Bir önceki yazımda 1500’lü yıllardan başlayarak Batı Avrupa’nın yavaş yavaş diğer medeniyetlerle iktisadi (ve dolayısıyla siyasal ve kültürel) gelişmişlik açısından farkı açmaya başladığını, özellikle 18. yüzyılın sonundaki Endüstri Devrimi sonrasında bu farkın ciddi bir üstünlüğe dönüştüğünü ve Batılı devletler ile Batılı olmayanlar arasında “büyük yarılma” adı verilen bir gelişmişlik farkı ortaya çıktığını belirtmiştik. Osmanlı’nın bu farkı askeri ve idari alanlarda kapatmaya çalıştığını ancak iktisadi alandaki gerilikten ötürü bunu başaramadığını yazmıştık. Nitekim II. Endüstri Devrimi’nden sonra, sahneye Britanya ve Fransa’ya ek olarak ABD ve Almanya gibi aktörler çıkmış olmasına rağmen, yarı ekonomik sömürge konumundaki Osmanlı’nın 1880’lerden itibaren bu gelişmelere de ayak uyduramadığını belirtmiştik. Bu yazıda ise, tam bir başarı elde edememiş olmakla birlikte, bu bağımlılık ve geri kalmışlık zincirini kırmak adına ilk kez ciddi adımlar atan İttihatçıları ve Kemalistleri irdeleyeceğiz ve Türkiye’nin 1908’den 1950’ye kadarki dönemine iktisadi kalkınma perspektifinden göz atacağız.

Açık Ekonomi ve Bağımlılık’tan “Milli İktisat”a

1908 Devrimi’yle başlayan süreçte, ekonomi bakanı olarak atanan ve bir İttihatçı olan Cavit Bey, ilk etapta liberal iktisadi politikalar izledi. Bunlar 19. yüzyıl boyunca izlenen politikaların daha sofistike hale getirilmiş bir devamıydı. Mali disiplin sağlanarak, ticaret ve yabancı yatırım teşvik edilerek ekonomik büyüme sağlanmaya çalışılıyordu. Bu şekilde, büyük güçlerin iyi niyetine de güvenilerek devletin kolay borçlanması garanti edilmeye çalışılıyordu. Bu politikalar biraz naif olmakla birlikte, iktisadi kalkınma için o dönemin koşullarında başka seçenek de çok mümkün değil gibiydi. Nitekim bu politikalarla devletin uluslararası piyasalardan borç bulması öyle düşünüldüğü gibi kolay hale gelmediği gibi, istenilen yabancı yatırım düzeyi de yakalanamadı. Ancak en önemlisi, iyi niyet göstergeleri ile büyük güçlerin Osmanlı topraklarındaki ekonomik imtiyazlarını en azından hafifleteceğine olan inanç bu devletlerin kesin olumsuz tavrı sonucu suya düştü. Tüm bu süreç, siyasi gelişmelerle ve ideolojik kertede yükselen milliyetçilikle birleşince, yeni, daha korumacı ve milliyetçi bir iktisat politikasının 1913’ten itibaren uygulanmasının koşullarını hazırladı.

19. yüzyıl boyunca Osmanlı’yı iktisaden geri bırakan unsurlardan en önemlilerinden bir tanesi Batılı güçlerle girilen bağımlılık ilişkileriydi. Elbette, bu bağımlılık ilişkileri ortadan kalksa dahi Osmanlı ekonomisinin kendi iç dinamikleriyle gelişebileceğinin bir garantisi yoktu. Ancak öyle bile olsa, bağımlılık ilişkileri, örneğin Batılı devletlere tanınan ticari imtiyazlar, yerli üretimin gelişmesini daha en baştan engelliyordu. 1913’ten itibaren bu kısır döngü daha net görülmeye başlandı. Yapılması gereken liberal/açık bir ekonomi politikasından daha milliyetçi/korumacı bir ekonomi politikasına geçiş yapmaktı. ABD ya da Almanya gibi iktisaden görece sonradan kalkınan ve halihazırda kalkınmış ülkeleri yakalayıp geçen tüm ülkeler, bunu önce gelişmekte olan endüstrilerini bir derece uluslararası rekabetten koruyup, belirli bir olgunluğa eriştikten sonra rekabete açarak başarmışlardı. Liberal/açık ekonomi politikası, ülke ekonomisinin ilk etapta bir süre gelişmesine sebep oluyordu ancak bir süre sonra bağımlılık ilişkileri sizi yerinizde saymaya zorluyordu.

