Yazma çağındayız. Daha evvel yazdıkları okunmadığı yahut hemen unutulduğu için Doğan Gürpınar’ın son yazdığıyla başladığı varsayılan tartışmaya katılanlar oldu, onları da okudum. Okurum, çağ dışıyım. 

Büşra Kılıç’ın eleştirisini de okuyup, onun “[…] eksiklerimin tamamlanmasını rica ediyorum” talebini emir telakki ederek, (kişisel) tarih ve sayılar ne diyor ona bakayım dedim. Bilirsiniz, “rica” üstün asta emir kipidir. Kılıç’ın kastının bu olmadığı, katkı beklediği aşikâr. Bendeki telakkinin ardında ise biraz da tarihçilikten gelen -açık uçlu- eskiye merak var, hem sayıları da çok önemserim.

Üniversiteye (76-80) başladığımda siyasetçinin eğitime ilişkin hedeflerinden biri 100 bin üniversite öğrencisiydi. 13 üniversite vardı, merkezî seçme sınavı henüz üç senedir yapılıyordu: Mezun olduğumda ne hedefe ulaşıldı ne üniversite sayısı arttı. Başına bir darbe almadan akıllanmayan güzide ülkemiz darbenin ardından aklını bir daha hiç toparlayamadı, daha da kötüye gitti ve bugün kemale erdi.

Öyle görünüyor olabilir ama yüz yıl öncesinden bahsetmiyorum. Klasik aralık hesabıyla iki kuşak arasında farkı belirleyen sabit değişkenin, diğer mevzularda olduğu gibi akademi üzerine eleştirilerde de neden ciddiye alınmadığını anlamaya çalışıyorum. Oradan başlanmadığında premodern-modern-postmodern-posttruth kuşak aralığıyla aralarında bin ilâ beş-on-onbeş yaş farkı bulunanların hangi dünya(lar)da yaşadığını kavramak nasıl kabil olabilir? 

Bir de diğer sabit değişkenin, işsizliğe (ve iş güvenliğine) ilişkin rakamların anlaşılması, sayıların radikal değişiminin anlamı: Büyük nüfus artışı ile her şeyi altüst eden iç göçün sonuçları arasındaki elzem bağ kurulmadan Türkiye’de akademi üzerine makul çözümleme yapılabilir mi? 

’50 sonrası dünya hepimizi bütün endişe endekslerinde işsizliğin ilk sıraya gelip çakıldığı yere getirdi. (Korona da olmasa ölümü hepten unutmuştuk.) 77’de, ilk Amerika’da, emek-ücret dengesinin emeğin aleyhine dönmesiyle başladı bu. “Refah” fazla insan üretmiş, sistem insanı daha fazla sömürmeyi keşfetmişti. Z’yi bırakınız Y kuşağının bile -neredeyse- bahse değer sayılmadığı zamanlar. 

Benim kuşağımda dahi hocaların ve hoca olmak isteyenlerin akademi eleştirisinin gerçekten akademiye dair oluşu, “Akademya ruhu ölüyor mu?” sorusuna odaklanışı bugün ne kadar uzak bir geçmiş gibi görünüyor. Oysa 80 darbecileri YÖK kanununu hazırlatırken o ruhu kurtarmanın da yolunu aramıştı. (Darbeciler kötüdür, kötü bir iş yaptıklarını bilirler, çok kötü anılmak istemezler.) Bizde bunun yolu, her şey gibi anayasadan geçer (ve önemsizdir anlamına gelir.) Darbeci kurulu düzenin kendi açıklarıyla düzeltemediklerine el atar. Önce muhalefetin (sonra hep aksini söyleyecek olsa da iktidarın da) işine yarayacak yerden başlar: Hak ve özgürlükler. Dibacesi eksik olmayan değiştirilemeyecek maddeler elde var birdir nasıl olsa. Sıra gelir çok konuşan üniversiteye. Ruhu kurtarmak bu şartlarda arandığında ne olacaksa o olur. Bürokratik, teknik, kozmetik müdahaleler… Bölümde görevli asistanlık ile enstitüde görevli akademik kariyer dışında sorumluluğu olmayan asistanlık arasındaki ayırım buna bir örnek. O düzenleme her şeyin farkında olan hocaların kaleminden çıkmıştı. İşlemedi. Çünkü rakamlar/sayılar ilgili kanun maddesinin (kısaca 33 ve 50) esbab-ı mucibesini ezip geçecekti, geçti.

76’da üniversiteye, çağı gelmiş sınava girmiş on gençten biri alınıyordu. Sayıyı boşver diyorsanız o on gençten yedisinin neden erkek olduğunu tartışırız. Nüfus dağılımında eşit de olsa kadın sayı değildir, erkek -maalesef- hep sayı: kurulu düzen de darbe de erkek işidir. Ama şimdilik bağlamdan kopmayayım.  

