Korona hayatımızda bir şeyleri değiştirecek, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak tartışmaları etrafında sürecin ekonomik, sosyolojik ve küresel analizleri yapılıyor. Merakla takip ediyoruz ama bir yandan da bunları yaşar mıyız yoksa her şey unutulur gider mi diye düşünmeden edemiyoruz. Belki salgın sonrası dünya düzeni analizleri bu durum sona erdiğinde anlamını yitirir yahut sekil değiştirir. Fakat, karantina hayatının altını çizdiği bazı sosyolojik gerçeklikler toplumsal hafızamızda yer etti bile. Bu dönemin yüzümüze çarptığı gerçeklere her insan kendi öncelikleri yahut tecrübeleri üzerinden örnekler verebilir. Benim tercihim son haftalarda sıkça gördüğüm bir konudan yana; akademik hayat ve ebeveynlik.

Tasvir edeceğim sıkıntılar, yurt dışında geniş aileden uzak ve kısıtlı burs imkânları ile okuyanlar için geçerli. Türkiye’de ailelere yakın oturmak, onların desteğini almak, asistan maaşlarının da iyileştirilmiş olması, ebeveyn olan akademisyenlere ve adaylarına nispeten daha olumlu koşullar sağlayabiliyor. Fakat, yurt dışında -özellikle belli ülkelerde- 4 yaş öncesi kreşler tamamen özel ve devletin desteği söz konusu değil. Benim yakinen dinledigim örnekler, Arap ülkeleri, İngiltere ve Amerika. Kıta Avrupa’sındaki bazı ülkelerde refah devleti olmaları itibari ile, Almanya örneğinde, kreşlerin fiyatları çok daha insaflı. Yaptığım ufak çaplı araştırma ile İsveç’te de durumun çalışan anne babalar için iyileştirilmiş olduğunu gördüm. Bu sayede oralarda master doktora yapan çiftler bebeklerini rahatça kreşe gönderebilir ve ebeveyn sorumlulukları ile çalışma hayatını daha kolay dengeleyebilirler. 

Peki ABD, İngiltere ve Arap ülkelerinde durum nedir? Eğer çocuklar tam zamanlı olarak kreşe giderlerse, İngiltere’de eğitim masrafı ortalama aylık 1000 pound, çoğu Arap ülkesinde de durum böyle. Bu rakam İngiltere’de burslu okuyan bir öğrencinin aylık gelirinin yaklaşık yüzde 75’ine denk düşüyor. Bu durumda bebek sahibi olan bir doktora öğrencisi için manzara pek iç açıcı değil. Öğrencilerin bu masrafı karşılanmalıdır demiyorum. Daha doğrusu, burslara bunun eklenmesini beklemiyorum. Aslında burada belirtmek istediğim nokta, insanların okullar kapanınca yahut geniş aile ile ilişkiler aksayınca farkına vardıkları o çalışma hayatı ve bir de çocuk sorumluluğu, yurt dışında doktora yapan pek çok çift için günlük bir rutin. Doktora öğrencileri, genelde ekstra islerde çalışarak çocuklarını yarı zamanlı ya da tam zamanlı olarak kreşe gönderiyorlar ama bunu herkes yapamıyor. Doktora başlı başına yorucu ve zaman alan bir süreç. 

Pek çok meslektaşımın bu süreci, benim fabrika vardiyası olarak tanımladığım bir sistemle geçirdiğini görüyorum. Günü mesailere bölüp, eşler arasında iş bölümü yapıyorlar. Biri çalışırken diğeri bebek bakıcısı oluyor. Çocuğunu laboratuvara, ofise, kütüphaneye götüren pek çok insan tanıyorum. Ben danışmanımın odasına bebek arabasıyla ilk girdiğimde yüzünde o babacan destek ve iyi niyet olmasa nasıl tedirgin olurdum tahmin edebiliyorum. 

Türkiye’deki durumu şahsen tecrübe etmemiş olsam da meslektaşlarımın şikâyetlerinden anladığım kadarıyla, çoklu sorumluluklarını beraber yürütmeye çalışan pek çok akademisyen sorunlarla karşılaşıyor. Uzun süreli ücretsiz izin alması, çocuğu küçük olduğu için alan araştırmasına gitmemesi, yahut yeni bir projede yer almaması; kısacası, ne yapması zorunlu ise onunla yetinmesi bekleniyor. Akademisyen değil mi ara verse ne olur, bakışını daima görüyoruz. Yahut doktora yapmıyor mu biraz ara versin. Aslında bu teknik olarak da mümkün olmayabilir. Örneğin, MEB doğum yapan bursiyerlerine henüz iki ay önce ücretsiz izin hakkı tanıdı fakat, bazı ülkeler bu koşulda vizeyi iptal ediyorlar ve bu kez de aileler Türkiye’ye geri dönmek, yeni bir düzen kurmak zorunda kalıyorlar. MEB bursiyeri olmayanların da bulundukları ülkelere ve kontratlarına göre ücretli izin hakkı oluyor ama sonrasında geri dönmek zorundalar. Katar’da Katarlı olmayan kadınların doğum izni yalnızca iki ay ama buna ek olarak hastaneler doğum yapan ve öğrenci olan bir kadına sadece beş hafta rapor veriyorlar. Bu nedenle, neredeyse en başından itibaren yurt dışında doktora yapan ebeveynler için, anne-baba olma süreci zor bir denge gerektiriyor. 

Bu süreçleri normalleştirip cinsiyet ayrımı odaklı bakmak yerine, hayattaki bir is bölümü olarak görmemiz ve en önemlisi beraber yürütülemez damgasını silmemiz lazım. Bu öneri sürecin zorluklarını göz ardı etmiyor. Aksine, evet bunlar zor durumlar ama yalnız akademide değil dünyanın her yerinde her zaman kadınlar ve erkekler çoklu görevlere sahip oldular. Bana nasıl yapıyorsun diye soran ve ücretsiz izin alıp bir süre “kariyer” planlarını rafa kaldırmamı öneren birine şöyle dedim, babaannem gibi yapıyorum o da çalışan bir kadındı. Hem tarlada, bostanda hem de evde çalıştı üstelik bir sürü hayvana baktı. Yani modernlik gözlüğü, aslında çalışan ebeveyn olmayı -beyaz ya da mavi yakalı- modern kadının ve erkeğin problemi haline getiriyor. Bu da süreci dünyanın bir yerinde yıllar önce birisi nasıl yönetmiş, onu örnek almamıza ve bu konuda birikmiş bilgiyi görmemize engel oluyor. Bu tarihsel ve kültürel tecrübeden kopmuş, bütünüyle cinsiyetçi ve modern iş hayati odaklı bakış, hayatını bu şekilde devam ettiren insanları- aslında ağırlıklı olarak kadınları- sürekli suçlayıcı bir tavır sergiliyor. Akademik hayatın stresine, yoğunluğuna ve zihinsel olarak 24 saat devam eden temposuna bir de “ebeveynlik kabahatleri” ekleniyor. 

Fotoğraf: Alex Iby