Öncelikle hiç “seksi” bir başlık atmadığımın farkındayım, umarım bu durum yazımın ilgisiz kalmasına neden olmaz. Gündemimiz malum, akademik sorunları irdeleme hatta Pandora’nın kutusunu açma iddiası ile daktilo1984’te başlayan tartışmalar. Madem ilk taş atıldı; eteklerimizdeki taşları dökmek, sıralanması gereken günahları sıralamak gerek. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, bu yazı, “atışmaya katılma” değil, akademide konuşulması gereken “asıl” sorunları ortaya koyma saikiyle yazılmaktadır. 

Akademik özgürlük ve akademinin tartışılması sadece akademisyenleri ilgilendiren bir mesele değil. Lisansüstü öğrencileri ve hatta lisans öğrencileri de bu konuya dahil olmalı. Belki bu sayede, akademinin en büyük günahı olan “öğrenciyi unutma” mevzusuna dikkat çekebiliriz. Salgın sürecinde online eğitime geçen üniversitelerde; kendi odasına, kendi bilgisayarına, internet bağlantısına sahip olmayan öğrencileri düşünen akademisyenler gerçekten takdire şayan insanlar. Öğrencisine “nasılsın” diye soran, üretkenliğin kaygı döneminde düşebileceğini kabul edebilen akademisyenler de için de aynısı geçerli. Yine de takdire şayan akademisyenlerin yanında, öğrenciler evdeki sınavda kopya çekecek diye vahlanan, ailen nasıl halin hatırın nasıl diye sormadan ödev gününü bir gün dahi uzatmayan akademisyenlerin varlığını da sosyal medya aracılığıyla gördük. Bana göre akademisyene yöneltilen en büyük fil dişi kule suçlaması, öğrencilerini unutmuş olması üzerine yapılmalıdır.

Ağustos 2019’da daktilo1984’te “Akademide Hayatta Kalma Rehberi” başlığı altında iki adet yazı yayımlamıştım. Bu yazılarda “sıradan” bir öğrenci olarak hayatta kalma çabamdan ve bu çabalardan çıkardığım pratik bilgilerden bahsediyordum. Akademiye girmeye çabalarken ayağı hep eşikte kalan gençlerin gerçek hallerinden biraz olsun anladığımı sanıyorum. Lisansüstü eğitim alan öğrenciler olarak; el yordamıyla akademik kalmaya çalışan, umudu kırılmış, kadrosuz ve belki 30 yaşını geçtiğinde hala kadrosuz kalacak insanlarız. Özel üniversitelerde asistanlık yapan genç akademisyenler, asgari ücrete yakın bir maaş ile yaşamaya çalışmakta. Özel üniversitede bile kadro bulamayan, herhangi bir gelir elde etmeden akademik çalışma yürütmeye çalışan öğrencilerin psikolojik yükleri; maddi yükleri aşacak duruma geldi. Hal böyleyken, eşitsizlik ve güvencesizlik ile yaşayan binlerce yarı öğrenci – yarı akademisyene, “Senin derdin nedir?” diye sormadan yapılan “eleştiriler” herkesin yaralı bir yerine geldi ve tepki çekti. Verilen tepkilerin içeriğini anlamaya çalışmadan, “siz yazının içeriğini anlamamışsınız”cı tepki de beni akademideki ikinci büyük günaha yani linç kültürüne götürüyor.

Öğrenciler olarak, kütüphanelere gidemediğimiz, saha çalışması yapamadığımız ve stresli olduğumuz bir dönemde, stres atmak için girdiğimiz sosyal medyamız, hocalarımızın da çok dikkatini çekmeye başladı. Herkes her şeye o kadar muntazam bir şekilde dikkat etmeye çalışıyor ve çevresindekilere telkin ediyor ki ben mi yanlış yapıyorum diye kendimi sorgulamak zorunda kalıyorum. Twitter’da ölçülü ol, troll tweet atma, hocalara çok yaranıyor gibi gözükme ama arada RT de at, bir memur ciddiyetinde ol – seni hocalar takip ediyor – ama yine de büyümüş de küçülmüş gibi durma, bu hocaların kavgası (!) sen kendini ortaya atma…. Akademinin bir sosyal medya sorunu varsa, bu networking değil zorbalıktır. Yazılan yazılar ve Twiter’da dönen tartışmalarda da bu zorbalık açık ya da örtülü bir biçimde görülüyor. En basitinden ben bu yazının taslağını iki arkadaşıma okuttuktan sonra, “gelmesi muhtemel eleştirileri kaldırabilecek miyim acaba” diye düşündüm ve yayınlayıp yayınlamamakta çok kararsız kaldım. Akademik tartışmaların bu halini görünce, ne yalan söyleyeyim yazmak için hevesim sönüyor. Sosyal medya zorbalığını biraz daha açmak istiyorum. Birincisi, yapılan eleştirilerin ve linçlerin hep tek tipçi “Bu liberaller böyle / bu komünistler böyle / Marksist değilseniz doğru düşünemezsiniz / Feministler bizi yanlış anlıyor” sığlıklarında ilerlemesi. Partizanca yapılan alıntı silsileleri, sosyal medyada akademik tartışma yapmayı imkansız hale getiriyor. 