Bunun değişmesi gerektiği 1910’lu yılların başında görülüyordu ancak verili uluslararası güç dengeleri içerisinde bu durumu derhal değiştirebilmek mümkün değildi. Çünkü uluslararası düzen içerisinde ekonomik imtiyazların ilgasına yönelik her hamle büyük güçlerin güçlü tepkisiyle karşılaşıyordu. 19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyıl başında bu konuda bazı girişimler olmuş ancak bunlar hep sanayileşmiş ülkeler tarafından büyük tepkilerle karşılanmıştı. Ne var ki beklenen fırsat Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla geldi. Almanya’yla yakınlaşan Osmanlı, Britanya ve Fransa’yla imzalanan kapitülasyon anlaşmalarını tek taraflı feshetti. Almanya’ya halen birçok imtiyaz sağlanmıştı ancak bunlar Britanya ve Fransa’ya sağlanan ayrıcalıklara nazaran gene de daha geniş bir ekonomik manevra alanı sağlıyordu Osmanlı yöneticilerine. Savaş sürecinde, milli iktisat doktrini çerçevesinde, üç ana noktaya yoğunlaşıldı: yerli üretimin ve malların teşviki, sermaye sahibi sınıfın (burjuvazinin) etnik niteliğinin değiştirilmesi (sermayenin Rum ve Ermenilerden zorla alınarak Müslümanlara/Türklere transfer edilmesi), savaş koşulları ve devlet desteği sağlanarak yerli Müslüman-Türk kapitalist sınıfın sermaye birikimini artırmak.

Almanya ve Japonya Örnekleri

Bu dönemde Almaya ile girilen yakınlaşmanın da bir sonucu olarak bu yeni uygulanan “Milli İktisat” doktrini genel olarak Almanya’nın 19. yüzyılın ikinci yarısında uyguladığı korumacı politikaları örnek alıyordu. Bu yanlış bir politika sayılmazdı çünkü Almanya gerçekten de bu dönemde korumacı, liberal ve hatta sosyal(ist) politikaların iyi bir dengesini kurarak kalkınmayı başarmış ve Birinci Endüstri Devrimi’nin önemli güçleri olan Britanya ve Fransa’yı yakalamış ve hatta geçmişti. Özellikle yeni ortaya çıkan elektrik, makine, kimya ve çelik endüstrilerinde dünyanın önde gelen ülkesi haline gelmişti. Siemens ve Bosch gibi elektrik ve ilişkili teknoloji üreten şirketler ile Knupp gibi çelik ve silah üzerine uzmanlaşan önemli şirketler hep bu dönemde ortaya çıktılar.

Bu dönemde İttihatçılara ilham oluşturan diğer bir ülke Japonya idi. Japonya’nın önemi, Batılı bir ülke olmamasına rağmen iktisadi kalkınmayı büyük oranda başarabilmiş tek ülke olmasından geliyordu. Japonya’da, 1868 Meiji Restorasyonu adı verilen bir süreç sonrası devlet ve toplumda hızlı bir modernleşme/Batılılaşma süreci başlatılmış ancak bu modernleşme süreci Osmanlı’daki benzerinin ötesine taşınarak, özellikle pamuklu dokuma endüstrisinde, yerli endüstrileşme hamleleri de başarılı olmuştu. Osmanlı’da ise 19. yüzyıldaki modernleşme hamleleri iktisadi alana taşınamamış, bu da siyasi, kültürel tüm alanlarda “gerilik” girdabından çıkamamayı beraberinde getirmişti. Batılı bir ülke olmayan Japonya’nın ise 19. yüzyıl boyunca Osmanlı’nın başındaki en büyük “bela” olan (büyük oranda) Batılı Rusya’yı 1905 yılında ağır bir yenilgiye uğratması, Osmanlı elitlerinde büyük bir ses getirmişti. Dönemin İttihatçılarının kafasındaki düşünce, neden aynı kalkınma ve gelişme Osmanlı İmparatorluğu’nda da başarılamasındı.

