S-400’ler kuruldu mu? Kurulduysa gerçekten atılan taş ürkütülen kurbağaya değdi mi? Savunma sanayimize ve savunma desenimize etkileri neler olacak? NATO bu işi neresinde? Bu soruları ve daha fazlasını, Arın Demir, Savunma Sanayii Müsteşarlığında şube müdürlüğü ve uzun yıllar özel sektörde savunma alanında danışmanlık yapan, İzmir Ekonomi Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Sıtkı Egeli’ye sordu.

Nisan 2020 tarihinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından S-400 hava savunma sistemlerinin aktif hale getirileceği açıklanmıştı. Rusya’dan satın alınan S-400’ler teknik olarak aktif hale getirildi mi?

Ülkemizde S-400’lerin ilk defa aktif hale getirilmesi tartışmaları, Temmuz ayında ilk sevkiyatların yapılmasıyla gündeme gelmişti. Hava savunma sistemleri kompleks sistemlerdir. Aktive olmaları için füze lançerlerinin, radar sistemlerinin kurulması ve çalışacakları ortama kalibre edilmeleri gibi bir dizi süreç yürütülmelidir. Komuta-kontrol ve destek unsurlarının hazırlanması gerekmektedir. Personelin tüm sistem bileşenlerini kullanabilmesi için, sistemin işletimini ve inceliklerini öğrenmesi içi kapsamlı bir eğitim verilmesi gerekir. İlk sistem bileşenlerinin Türkiye’ye geldiği 2019 yaz aylarından bu yana süreçler devam ediyordu ve artık sistemin aktif hale geçmeye hazır olduğu anlaşılıyor. En azından yetkililerce kamuoyuna aktarılan bilgiler bu yönde. Dolayısıyla S-400’lerin artık Türk Silahlı Kuvvetlerince operasyonel düzeyde kullanılmaya hazır hale geldiğini farz ve kabul edebiliriz.

S-400 hava savunma sistemlerini topraklarında barındıran Türkiye’nin, NATO içerisindeki algısını, askeri ve diplomatik kazanç/kayıplarımızı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Performans açısından S-400 çok iyi bir sistem, hatta Dünya’daki benzerlerinin en iyisi. Bu itibarla, Türkiye’nin hava savunmasına ve caydırıcılığına belli bir katkıda bulunacağı kesin. Diğer taraftan, S-400’ün “standalone”, yani Türkiye’nin hava savunma mimarisinin geriye kalanına entegre edilmeden kullanılacak olması, sahip olduğu üstün niteliklerden bazılarından tam manasıyla istifade edilemeyeceği anlamına geliyor. Dolayısıyla S-400’ün operasyonel açıdan bazı çevrelerce kendisine atfedilen büyük beklentileri karşılamakta yetersiz kalacağı değerlendirilebilir. En azından hem mali hem siyasi açıdan bu denli yüksek maliyetli bir sistemden, almamız gereken faydayı tam manasıyla alamayacağımızı hasaba katmalıyız.

Konuya savunma sanayimiz açısından yaklaştığımızda, Rusya’dan hazır alım niteliğindeki siparişin bu aşamada üretim payı, istihdamın ya da teknolojik girdi anlamında hiç bir getirisi olmadığını biliyoruz. Üzerine bir de S-400 siparişi gerekçe gösterilerek uzun yıllardır içinde olduğumuz F-35 savaş uçağı programından çıkartıldık. Bu programından çıkartılmamız, on milyar doların üzerinde sipariş almayı hesap eden savunma sanayimiz açısından olumlu bir gelişme olmadı. Hava kuvvetlerimiz tüm hazırlıklarını son 20 yıldır F-35’e göre yapmıştı. Programdan dışlanmamız, önümüzdeki yıllarda F-16’ların yerini alacak yeni nesil savaş uçağından da mahrum kalabileceğimize işaret ediyor. Burada Rus veya Çin seçeneklerine yönelmemiz, S-400’te zaten yaşanmakta olan entegrasyon ve uyum sorunlarının daha da artması anlamına gelebilecek. Yerli savaş uçaklarımızın yeterli sayılarda envantere girmesi için yaklaşık 10 ila 15 yıl gibi uzun bir zamana ihtiyaç var. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu istikrarsızlık ve çatışmalarla dolu coğrafyada bu çok uzun bir süre. Sonuç olarak, S-400’ün getirdikleri ile götürdüklerinin karşılaştırması çok da olumlu bir tablo ortaya çıkartmıyor. En azından askeri ihtiyaçlar ve savunma sanayiimiz perspektifinde bu şekilde.

