Son bölümü geçtiğimiz günlerde yayınlanan ve oldukça popüler olan 5 bölümlük mini dizi Chernobyl, birçok tartışmayı da ateşledi. Dizinin amacının anti-komünist propaganda olduğunu iddia edenler, dizide yer alan ve gerçekliğe uygun olmayan bazı noktaları, bu savlarına destek olarak sundular. Bu tartışmaların anlamsız detaylarda yoğunlaştığı ve çok açık olan bir gerçeğin önüne geçtiği kanaatindeyim. 

1986 yılında yaşanan Çernobil Nükleer Felaketi’ne ilişkin olarak Birleşmiş Milletler bünyesinde faaliyet gösteren Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun, elde edilen yeni bilgilerle güncellenen 1992 tarihli raporu, yaşanan kazanın temelde iki nedene dayandığını söylüyor: 

  1. Nükleer reaktörün kontrol çubuklarındaki tasarım hatası
  2. Operatörlerin tecrübesizliği ve patlama sırasındaki testin prosedürlere uygun yürütülmemesi

Yine aynı rapora göre söz konusu tasarım hatası Sovyetler tarafından 1983 yılında fark ediliyor ancak buna ilişkin herhangi bir önlem alınmıyor, ilgili kontrol çubukları değiştirilmiyor. Daha da önemlisi, bu hata devletin âli menfaatleri için gizleniyor. 

Dizi de zaten temelde bunu anlatıyor; patlamanın ardından kurulan araştırma komisyonunun başındaki Profesör Legasov’un gizlenen bu hatayı öğrenme süreci, öğrendikten sonra Sovyet bürokrasisi ve kendi vicdanıyla olan çekişmeleri ve pek tabii gizlenen bir gerçeğin milyonlarca canlıya ödettiği fatura. 

Fakat bu olay örgüsü ile dizi ve hatta diziden bağımsız olarak Çernobil felaketi, aslında çok daha önemli bir gerçeği anlatıyor: Devletin âli menfaatlerinin bir grup insan tarafından kapalı kapılar ardında belirlendiği sistemler hesap verebilir olmaktan uzaklaşıyor. Bu durumun ne denli önemli bir sorun olduğu ise kriz anlarında kendini gösteriyor. Zira, devletin âli menfaatleri ile toplumun, yani sıradan vatandaşların, menfaatlerinin keskin bir biçimde ayrıştığı ve insanların bu ayrışmadan dramatik bir biçimde etkilendiği zamanlarda, gizlenen gerçeklerin ortaya çıkmasına yönelik bir talep oluşur.  Bu, gerçeğin talep edildiği andır. 

Devletin Âli Menfaatleri

Devletin yüksek çıkarları anlamına gelen devletin âli menfaatleri kavramı, genellikle toplumun anlayamayacağı, ancak yüksek devlet ‘aklının’ anlayabileceği ve koruyabileceği çıkarları nitelemek için kullanılıyor. Otoriter ve totaliter rejimlerin sıklıkla başvurduğu bu kavrama göre devletin yüksek çıkarları sıradan vatandaş tarafından anlaşılamaz. Dolayısıyla devleti yöneten mevcut hükümet, vatandaşların anlayamayacağı bu yüksek çıkarları elde etmeye yönelik yaptığı hamleleri vatandaşa izah etmek mecburiyetinde değildir, çoğunlukla da etmez. Ancak atılan adımların vatandaşlar için, en azından gelecek kuşaklar için, fayda sağlayacağı vaat edilir. 

Bu doğrultuda otoriter ve totaliter rejimlerde devletin âli menfaatleri, devletin başındaki bir grup insan tarafından belirlenir ve sıklıkla devlet sırrı niteliği taşıdığı iddia edilir. Bu menfaatlere ulaşmak için yapılacak olan hamleler de yine aynı grup insan tarafından belirlenir ve bu hamleler sorgulanamaz. 

