İnsanlık tarihi, 1500’lü yıllarla beraber yeni bir aşamaya geçti. O zamana kadar neredeyse dünyanın bataklığı olarak bilinen ve Çin, Hindistan ya da İslam uygarlıklarının gerisinde yer alan Hristiyan Avrupa, diğer medeniyetlerle arayı kapatmaya hatta 18. yüzyılın ortalarında “küçük yarılma” (“little divergence”) adını alacak şekilde öne geçmeye başlamıştı. 16. yüzyıl aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun altın çağıydı. İmparatorluk gittikçe genişliyor, Güneybatı Avrupa’yı tamamen ele geçiren Osmanlı orduları, Orta Avrupa’yı adeta titretiyordu.

16. yüzyıldaki üstünlük, 17. ve 18. yüzyıllarda yerini Avrupa’yla daha dengeli ilişkilere bıraktı. Osmanlı yönetici sınıfı, bir şeylerin ters gittiğinin farkındaydı. Osmanlı ordularının eskisi gibi kolay zafer elde edememesi, hatta 18. yüzyılda birçok yenilgi alması, yönetici eliti, öncelikle orduyu modernize etme, yeni teknikleri orduya monte etme, yeni tekniklere uygun subay yetiştirme gibi sınırlı çözümlere yöneltti. 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başında önce III. Selim, sonrasında ise II. Mahmud dönemlerinde ordu, maliye ve bürokrasi alanlarında daha kapsamlı adımlar atılsa da bunlar da Batı’yla açılan arayı kapatmaya yetmedi. Çünkü Batı toplumları, 16. yüzyıldan itibaren önce “ticaret devrimi” ile kapitalist sosyal sistemin temellerini atmış, daha sonra Keşifler Çağı ile birlikte ticaret kolonileri kurarak zenginleşmiş, matbaanın icadı ile bilgi hızla yayılmaya başlamış, bu durum 17. yüzyılda Bilimsel Devrim’i ve 18. yüzyılda Aydınlanma Çağı’nı getirmişti. Diğer bir deyişle Avrupa’daki çok yönlü dönüşümlere Osmanlı, ordu ve bürokrasisindeki sınırlı reformlarla karşılık vermeye çalışıyordu ve dolayısıyla bu karşılık verme ancak kısmen başarılı olabiliyordu.

Eğer Batı ile Osmanlı arasındaki fark “küçük yarılma”dan ibaret kalsaydı, büyük ihtimalle Osmanlı bu farkı kapatırdı. Zaten 1815 Viyana Kongresi’ne kadar, geri kalmışlığı artık göze batmaya başlasa bile, Osmanlı Devleti topraklarını büyük oranda koruyabilmişti. Ne var ki asıl hikaye bundan sonra başlayacaktı. Avrupa’da 16. yüzyıldan 18. yüzyılda kadar süren “ticaret kaptializmi” ve onunla birlikte yukarıda anılan önemli gelişmeler, 18. yüzyılın ortalarında önce Britanya, sonra tüm Avrupa’ya yayılacak Endüstri Devrimi’ne yol açtı. Endüstri Devrimi, daha az zamanda ve daha az emek gücüyle daha fazla ve nitelikli mallar üretilebilmesi anlamına geliyordu. Önce pamuk ve demir endüstrilerindeki üretkenlik artışlarını, fabrika sistemi, değiştirilebilir parçaların ve makine aletlerinin üretimi, buharlı motorun tüm sanayi kollarına yayılması ve demiryolu taşımacılığının yaygınlık kazanması izledi.

Batı, zincirlerini kırmış, teknolojik gelişmeler tarihte ilk kez, bir yandan nüfus artarken diğer yandan kişi başına düşen ekonomik refahın sürekli artması anlamında “ekonomik büyüme”yi beraberinde getirmişti. 18. yüzyılın ortalarında başlayan bu gelişmeler asıl olarak kendisini 1820’ler ve 1830’larda tam olarak hissettirmeye başladı. Bu tarihlerde artık Batı ile Doğu arasındaki fark her alanda öylesine açılmıştı ki 1839 yılında Britanya, 20 bin kişilik bir donanma gücüyle yüzyılların ihtişamlı medeniyeti Çin İmparatorluğu’nun 200 bin kişilik donanmasını teknolojik üstünlüğü sayesinde az bir kayıpla yenebiliyor ve istediği ticaret sözleşmelerini zorla imzalatabiliyordu. Batılı güçler karşısında Osmanlı’nın durumu da Çin’den pek farklı değildi. Örneğin o dönemde Çin’e ve Japonya’ya imzalattırılan ve Britanya’ya geniş ticari imtiyazlar tanıyan anlaşmaların çok benzeri (Balta Limanı Sözleşmesi), 1838 yılında Osmanlı’ya da imzalattırılmıştı. Ezcümle, “Batı” ile “Doğu” arasındaki “küçük yarılma”, Endüstri Devrimi’yle beraber yerini “büyük yarılma”ya (“great divergence”) bırakmıştı.