Konuyu NATO ve Batı ittifakındaki konumuz açısından ele aldığımızda, sıklıkla gözden kaçan psikolojik ve algısal sonuçlara işaret etmek istiyorum. S-400 ve Rusya’dan yana tercih kullanılması, gerçek durum böyle olmasa bile, Türkiye’nin NATO’ya ve Batı’ya olan aidiyeti ve sadakatı anlamında soru işaretleri doğurdu. En azından karşı tarafta böyle bir algı söz konusu ve algılar bazen gerçeklerden daha önemli olabiliyor. Türkiye ve NATO birbirlerine hala ihtiyaç duyuyor ve değer veriyor. Kamuoyuna zaman zaman pompalanmaya çalışılan spekülatif ve sansasyonel görüşleri, çıkışları bir kenara koyalım. Siyasi otoriteden veya silahlı kuvvetlerden hiç kimse NATO’nun Türkiye için artık öneminin kalmadığını söylemedi. Bu arada Türkiye, askeri imkanları bakımından ittifakın çok önemli bir üyesi olarak NATO’nun tüm ortak faaliyetlerine, eğitimlerine, tatbikatlarına katılmaya devam ediyor. Hatta son birkaç yıldır ittifakın en aktif ve istekli birkaç ülkesinden birisi olduğu vurgulanmalı. Kuzey Buz Denizi’nde bile NATO bayrağı altında Türk savaş gemilerinin boy gösterdiğine tanıklık ediyoruz. Diğer taraftan elle tutulur bir nitelik taşıyan S-400 siparişi yüzünden, Batı ittifakında Türkiye aleyhine bir algı oluşması, Türkiye’nin NATO içindeki konumlanması ve pazarlık kozlarını zayıflatıyor olabilir. Bu tür olumsuz ve aslında sahadaki gerçeklerle örtüşmeyen algıların, ülkemizin  savunmasına, güvenliğine ve dış politikasına fayda getirmeyeceğini düşünüyorum. Tabi buradan NATO’ya her konuda teslimiyet gibi bir sonuç çıkarılmamalı. Türkiye’nin kendi ulusal çıkarları ve öncelikleri var. Bunların hepsinin NATO’ya üye diğer 29 devletin çıkarlarıyla örtüşmesi beklenemez. Böyle bir şey mümkün zaten mümkün değil. Eğer biz NATO ve Batılı ülkelerle ulusal çıkarlarımızın gerektirdiği noktalarda ters düşeceksek, bunun gerçekten böylesi radikal bir kararı gerektirecek önem ve vazgeçilmezlikteki mevzular için olması gerekir düşüncesindeyim. S-400’ün görece sınırlı askeri, operasyonel ve teknolojik kazanımları itibarıyla bu hayati mevzulardan birisi olduğunu söylemek gerçekten kolay değil.