Bununla birlikte, Osmanlı’nın Japonya’dan ilk etapta akla gelen iki önemli farkı vardı: İlki Japonya’nın görece izole coğrafi konumuyla Batılı güçlerin saldırılarına korunaklı olmasıdır. Halbuki, bu durum Avrupa’nın hemen kıyısında yer alan ve bu yüzden her an tehdit altındaki Osmanlı için geçerli değildi.  İkincisi ise Japonya’nın nüfusunun Osmanlı’ya kıyasla çok daha homojen bir niteliğinin olmasıdır. Japonya, 1868 Meiji Restorasyonu süreci ile modern merkezi devlet modeline geçtiğini belirtmiştik. Aynısını III. Selim’den Tanzimat’a uzanan süreçte ayanlara karşı Osmanlı da yapmayı başarmış, modern merkezi devlet otoritesini güçlendirmişti. Ancak Osmanlı aynı zamanda birçok farklı etnisitenin beraber var olduğu çok milletli bir imparatorluktu. Bu durum hem büyük meseleler karşısında kolay organize olmayı engelliyor (çünkü farklı milletler arasındaki çıkar çatışmaları daha bariz oluyor) hem de İmparatorluk’un enerjisini ve kaynaklarını sürekli ayrılıkçı isyanları bastırmak için seferber etmesi gerekiyordu. Bu ve benzeri sebeplerden ötürü belki Türkiye hiçbir zaman bir Japonya’ya dönüşemeyecekti ancak Milli İktisat modeli ile aşağı yukarı amaçlanan bu idi.

Savaş(lar) Sonrasında Milli İktisat’a Devam

Türkiye’nin 20. yüzyıl başında  iktisadi kalkınma ve Batılı ülkeleri yakalama konusunda yanlış politikaların da tetiklediği en önemli şanssızlığı uzun yıllar süren savaşlardı. Zaten iktisaden geri kalmış bir ülke, bir de kıt kaynaklarını savaşlar için seferber etmeye kalkınca, kalkınma mümkün olamıyor, Türkiye Japonya haline gelemiyordu. Nitekim 1911’de başlayan Trablusgrap Savaşı’nı, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Kurtuluş Savaşı izledi. Bu kadar çok ve uzun yıllar süren savaş, Türkiye gibi görece geri kalmış bir ülke için ağır bir yüktü. Kurtuluş Savaşı nihayet sonlandığında Türkiye demografik ve iktisaden çok kötü bir durumdaydı. Özellikle köprüler, demiryolları ve diğer alt-yapı harap bir durumdaydı. Ayrıca Rumlar ve Ermeniler, mübadele, zorla tehcir ve katliam gibi yollarla Anadolu’dan neredeyse tamamen çıkartıldığı için ülke artık bu kesimin sahibi olduğu beşeri sermayeden yoksundu. Bu durum özellikle, şirketlerin yönetiminde, pratik düzeyde işlerin nasıl yürütüleceği gibi meselelerde (“know-how”), Rum ve Ermenilerin sahip olduğu iş ağına (“network”) yeni Türk sermaye sınıfının sahip olmamasında ve elektrikçi, kuyumcu, teknisyen gibi kalifiye eleman açığında gözlemlenebiliyordu. Son olarak bir de Osmanlı’nın yıkılmasıyla beraber onun sahip olduğu borç yükünün önemli bir kısmı yeni Türkiye tarafından ödenmesi gerekiyordu ve bu da devlet maliyesi için bir yüktü.