İkincisi, akademisyenler ve öğrenciler sosyal medya hesaplarının takip edildiğinin farkında. Attıkları tweetler başlarına “bela” oluyor. Artık dekan mı desem, bölüm başkanı mı desem, kapalı kapılar ardında ne imalarla tehditlerde bulunuluyor bunu yaşayanlar bilir. Twitter hesabı açıp binlerce takipçi “kasan” “Akademik Etik” gibi hesaplar; sırf canları sıkılıyor diye insanların tezlerini didikleyip alakasız ve kafalarından uydurdukları kurallarla intihal yakıştırması yapıyor. Gerçekten intihal olan eserleri tenzih ederim ama son derece bayağı bir üslupla sırf canını sıktı diye insanların çalışmalarını, büyük bir buluş yapmış edasıyla kullanılan üstenci söylemlerle karalamak en hafif tabirle akademik zorbalıktır. (Muhtemelen bu yazıdan sonra benim yüksek lisans tezimi de “ifşalayacaklardır”.) Bu hesapların arkasında olanlar kimdir bilmiyoruz, bilenler artık “ifşalarsa” çok sevineceğim. 

Akademik yaşamda var olan bir diğer günah da ben merkezcilik! Akademik bireyin çoğu zaman asosyal olan ve asosyal olmakla övünen harikalar diyarı, onu kendi gerçekliğine hapsolma tuzağına itmekte. Herkesi ve her durumu kendi gerçekliği üzerinden algılayan akademisyen, “ceteris paribus”u toplumsal meselelere uygulayınca, doğal olarak tepki çeker. Bu yalnızca Doğan Gürpınar’ın yazısı üzerinden değil televizyonda, gazetede, sosyal medyada gördüğümüz her akademisyen üzerinden gerçekleşebilecek bir durum. Gürpınar’ın yazısını ilk okuduğumda oldukça haklı bulduğum yanlar oldu ve yine belirtmem gerekir ki belirli kesimlerin kolaylıkla elde ettiği akademik kariyerleri olduğu doğru. Akademik teşvikten sonra patlama yaşayan yüzlerce dolarlık kongreler ve yağmacı dergiler de akademik sorunlarımıza birer ek. Bütün bunların yanına büyük bir “ama” koymak gerekiyor. Yazıda tam da eleştirilen, rakı masası metaforu ile karikatürize edilen “bazı” aydınlar gibi, toplumdan ve akademinin gerçeklerinden kopuk / eksik bir analiz yapılmış. Benim için Türkiye’de yapılacak bir akademi eleştirisi; YÖK’ün baskısından, sansürden, bilinçaltımıza işlemiş otosansürden, tacize ve mobbinge uğrayan akademisyenlerden, KHK ile işine son verilen akademisyenlerden, TOBB ETÜ rektörünün herhangi bir açıklama yapmadan işine son verdiği Burak Bilgehan Özpek’ten örnek verebilen bir eleştiri olmalı. Bu bakımdan yazının, Türkiye’deki sistemsel sorunlara hiç değinmeyen ve çağın sistemsel sorunu olarak gördüğü “durumların” tüm günahını da bireylere yükleyen, çok katmanlı olmayan, akademideki asıl sorunlara değinmeyen bir yapısı var. 