İdlibde yaşanan siyasi gelişmelere bağlı şekilde Türkiyenin aniden ABDden Patriot hava savunma sistemlerinin talep edildiğini gördük. Savunma konularından çalışan bir araştırmacı olarak olarak yapılan bu talebi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben, S-400 ve Patriot satın alma taleplerimizin her ikisinin yapılış biçiminde aynı rahatsızlığı taşıyorum. 2010 yılından itibaren Türkiye’nin, hava savunma ihtiyaçlarını kendi kendine gidermek adına isteği ve girişimleri var. HİSAR sistemlerinin çıkış noktası buydu ve başarı sonuçlar alındı, alınmaya da devam ediliyor. Son dönemde, yerli sistemimizi geliştirirken, yurtdışından çözüm arayışına girdik. Bu süreçte de kararlarımızı etkileyecek seviyede S-400 lehinde ve aleyhinde kamuoyunu yanlış yönlendirecek kirli ve hatalı bilgi-görüş bombardımanına maruz bırakıldık. Örneğin Rus yetkililer ve Rus basını, Türkiye’ye yönelik Türkçe ve İngilizce S-400 haberlerinde, verilen siparişin Türk sanayine iş payı ve teknoloji transferi içerdiğini yazdı. Halbuki aynı anda kendi kamuoylarına ise ‘‘Teknoloji transferinin adı bile yok, yazılım, kaynak kodu, imalat, bunların hiçbirisi olmayacak.’’ diyorlardı ki söylediklerinin doğru olduğu sonradan görüldü. Öte yandan, alelacele Patriot talep ettiğimizde de aynı olumsuzluklarla karşılaşabileceğimizi bilmeliyiz. Bu aşamada imalat payları ve arzu ettiğimiz teknolojiler bağlamında Patriot sistemlerinde de benzer sorunlar yaşanabilir. Bu ülkenin de savunma sanayiine ayırdığı belli bir kaynak var. Esas olan o kaynağı en etkin şekilde kullanabilmektir. Bugün geldiğimiz noktada aynı ihtiyacı karşılamak için birbiriyle uyumlu bile olmayan hem S-400, hem de Patriot için milyarlarca doları ayrı ayrı harcamayı düşünüyorsak, kaynak kullanımında bariz bir etkinlik ve verimlilik sorunu var demektir. Eğer bizim bu alandaki ana stratejik hedefimiz, hava ve füze savunma ihtiyaçlarımızın yerli çözümler, teknolojiler ve sistemler ile karşılanmasıysa, o noktaya ulaşana dek geçici çözümlerimizin stratejik hedefimizle uyumlu ve en az kaynağı kullanan doğrultuda yapılması gerekir. Bu sağlanamıyorsa, doğru stratejilerin belirlendiğinden ve uygulandığından bahsedemeyiz.

Türk Silahlı Kuvvetleri İdlibde, Rusya destekli Suriye Hava Kuvvetlerinin saldırılarına açık hale geldi. S-400 hava savunma sistemleri aktive olsa dahi Rus unsurlarını tehdit olarak tanımlamadığı değerlendiriliyor. Envanterimizde, İdlibde konuşlandıracağımız Patriot sistemleri olsaydı, hava saldırılarına karşı caydırıcılık teşkil eder miydi?

S-400’lerin Rus veya Suriye hava unsurlarını tehdit olarak görüp görmeyeceğini bilmiyoruz. Bundan hiçbir zaman da emin olamayacağız. ABD ve Batı sistemleri de dahil olmak üzere başkasından satın aldığınız tüm savunma sistemlerine ilişkin bu şüphe her zaman olagelmiştir. S-400 Rus yapımı olduğuna göre, sistemin zayıf yönlerini ve açıklarını en iyi bilenler de Ruslar olacaktır. Esasen aynı durum, ABD yapımı Patriot için de geçerli. Siz Patriot’u ABD veya yakın müttefiklerine karşı kullanmaya kalkarsanız, aynı sorunla karşılaşmanız neredeyse kaçınılmaz. İdlib’e yönelik olarak Patriot sistemleri konuşlandırılabilseydi durum değişir miydi? Bence sadece marjinal olarak bir avantaj ve ilave caydırıcılık elde edilirdi. Zira hava kuvvetlerimiz, uzun menzilli hava savunma sistemlerine ihtiyaç kalmadan da Suriye uçaklarını çok uzak mesafelerden havadan-havaya angajmanlarla vurabildiğini gösterdi. Üstelik, sınır boyuna ve İdlib içerisine konuşlandırıldığı anlaşılan daha kısa menzilli ve biraz demode olmakla beraber bu tür senaryolarda etkin olabilecek I-Hawk sistemlerimiz de mevcuttu. Sonuçta biz İdlib semalarında tehdit algıladığımız uçakları düşürmek istediğimize, Patriot veya S-400 olmadan da bu kabiliyete sahiptik. Kamuoyunca anlaşılması gereken husus, siz hangi sistemi oraya koyarsanız koyun, Suriye hava sahasının hava trafiğine kapatılması gibi durum zaten olmazdı. Her çatışma ve taktik senaryonun farklı şartları var. Herhangi bir hava savunma sistemi tüm ihtiyaçlarımızı karşılayacak diye birşey de yok.

