasının ve hizmetlilerin turkuaz üniformalar giyinmeleri, İstanbul’da yapılan 3. köprünün adının Yavuz Sultan Selim köprüsü yapılması, Gebze’yi Yalova’ya bağlayan köprünün adının Osman Gazi köprüsü olarak belirlenmesi, 2. Abdülhamit’in dizi ve yayınlarda öne çıkarılması gibi çeşitli örnekler verilebilir. Osmanlı’da öne çıkan teamüllerden biri olan Padişah’ın Cuma (Namazı) Selamlığı ritüeli, Recep Tayyip Erdoğan’ın Cuma namazlarında uyguladığı programla örtüşmektedir: Cuma Namazı için Erdoğan’ın tercih edeceği cami medyaya servis edilir, duyurulur ve görkemli bir kadro ile camiye giriş ve çıkışlar organize edilir.

Bir diğer çarpıcı örnek ise Suriyeli mültecilerin Ak Parti seçmenleri nezdindeki kabul görürlük oranıdır. Suriyelilerin Türkiye’de sığınmış olmaları, resmi kaynaklarda sıkça dile getirilen 40 milyar dolar kadar bütçe ayrılmış olmaları, çoğunlukla toplumun düşük gelir seviyesine sahip kitlelerinden de destek bulan Ak Partili aktörlerin övgüyle bahsettiği bir husus olagelmiştir. Ekonomik kriz ile ortaya çıkan muhtelif Suriyeli karşıtlığı kuşkusuz es geçilmemelidir ancak Erdoğan destekçilerinin bu duruma karşıt kitlesel bir siyasi refleks göstermiyor oluşları da yine makalenin savını güçlendirir niteliktedir. Grafik 5’te de görüleceği üzere, Ak Parti seçmenlerinin %66’sı net bir şekilde tarihsel sorumluluk bağlamında Suriyeli sığınmacıların himaye edilmesini onamaktadır.

Grafik 4 (Konda, Mayıs 2018, Seçmen Kümeleri, CHP)

Grafik 5’te ise Ak Parti seçmenlerinin sadece %9’unun Suriyeli sığınmacılara olumsuz tanımlamalar yaptığına şahit olurken; %16 kadarının ‘din kardeşi’; %16’sının ‘misafir’ ve %58 oranında ciddi bir kitlenin ise ‘zulümden kaçan insanlar’ olarak tanımladıkları görülmektedir.

Grafik 5 (Konda, Mayıs 2018, Seçmen Kümeleri, CHP)

Erdoğan’ın kendisini Türkiye’de sağ siyasetin başarılı liderlerinin mirasçısı olarak konumlaması ve Adnan Menderes ve Turgut Özal’ı sembolik olarak kampanyalarında kullanması, Türkiye toplumunun tarihsel kayıplarının sembolleştirilmesi bağlamında özdeşiktir. Ak Parti lideri ve cenahının da Hilafet, Osmanlı Devleti, dini ritüeller ve sembollerin (Arapça Ezan, Latin harfleri, şapka kanunu, tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi) ve aktörlerin Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında dışlandığı/yasaklandığı düşüncesini sürekli yeniden üretiyor olması da sebepsiz değildir.

Volkan’a göre (2017) tarihsel bir kaybı sahiplenen kişi bir bağlantı kurucu fenomeni yaratıcı bir biçimde kullandığında yitirilmiş kişilerle, şeylerle, yerlerle ya da kültürlerle bağ kurar ve onlardan vazgeçmek için çaba gösterir ve onları geleceksiz kılarak yaşamına devam eder. Türkiye’de ise sözü edilen tarihsel kayıpla Erdoğan özelinde ‘yaşayan bağ kurucu fenomen’ oluşturmuş kitleler, kaybı/yası terk ederek ve Osmanlı Devleti’ni ve yüz yılar sürmüş kıtalararası hükümdarlığını geleceksiz kılarak Erdoğan ile yaşamına devam etmektedir. Bu durumun en belirgin örneği, Erdoğan’ın Türk-İslam Sentezi siyasi söylemini ve ideolojisini benimsemesi ve ilişkili tüm siyasi organizasyonları ve yapıları himayesine alması olacaktır. Bu ideolojik bütünlüğün –üst- söylemi ‘‘DAVA’’ kelimesi ola gelmiştir.’’ Erdoğan’ın dava kelimesini söylemlerinde kullanması sıkça rastlanılan bir durumdur.

‘‘Bizim davamız Türkiye’nin davasıdır. ’’

‘‘Biz, bu kutlu davaya başımızı koyduk. ’’

‘‘Ben bir faniyim ve insanların davalarını fanilere bağlamaması gerekir. Bu sebeple, bu benim değil milletin davasıdır.’’

Özetle, bu makalede Recep Tayyip Erdoğan’ın seçmenleri ve taraftarları nezdinde inşa ettiği lider kimliğinin altında yatan psiko-politik gerekçeler tanımlanmaya çalışıldı. Her ne kadar Türkiye toplumunun siyasi tarihindeki kayıplarına atıfla Erdoğan’ın ‘yaşayan bağ kurucu fenomen’ olduğu öne sürülse de burada insanların kayıplarına karşılık gelen şey(ler)in öncüllük, liderlik, birincillik, üstünlük gibi olgular olduğunu söylemeliyiz. Dolayısıyla yeni bir siyasi aktörün oluşturacağı bağ kurucu fenomen oluşturmak ekseninde bir liderlik stratejisi, sözü edilen kayıplarına karşılık gelecek siyasi söylem ürettiği ölçüde Erdoğan’ın destekçilerinden destek ve oy alabilecektir.

Fotoğraf Markus Spiske

REFERANSLAR


  • Doğan, S., (Mayıs 2018). Seçmen Kümeleri : CHP Seçmenleri. Konda
  • Düşündere, A. T., Kurt, T., &Gülbudak, S., (Ağustos 2018), 24 Hazi̇ran Seçi̇mlerinde Oy Geçi̇şleri̇. Tepav.
  • Silverman,R., & Klass, D. (1996). Introduction: What’s the problem? In D. Klass, P. R. Silverman, & S. L. Nickman (Eds.),Continuing bonds (pp. 3-27). Washington, D.C.: Taylor and Francis
  • Uncu, B. A.,(Mayıs 2018). Seçmen Kümeleri: AK Parti Seçmenleri Konda
  • Volkan, V. D. (1972). The linking objects of pathological mourners. Archives of General Psychiatry, 27,215-221.
  • Volkan, V. D. (1981). Linking objects and linking phenomena: A study of the forms, metapsychology and therapy of complicated mourning. New YorkInternational Universities Press.
  • Volkan, V.D. (2017). Göçmenler ve Mülteciler: Travma Sürekli Yas, Önyargı ve Sınır Psikolojisi. Ankara: Pusula Yayın Evi
  • Wheeler, I (1999) The Role of Linking Objects in Parental Bereavement, Volume: 38 issue: 4, page(s): 289-296 Pennsylvania: OMEGA- Journal of Death and Dying.