Üniversitede sınıf arkadaşım 15 kişiydi, hiçbirinin kendi isteği dışında işsiz kalma ihtimali yoktu. Üçte biri üniversite hocası oldu. Doktora bitip hocalığa başladığımda (93-94) sınıfta yirmi öğrenci vardı. Üniversite sayısı 100’ü geçmişti. Mesleği bıraktığımda (‘14) bu sayı 200’e yaklaşmış sınıfta öğrenci 100’e çıkmıştı. Yirmi yıl önceki yirmi kişi mezun oldukları sene atandı; son 100 kişinin ise hiçbiri. Şimdi 60 binin üzerinde öğrencinin okuduğu tarih bölümünden söz ediyorum, bildiğim en iyi örnek olduğu için. En iyi ihtimalle birkaç yüzü öğretmen olarak atanıyor; polis, zabıta, bekçi olanlarla birlikte birkaç bini iş buluyor, binlercesi işsiz. Üniversite hocası olan emsalim arkadaşlar bir insanın yirmili yaşlarının başında işsiz ve geleceksiz olmasının ne anlama geldiğini bilmiyor. Yaşayan bilir.

Başta kitap almak üzere muhtelif vesilelerle Ayrancı’dan Kızılay’a inerim. Kısa aralıkları saymazsam 45 yıldır Ankara’da yaşıyorum. Son yirmi yılda Kızılay’a inen insan sayısı yüz binden bir milyona dayandı. Meydana(?) açılan cadde ve sokaklardaki kafe, restoran sayıları bu rakamlara eşlik ve hitap etti. Karanfil, Konur, Selanik’te kanalizasyon çöktü yağmurun ardından zemin altlarıyla zeminleri su bastı. Ankara tam bir çukurdur. (İlk metro inşaatı Ankaray yapılırken meraklı gözlerle aşağılara bakan her Ankaralı bilir bunu.) Bulunan son çözüm (Gökçek’in yerine kayyum olarak atanan Mustafa Tuna’nın kısa sürede tamamladığı) Atatürk bulvarındaki künklerin görünce insanı dehşete düşüren dev künklerle değiştirilmesiydi. 

Dehşet veren sayısal değişimin (ve tabii dehşet veren sonucun) künklerle bağlantılı bir örneği de işte o sayılar ve Twitter. Kullanıcı sayısı en yüksek ülkeler arasındayız. Kızılay’a inenlerin büyük çoğunluğu -elbette korona günlerine kadar- gençlerdi. Üniversiteli gençler. Sakarya-Yüksel-Selanik-Konur-Karanfil ve mazgal planın diğer cadde ve sokakları onların mekanıydı. İster okuldan ister evden gelsinler son on yılın ve öncesinin metro nimetinden bilhassa istifade ediyorlardı. Kafeler, barlar, ayaküstüler onlarla kaynıyordu. Birine oturuyor (ya da ayakta) telefon elde tweet atıyor, resim paylaşıyor, layklıyor, rtliyor, engelliyor, takip ediyor/takipten çıkıyor veya stalkluyordu. Aynı zamanda bu kadar çok ve yüksek sesle konuşmaları -iki anlamda da- önceki kuşaklar için şaşırtıcıydı. Çok zor şartlarda okuyor, mezun olduklarında işsiz olacaklarını biliyor, bulabildikleri tek çareyle/çaresizlikle vakit geçiriyorlardı. Onların çay içmesi işletmecinin de sürümden kazanması çarkı döndürmeye yetiyordu(?) 

Bu arada Z kuşağı (2000- doğumlular) bambaşkalıklarıyla hızla görünür oldu, toplam 25 milyondu ve lise çağına girmiş olanların hemen hepsinin sosyal medya hesabı vardı. (Bu hocaları çok yanılttı. Zoom’dan derse katılma imkanlarının neden kısıtlı olduğunu, tam donanımlı evlerde yaşamadıklarını bilmiyorlardı çünkü bunu hiç düşünmemişlerdi.) Örneğe döneyim. Bu kuşak mecrayı adeta ele geçirdi. Bambaşka idiler, yüzbinlerce idiler, ardı akın akın geliyordu. Endişe endekslerini içinde yaşadığı için merak etmeyen, işin içinden icat ettikleri “orijinal” argoyla çıkmaya çalışan bir kitleydi bu. Ve, genç kadınlar erkekleri dehşete düşürüyordu. Onların da sosyal medya hesapları vardı ama kadınların ne yaptığını anlayabilecekleri hiç bir zihinsel araca sahip değillerdi. Diyelim son gördüğüm örneklerden biri. İki üniversiteli-başörtülü bone münakaşası yapıyor. Sebebi siyaset mi, tercih mi, özgürlüğün güncellenmesi mi anlaşılmıyor. İki tarafa destek/kınama menşınları vs. Başörtüsü muhalifi yaşıtlar olaya müdahale ediyor ve hiç içinden çıkılmaz hale geliyor. Ancak, şu kadarı seçilebiliyor o da kısmen: Başörtüsü muhalifi olmanın şimdiki anlamı erkekler için sadece iktidara karşı olmak, küçük bir grup yaşıt kadın içinse kemalist olmak. Sayı öyle çok ki analiz etmeye kalksanız başınız döner. Yalnız olayın bu kadar büyümesinde asıl failler erkek, sadece o kadarı anlaşılabiliyor. Kadın özgürlüğü erkeğe eşit sayıyı daha görünür kıldıkça erkek tacizi de artıyor.

Uzatmayayım. Bütün bunlar rakamların/sayıların (bunun yarattığı sorunların) sonucu. Vietnam gazisi taksi şoförü gece yağmur çiselerken etrafa bakıp “Bu şehir üstü açık bir kanalizasyon” diyordu. Sayılar kanalizasyondur, altı üstü yenilenmezse akademi de yenilenemez. 

Sahi Konur’daki AltıÜstü kafe-bar ne durumda acaba?

Fotoğraf: Yeshi Kangrang