Kurtuluş Savaşı sürecinde ve sonrasında iktidarı ele geçiren Kemalistler de, iktisadi konularda İttihatçılarla aşağı yukarı benzer düşüncelere sahiptiler. Kurtuluş Savaşı’yla kazanılan siyasal bağımsızlığın ekonomik bağımsızlıkla pekiştirilmesinin şart olduğunun farkındalardı. Bunun için daha savaş biter bitmez, Lozan Antlaşması henüz imzalanmadan önce, toplanan ulusal düzeydeki İzmir İktisat Kongresi önemlidir. Bu kongrede belirlenen ekonomi ilkeler, iktisadi bağımsızlığa ve kalkınmaya öncelik veren devlet öncülüğünde liberal-korporatist bir modele dayanıyordu. Bu doğrultuda, 1920’lerde genel olarak liberal politikalar tercih edildi. Bu biraz da Lozan’da imzalanan gümrük vergilerine dair maddenin kaçınılmaz sonucuydu zira bu maddeye göre Türkiye gümrük vergilerini belirli bir seviyenin üzerine çıkaramıyordu. Bununla birlikte, 1920’ler boyunca, yerli sanayici teşvik edilmeye devam edildi, o dönemde kalkınmanın temeli olan demiryolu ağı millileştirildi, sermayenin ve kalifiye çalışanların Türkleştirilmesi siyasetine devam ettirildi, finansal sistem yerlileştirildi vs. 1930’lardan sonra ise, uluslararası Büyük Buhran’ın ekonomi üzerindeki tahripkar etkisiyle de ilişkili olarak, daha katı devletçi politikalara geçildi. Burada özellikle Sovyet tipi bir kalkınma modeli örnek alındı. Tekstil, demir, çelik, kağıt, çimento, cam ve kimyasal gibi hafif sanayi ile birlikte ağır sanayi dallarına da ağırlık verildi. Bu alanlarda birçok fabrika açıldı.

Bu dönemde temel iktisadi tartışmalardan birisi iktisaden devletin ne kadar rol oynaması gerektiği idi. Kimse devletin ekonomide rol oynaması gerektiğini reddetmiyordu ancak İsmet İnönü’nün başını çektiği bir grup katı devletçiliği savunurken, Celal Bayar’ın temsil ettiği grup devletin altyapı yatırımlarının ötesine çok geçmediği daha müteşebbis sınıfı odaklı bir modelden yanaydı. Özellikle Kadro dergisi etrafında kümelenen bir grup entelektüel ise Sovyetler’den ilham alarak katı devletçi ve kalkınmacı bir modeli cansiperane savunuyordu. Ancak bu grubun tavsiyeleri Kemalist karar alıcılarca aşırı bulundu ve çoğu zaman benimsenmedi. Mustafa Kemal bu İnönü’nün “devletçi” ve Bayar’ın “özel sektörcü” grupları arasında hassas bir denge kurmaya çalıştı.

Yeni Dünya Düzeni ve Yeni Modeller

İkinci Dünya Savaşı gelip kapıya dayandığında, önceki savaşların yarattığı yıkımdan büyük dersler çıkaran Türkiye, bu defa, çok doğru bir tercihle, savaşın dışında kalabilmek için gereken her şeyi yaptı. Ancak gene de gayrı-resmi seferberlik hali ülkenin ekonomisine büyük bir darbe vurdu. Savaştan sonra ekonomi normal haline adım adım dönmeye başladı ancak savaş sonrasında oluşan yeni dünya düzeninde artık yeni ekonomik müttefik Sovyetler’den çok ABD idi. Önce devlet güdümlü ağır sanayiye dayalı bir kalkınma modeli benimsense de sonradan ABD’nin önerileriyle tarıma ve tarımsal hafif sanayiye dayalı bir kalkınma modeline kesin olarak geçiş yapıldı. Özellikle 1947 yılında yapılan plan, sonradan bazı değişikliklerle Demokrat Parti döneminde de devam ettirildi. Bu plan, özellikle tarımsal üretimin modernizasyonunda önemli rol oynadı.