Açık ve demokratik toplumlarda ise bu menfaatler, halk tarafından seçilen temsilciler tarafından kamuoyu önünde, şeffaflık içerisinde tartışılır ve belirlenir. Bu menfaatlere yönelik eleştiriler de yine aynı şekilde kamuya açık tartışmalar neticesinde kararlaştırılır. 

Elbette ki dünya üzerindeki hiçbir devlet tam anlamıyla şeffaf değildir. Ancak otoriter ve totaliter rejimlerin aksine özgür ve demokratik toplumlarda özgür basın ve sivil toplum gibi devlet dışı aktörler vardır ve şeffaflık talep ederler. Bağımsız mahkemeler ise hükümetleri bütün toplum adına hukuki olarak denetler. Bu mekanizmalar, büyük ölçüde şeffaflık sağlar. 

Özgür Basın

Sovyetler Birliği’nde özgür basın yoktur ve bilgi devletin denetimi altındadır. Bu açıdan yoğun ve yaygın bir sansür uygulamasına sahiptir. Dolayısıyla, devletin çıkarları bir grup insan tarafından belirlenir, bu çıkarların aleyhine olabilecek bilgiler, eleştiriler basında yer alamaz. 

Yani 1986 yılında Kiev’de yaşayan bir Sovyet vatandaşı iseniz, arabayla yaklaşık 1 saatlik uzaklığınızda bulunan Çernobil’de bir nükleer patlama yaşandığında, bu patlamanın haberini bir sonraki gün aldığınız gazetenizde okuyamazsınız. Hatta İskandinav ülkeleri tarafından patlamanın yarattığı radyoaktivite fark edilip raporlanıncaya kadar, patlamadan haberiniz dahi olmaz ( Patlamayla ilgili Sovyetler tarafından yapılan ilk açıklama, İsveç, Danimarka ve Finlandiya tarafından radyasyon bulutlarının fark edilip raporlanmasının ardından, patlamadan iki gün sonra yani 28 Nisan 1986 tarihinde yapılmıştır. 29 Nisan 1986 tarihli New York Times makalesi için; http://movies2.nytimes.com/learning/general/onthisday/big/0426.html#article). Zira bir grup insanın belirlediği devletin âli menfaatleri, bunu gerektirir. 

Patlamadan yaklaşık on gün sonra ise devlet ajansından, durumun kontrol altına alındığını ve radyoaktivite seviyesinin düşürüldüğünü öğrenirsiniz. Rahatlar, çocuklarınızı parkta oyun oynamaya götürürsünüz belki. Oysa ki ne durum kontrol altındadır, ne de radyoaktivite seviyesi düşürülmüştür. Lakin devletin âli menfaatleri, bunu öğrenmenizi engeller. 

Aslında Türkiye’de yaşayan insanlar için bu korkunç durumu Sovyetler Birliği üzerinden örneklendirmek şart değil. Bugün ülkemizde yaşanan ve hükümetin aleyhine olabilecek herhangi bir olay, saniyeler içerisinde yayın yasağına maruz kalıyor. Artık biliyorsunuz, devletin âli menfaatleri bunu gerektiriyor. 

Basın özgürlüğünün ne demek olduğunu ve ne işe yaradığını, Chernobyl dizisi ve yaşanan nükleer felaket, sıradan vatandaşa mükemmel bir berraklıkta gösteriyor. 

Sivil Toplum

Basın özgürlüğü ve ifade hürriyetiyle sıkı sıkıya ilişkili sivil toplum, vatandaşların taleplerini dillendirmelerini, seçimle meclise gönderdikleri temsilcilerinin faaliyetlerini denetlemelerini ve onların oluşturduğu politikalara etki etmelerini sağlayan kurumları içerir.