ABD, Türkiye’ye CAATSA yaptırımları kapsamında hangi durumlarda S-400 hava savunma sistemlerini gerekçe göstererek yaptırım uygulayabilir?

CAATSA yaptırımları esasen Rus firmalarına yönelik bir yaptırım silsilesidir. Rusya’dan satın alınan hangi savunma sistemlerinin CAATSA yaptırımlarını tetikleyeceği, yaptırımların şiddeti ve derinliğinin ne olacağı ABD’li yetkililerin keyfiyetine kalmış bir konu. Zaten CAATSA ve benzeri yaptırımlar temelinde keyfi uygulamalar. Dolayısıyla, TSK’nın ABD’den tedarik ettiği her türlü savunma ürün ve hizmetini CAATSA yaptırımlarının kapsamına sokabilirler. Sadece yeni ve kritik bazı savunma sistemlerini satmayabilir. İhtiyaç duyduğumuz yedek parçaları da içine alacak şekilde genişletebilirler. Bu tamamen Türk-ABD ilişkilerinin o anki seyrine ve ABD Kongresi ve Yönetimi’nin keyfiyetine bağlı bir durum. ABD’nin hoşuna gitmeyen devletlerden ve imalatçılardan ürün satın alan devletlere bu türden yaptırımlar uygulanmasını, haksızlık ve zorbalık olarak görülmesi gerektiğini de belirtmeliyim. 

Türkiye, Kasım 2019 tarihinde S-400 sistemlerine dost-düşman tanımlamasında belirleyici olan IFF (Identification friend or foe – dost düşman tespiti) sistemlerini etkinleştirerek Türk F-16 üzerinde test ettiğine dair haberler çıktı. Burada, bir Rus sistemi olan S-400’lerin NATO standartları ile çalışan F-16’yı tanımlamakta kullanılması NATO açısından teknik ve güvenlik riski barındırıyor mu?

Bu soruyu cevaplayabilmek için, öncelikle IFF sisteminin ne olduğunun doğru anlaşılması gerekiyor. Maalesef, bu konuda kamoyunda yazılan ve anlatılanların neredeyse tamamı hatalı veya eksik bilgilere dayanıyor. Konuyla yakından uzaktan yakından ilişkisi olmayanlar da akıl yürütecek cesareti kendilerinde bulabiliyorlar. IFF, radarlarca uzak mesafelerden tespit edilen uçakların, helikopterlerin ve İHA’ların dost mu, yoksa düşman mı olduğunu anlamaya yönelik elektronik bir çözümdür. En basit şekliyle, her radar üzerinde bulunan elektronik “sorgulama” cihazı, radar ekranında görülen havadaki veya denizdeki nesnelere elektronik bir sinyal gönderir. Bu sinyalin ulaştığı hava aracı üzerindeki “cevaplayıcı” denen cihaz, ben buyum, şuradan şuraya gidiyorum şeklinde bir cevap sinyali gönderir. Bu cevap radara ulaştığında, o hedef artık dost olarak tanımlanır. Yanıt gelmemesi durumundaysa, o hedef tanımlanamayan araç olarak işlem görür, ilave tekniklerle kimliğinin tespit edilmesine çalışılır.