Çıkarılacak Bazı Dersler

Tüm bu 20. yüzyılın ilk yarısını kapsayan sınırlı kalkınma sürecinde, 19. yüzyıldaki “büyük güçlere ekonomik imtiyazlar verelim, onlardan toplayabildiğimiz vergi ve dış borç ile devleti modernleştirelim” şeklinde özetlenebilecek bir modelden “kendi yerli sanayimizi kuralım, kendimiz üretelim” modeline geçişte özellikle ulusal güvenliğin nasıl bir rol oynadığı önemlidir. Bakıldığında Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşı öncesinde öylesine aciz ve güçsüz bir ülkedir ki, kutuplaşan Avrupa siyasetinde kendisine bir yer bulamazsa parçalanacağı endişeşesini taşımaktadır. Öz kaynaklarıyla kendisini koruyabilmesi mümkün değildir zira güçlü bir orduyu besleyebilecek ve donatabilecek ekonomik gücü yoktur. Aynı durum İkinci Dünya Savaşı’nda da yaşanmış, yükselen Sovyet tehdidine karşı Türkiye çeşitli ittifaklara dahil olmuş ya da olmak mecburiyetinde kalmıştır. Buradan çıkarılacak ders, ekonomik geriliğin aynı zamanda çok ciddi bir milli güvenlik tehdidi olduğu ve hem İttihatçıları hem de Kemalistleri Milli İktisat politikası uygulamaya iten nedenlerin belki de en önemlisi bu “kolonileşme tehdidi” olduğudur.

Bu noktada İttihatçıların ve Kemalistlerin iktisadi kalkınma yönünden eleştirilebilecek bir yönleri, kültürel konulara bazen gereğinde fazla yatırım yapmaları olabilir. Elbette, İttihatçı ve Kemalist iktidarların ekonomik alanı boşladığını söylemek mümkün değildir. Bu konuda yukarıda ayrıntılı bahsedildiği üzere bir dolu atılım yapılmıştır. Ancak Türkiye gibi o dönemde geri kalmış bir ülkenin, artırabildiği her kuruşu iktisadi kalkınması için harcaması gerekirken, kılık kıyafet, müzik, opera, bale vs. gibi kültürel konulara gereğinden fazla ağırlık vermesinin eleştirilebilecek bir nokta olarak karşımıza çıktığını söylemek mümkün.

Tüm bahsettiğimiz süreç boyunca iki tür “ideal tip” kalkınma modelinin var olduğun görüyoruz: Genel olarak milliyetçi, dış ticarette korumacı, devletin hemen her alandaki ilişkileri düzenlediği ve inisiyatif aldığı, ağır sanayiye öncelik veren ve Almanya veya Sovyetler’den esin alan birinci model; genel olarak liberal, dış ticarette daha açık ekonomi yanlısı ve dünyayla daha bütünleşik, devletin altyapı sunduğu ama ekonomik işleri mümkün olduğunca müteşebbislere bıraktığı, tarımsal modernizasyona ve hafif sanayiye ağırlık veren ve Britanya ile ABD’den esin alan ya da telkin edinilen ikinci model. Türkiye iki modeli de çeşitli kombinasyonlarla farklı dönemlerde uyguladı. Burada önemli bir husus, ekonomik milliyetçi mi yoksa liberal politikalar mı izleneceğinde devlet yöneticilerinin zihniyet ve tercihleri kadar uluslararası konjonktürün de rol oynadığıdır. Uluslararası sistemin yerleşik olduğu zamanlarda, mevcut siyasal tercihleri değiştirmeniz pek mümkün olmadığından genelde dünya ile bütünleşik liberal politikalar uygulamanız gerekir. Bu, Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemde İttihatçılar ile 1920’lerde ve 1940’ların sonunda Kemalistler için böyledi. Ancak uluslararası sistemde bir boşluk oluştuğunda ve görece geri kalmış ülkeler endüstrileşmiş ülkelerin baskısından kendilerini bir miktar kurtarabildiği zamanlarda, eğer iç dinamikler de müsaitse, o zaman daha korumacı ve kalkımacı politikalara yönelmek mümkün olabilmektedir. Türkiye için Birinci Dünya Savaşı süreci ve 1930’larda olduğıu gibi.