Agah Hazır’ın yazısı çok daha gerçekçi, siyasal kadrolara ve ahbap çavuş ilişkisine yer vermekte. Hazır’ın yazısı benim birçok eleştirimi kapsamakla birlikte; genç akademisyenlere kalan tek mecranın sosyal medya olduğunu vurgularken bir hata yapmakta. Sosyal medyadaki paylaşımcılık, kendimize bir kadro bulma hevesinden ziyade dayanışma ruhudur. Ben iki tweet attı diye kadro alan, bir yazısını yayımladı diye daha iyi bir makale / kitap bölümü teklifi alan insanlar görmedim. Sosyal medya pazarlaması ile bir yere gelmiş şanslı azınlıklar varsa da nasıl yaptıklarını öğrenmek isterim. Sosyal medyadaki dayanışma daha ziyade birbirine kitap bulma – makale bulma, ufkunu geliştirme, ortak konulardan zevk alan insanların sohbet etmesi şeklinde ilerliyor. Bu bakımdan Gürpınar da Hazır da sosyal medyanın “gücüne” dair “wishful thinking”e sahipler. Bir diğer nokta, iki yazar da sosyal medyada “sex sells” ve “clickbait” tuzağına düşmüş durumdalar. Porno endüstrisinde kadın bedeninin sömürüsünü düşününce, iki yazarında başlıklarında kullandıkları tabirler irite edici gözüküyor. Daha yazıyı okumadan “Yine mi erkekler bedenimiz hakkında konuşuyor yaa…” tepkisi veriliyor ve belki de içeriklerdeki olumlu yanlar okunmaya bile değer olmuyor. Bana göre porno, seks, mastürbasyon kelimeleri hayatımızın bir parçası olarak metaforlarda kullanılabilir fakat burada söylemin inşa ettiği ideolojiyi görmezden gelmemek gerekiyor. En basitinden, pro-feminist olmayı dikkat çekmek için yapılan “duyarlılık” gibi göstermek; zaten kötü olan bir örneği “benzetmemi mazur görürlerse” diye uzatmak, belki daha fazla konuşulmasa üzerinde çok durmayacağımız söylemlerin altındaki niyeti aramaya itiyor okuyucuyu. Dikkat çekici olmak için cinselliğe vurgu yapmak akademide de bir gelenek haline gelecekse, biz kadınların akademide mücadele ettiği birçok konuya yeni bir başlık eklenecek demektir. 

Dünyanın bütün meslek dallarında olduğu gibi akademide de kadınların metalaştırılması ve kadın emeği üzerinden kazanılan paraları hep birlikte sorgulamamız gerekiyor. “Adam Smith’in Yemeğini Pişiren Kimdi?” kitabında Katrine Marçal, geleneksel ekonomide hesaba katılmayan kadın emeğinden bahsetmekte. Kitapta Adam Smith’in kasabın para kazanma arzusundan haberdar biçimde fakat bifteğini pişiren annesini görmezden gelerek inşa ettiği ekonomi teorisi; kurgusal ve mizahi bir dil ile anlatılmakta . Kitaptan verdiğim örneği akademik hayata uygulamak gerekirse; birçok erkek akademisyen çoğu zaman meslektaşları olan eşlerinin ev içi emeğinin üzerinden kendi kariyer basamaklarını hızlıca çıkmakta. Birçok kadın akademisyen adayı sözlü ve fiziksel tacize uğramakta. Birçok kadın öğrenci feminizm, çevre, insan hakları gibi “soft” konuları çalıştığında küçümsenmekte. Kendi deneyimimden bahsetmem gerekirse; bana cinsiyetçi söylemde bulunan erkek akademisyeni dekanlığa, enstitüye ve CİMER’e şikayet ettiğimde kendisi hakkında hiçbir idari işlem uygulanmadı. Cinsiyetçiliği gözler önüne seren gerçekçi bir akademi eleştirisinden bahsedilecekse; Birgül Demirtaş ve Zuhal Yeşilyurt’un kaleme aldıkları “Türkiye’de Uluslararası İlişkiler Disiplininde Kadın Akademisyen Olmak: Cam Tavanlar ve Fildişi Bodrumlar” başlıklı makalede , bahsettiğim örneklerden çok daha fazlası görülecektir. Tüm bunları bir arada düşününce, akademide gittikçe yalnızlaştırılan kadınların birbirlerini sosyal medyada desteklemelerini gerekli bulduğuma dair bir not da düşeyim. 

Ben yaza yaza bitiremedim, akademik günahlar çıkar çıkar bitmez. Umarım herkes eteğindeki taşları döken ve gerçek sorunları konuşuruz. Ben ne yazarsam yazayım kapsayıcı olamayacağının ve beğenilmeyeceğinin farkındayım. Bu nedenle eksiklerimin tamamlanmasını rica ediyorum.

Fotoğraf: Dollar Gill