Tabii yapılan IFF sorgulamasının ve içeriğinin rakiplerce de takip edilmemesi açısından, gönderilen ve alınan sinyalin kriptolanması yoluna gidilir. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu NATO’ya üye tüm devletler, birbirlerinin hava deniz unsurlarını kolaylıkla tanımlayabilmek için MOD-4 adı verilen bir standart kullanmaktadır. NATO ittifak genelindeki tüm IFF cihazlarına yüklenmiş kriptolar da aynı anda ve sık sık güncellenmektedir. NATO doğal olarak IFF teknolojisi ve kripto bilgilerinin İttifak dışına sızmasını engellemek için büyük çaba sarfetmektedir. NATO’nun kriptolarını barındıracak herhangi bir IFF cihazının yeni radarlara entegre edilmesi NATO’nun onayına tabidir. Tahmin edebileceğiniz üzere, Rusya menşeli S-400 gibi bir sistem için bu onayın alınması mümkün değildir.

Kamuoyuna yansıyan sınırlı bilgiler doğruysa, geçtiğimiz Kasım ayında S-400’ler kullanılarak Ankara’da yapılan IFF testinde, Rus sanayi tarafından NATO standartlarına uygun, ama tabir yerindeyse “korsan” olarak üretilmiş bir IFF sorgulayıcısı kullanılmış. Bu tür bir IFF cihazı, TSK envanterindeki herhangi bir hava aracını sorgulayabilir, cevap da alır. Ama yapılan sorgulama ve uçaktan alınan elektronik yanıt NATO’nun IFF kriptolarını kullanamayacaktır. Askeri kullanıcıların tercih etmediği bu türden açık sorgulama her zaman için mümkündür. O an gökyüzünde bir yolcu uçağı veya sivil helikopterle birlikte, bölgede uçan F-16 veya F-4 de bu sorgulamaya cevap verip kendini tanıtır. Hatta ilaveten, Türkiye’nin kendi kullanımı için geliştirdiği milli IFF kriptosu da Rus yapımı IFF sorgulayıcısına yüklendiyse, kriptolu, yani başkalarının içeriğini göremeyeceği şekilde IFF sorgulaması mümkün olabilir. Bir yönüyle, bu türden bir sorgulamanın NATO’nun IFF kriptolarını ve teknolojisini doğrudan tehlikeye atacağını düşünmüyorum. Buna katılmayan yabancı uzmanlar da var.

Diğer taraftan buradaki asıl sorun, Rus yapımı IFF sorgulayıcısı kullanıldığında NATO uçaklarının hala sogulanamıyor olması, yani NATO ile ortak harekat yürütme imkanının hala sağlanamıyor olması. İkinci sorunsa, milli IFF kriptosunun TSK envanterindeki tüm hava araçlarına, özellikle F-16 gibi komplike uçaklara monte edilmesinin uzun yıllara ihtiyaç gösterecek olması. Bu kolay ve çabuk bir süreç değil. Türk sanayii bugüne bu alanda çok kadar iyi iş çıkardı. Fakat hala vakte ihtiyaç var. S-400 sistemlerinin etkili ve kapsayıcı düzeyde dost – düşman tanımlaması sorgulaması yapabildiğini veya yapabileceğini hala söyleyemiyoruz.

Türkiye’nin S-400’leri sisteme entegre etmeden standalone modeli ile kullanması, Rusya’nın S-400 sistemlerinin iddia ettiği yüksek teknik kapasitesini kısıtlıyor mu?