Sovyetler Birliği gibi totaliter rejimler, basın özgürlüğü, ifade hürriyeti ve örgütlenme özgürlüğünden yoksun olduklarından ve kamusal alanın sahipliğini devlet dışı aktörler ile paylaşmaya rıza göstermediklerinden gerçek anlamda bir sivil toplum barındırmazlar. Dolayısıyla ne devletin âli menfaatleri, ne de bu menfaatleri belirleyen bir grup insan, sıradan vatandaşlar tarafından denetlenemezler. 

1986 yılında Kiev’de yaşayan bir Sovyet vatandaşı iseniz, Çernobil’de yaşananlarla ilgili daha fazla bilgi talep etmek için bir dernek kuramaz, insanlara bu konuda bir çağrı yapamazsınız. Sorun sadece tam ve doğru bilgi alamamanız da değildir. Hükümetin konuya yaklaşımını, uyguladığı politikaları sorgulayamaz, bunlara ilişkin taleplerinizi veya görüşlerinizi yayamazsınız. Zira bir grup insanın belirlediği devletin âli menfaatleri, bunu gerektirir.

Sivil toplumun olmadığı bir memleket ve bu memleketteki baskı rejimi, dizide harikulade bir şekilde resmediliyor. 

Bağımsız Mahkemeler

Yargının ve dolayısıyla mahkemelerin, yürütmeden bağımsız ve tarafsız olması gerektiği fikri, bugünkü adıyla güçler ayrılığı ilkesi çok uzun bir geçmişe sahip. Bugün mahkemelerin tarafsız ve bağımsız olması gerektiği fikrine muhalefet eden, buna karşı çıkan bir siyasi parti, ideoloji veya grup bulmak mümkün değil. Bu harika fikre, herkes katılıyor. Fakat bu uzun geçmişe ve geniş mutabakata rağmen, neden mahkemelerin tarafsız ve yürütme organı olan hükümetten bağımsız olması gerektiği birçok insan tarafından hala tam anlamıyla anlaşılmış değil.

Otoriter ve totaliter rejimlerde mahkemeler, görünüşte bağımsız ve tarafsız olsalar dahi bu rejimlerin doğası gereği tarafsız ve bağımsız değillerdir. Zira mahkemeler yalnızca vatandaşlar arasındaki özel hukuk uyuşmazlıklarına çözüm bulmaz, vatandaş ile devlet arasındaki ilişkileri kamu hukuku çerçevesinde sonuca bağlar. Mahkemelerin kamu hukuku çerçevesindeki bu faaliyeti, devletin, yani idarenin denetlenmesi anlamına gelir. Ve bağımsız mahkemeler, gerçeği arar. Bu da otoriter ve totaliter rejimlerin her zaman hoşuna gitmez. 

Sovyetler Birliği gibi totaliter rejimlerde, mahkemeler rejimi rahatsız edebilecek kararlar veremezler. Kararlar önceden belirlenir, yargılamalar göstermelik yapılır. Dolayısıyla bir Sovyet vatandaşıysanız, yargılamayı izleme şansına sahip olsanız bile Çernobil’de yaşananları, sorumluların kimler olduğunu, yapılan hamlelerin doğru olup olmadığını, ihmallerin var olup olmadığını, yani gerçeği, öğrenemezsiniz. 

Zira devletin âli menfaatleri, bunu gerektirir. 

Chernobyl dizisi, bunları anlatırken gerçekliğin dışına çıkmış olabilir, abartılara yer vermiş olabilir, hatta bunları sadece anti-komünist propaganda yapmak amacıyla da tasarlamış olabilir. 

Fakat böyle bile olsa, gerçek ortadadır. 

Devletin âli menfaatlerini kapalı kapılar ardında belirleyen bir grup insan yaşanan insani felaketlerin de sorumlusudur aynı zamanda. Kriz sonrası gerçeği milli güvenlik veya ulusal menfaat gibi kavramların arkasına saklama çabası ise bu bir grup insanın kendilerini koruma gayretinden başka bir şey değildir.