Cevap çok basit: Evet! S-400 sistemlerinin hava savunma mimarisinin geriye kalanına entegre edilmeden standalone, yani tek başına çalışması sadece teknik kabiliyetlerini ciddi manada kıstlamakla kalmaz, bir çatışma halinde S-400 bataryalarının hayatta kalma şansını da ciddi manada azaltır. Hava savunması mimarisini büyük bir yapboz gibi düşünün. Bütün parçaların birbiriyle uyumlu olması halinde bütüncül ve anlamlı bir hava savunmasından bahsedilebilir. 1940 yılındaki Britanya hava muharebelerinden bu yana bilinen ve istisnasız tüm hava kuvvetlerinde uygulanan etkin hava savunmasının ana prensibi budur. Uyumlu çalışan bir hava savunma mimarisinde uçaklar, radarlar dahil her tür algılayıcı ve muhtelif sınıflardaki hava savunma sistemleri birbiriyle sürekli temas halindedir. Karşılıklı hedef bilgisi değişirler ve birbirlerinin yardımına koşarlar. Farklı sensörlerden gelen verilerin birleştirilmesiyle oluşturulan hava resmi temelinde, mimarinin her bileşeni en etkin olduğu menzil, irtifa ve hedef tipine karşı merkezi bir görev dağıtımı ve eşgüdüm içerisinde devreye girer.

Örneğin S-400 veya Patriot sınıfındaki sistemler, uzak mesafelerde ve orta-yüksek irtifalardaki hedeflere karşı etkili olabildikleri halde, radarlara görünmeyecek kadar alçaktan uçan seyir füzelerini kendilerine çok yaklaşana kadar tespit edemeyecek, dolayısıyle kolay hedef olacaklardır. 2015 yılından bu yana Suriye’de gerçekleşen seyir füzesi saldırıları ve en son olarak Eylül ayında Suudi Arabistan’daki Aramco rafinerisine yapılan dron ve füze saldırısı, bizim her fırsatta vurguladığımız bu önemli zafiyeti şüpheye yer bırakmayacak şekilde gözler önüne serdi. Modern hava tehditleri karşısında önce hayatta kalabilmek, ardından da etkin hava savunması yapabilmenin tek yolu, birbiriyle mükemmel uyum ve eşgüdüm içerisinde çalışan farklı niteliklerde hava savunma sistemlerine, yerde ve havadaki sensörlere ve önleme uçaklarına sahip olunmasıdır. “Tek başına” kullanılacak S-400 sistemleri, işte bu şablona ve hava savunmasının bilinen diğer tüm tecrübe varsayımlarına ters düşüyor.

Burada altı çizilmesi gereken ikinci bir nokta, hava resminin tamamını görmeden birkaç yüz kilometre uzaklıktaki hedeflere S-400 gibi ölümcül bir sistemle ateş açmanın barındırdığı tehlikeler… Özellikle Doğu Akdeniz veya Suriye semaları gibi çok sayıda ülkeden hava aracının aynı anda uçuş yaptığı kalabalık coğrafyalarda, hedeflerin, özellikle uzak mesafedeki hedeflerin %100’e yakın güvenilirlikle tanımlanması hayati önem taşır. Sahip olunsa bile, IFF sistemi tek başına bu güvenceyi sağlayamaz. IFF’e ilaveten, havadaki tüm araçların radar izlerinin, dolayısıyla kimliklerinin tespit edilebildiği büyük hava resmi kullanılmalıdır. Aksi takdirde, kötü durumlarla karşılaşabiliyor. Buna örnek olarak, iki yıl önce Suriye kıyıları açıklarında bir Rus elektronik istihbarat uçağının Suriye hava savunmasınca İsrail uçağı sanılarak vurulduğunu biliyoruz. Başka bir örnek,  geçtiğimiz Ocak ayında Tahran yakınlarında bir Ukrayna yolcu uçağının yanlışlıkla düşürülmesi gibi trajik sonuçların ortaya çıktığını görüyoruz. Kaş yaparken göz çıkarmakla eş değer bir durum. Bu ihtimali kimsenin düşünmek bile istemeyeceğinden eminim.