Osmanlı yönetici eliti elbette tehlikenin farkındaydı. Bu yüzden, uzun bir döneme yayılan Tanzimat reformlarıyla (1839-1876), devlet ve toplumda köklü dönüşümler yaparak Batı’yla arasındaki farkı kapatmak istedi. Ordudan bürokrasiye, iktisadi kurumlardan hukuk sistemine, devleti temsil eden sembollerden, eğitim sistemine köklü reformlar yapıldı. “Osmanlıcılık” düşüncesi doğrultusunda, İmparatorluğun tüm unsurlarını eşitleyen ve böylece milliyetçi/ayrılıkçı akımların önünü kesecek, daha entegre bir toplum yaratılmaya çalışıldı.

Tanzimat reformları kısmen başarılı olmuş ve İmparatorluğu birkaç on yıl başarılı olarak götürmüş ya da idare etmişti. Ne var ki sorunun kökenine inilmemiş ya da inilememişti. Sorunun kökeni “teknoloji” ve “ekonomi” idi. Osmanlı İmparatorluğu üretmiyordu. Elbette hukusal ve iktisadi kurumlarda yapılan yenilikler daha üretken bir ekonomiyi teşvik edici yöndeydi. Örneğin daha etkili bir bankacılık ve finans sisteminin kurulması, özel mülkiyetin daha etkin korunması, eğitim sisteminin modernizasyonu, kaçınılmaz olarak bir ülkenin kalkınmasında etkili olacak yeniliklerdi. Ne var ki Batılı ülkelerle iktisadi bağımlılık ilişkileri çoktan kurulmuş ve yerleşikleşmişti. Bu yerleşik ilişkileri değiştirmek mümkün olmadığı gibi Osmanlı toplumunun zaten büyük şirketler kurup bunları işletebilecek, kar amacıyla inovatif faaliyetler yürütecek bilgi, donanım, kültür ve zihniyete sahip yetişmiş insanı yoktu. Diğer bir deyişle, endüstri kapitalizminin enformel kurumları ve ethos’u gelişmemişti. Formel kurumsal düzeyde yapılan değişiklikler önemli olmakla birlikte bağımlılık ilişkilerini çözemiyor, hatta onları yeniden üretiyor, enformel kurumları ve kültürü değiştiremiyordu.

Bu durum, Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyılda, geçmişten beri Batılı ülkelere tanınan ticari imtiyazlar/kapitülasyonlarla birlikte bir “ekonomik sömürge” olmasını beraberinde getirdi. Ülke, siyasal ve kültürel olarak bağımsızdı ancak iktisaden Batılı ülkelere bağımlıydı. Alt-yapı, ulaşım, madencilik gibi dönemin kompleks ekonomik faaliyetleri Batılı şirketlerce icra ediliyordu. İmparatorluk, açıkça bir hammadde ihracatçısı ve mamul mal ithalatçısıydı. Yerli imalat genelde küçük atölye ve lonca sistemi içerisinde, o da sadece iç tüketime dönük yapılıyordu. Batılı ülkelerin üretim ve imalatıyla rekabet edebilmek söz konusu değildi. Büyük fabrika sistemi ordunun modernizasyonu için Batılıların yardımıyla açılan birkaç devlet teşekkülü dışında yoktu.

Bu koşullar altında Osmanlı devletinin yaptığı, böylesine bağımlı ve geri kalmış bir ekonomiden çektiği ekonomik artığı (yani vergiyi), ülkenin korunması ve diğer devlet faaliyetlerini icra etmek için kullanmak, bu esnada yapabilirse ordu ve bürokrasiyi modernize etmekti. Tüm bunlar olurken sanayideki gerilik görülüyor ve bu konuda “vergi muafiyetleri” gibi bazı teşvikler veriliyor ya da devlet teşekkülleri kuruluyordu. Ne var ki bu adımlar Batı’yı iktisadi anlamda yakalamak için yeterli olmaktan uzaktı. Batı, iktisadi anlamda yakalanamayınca, askeri, siyasi ve kültürel gerilik de kaçınılmaz olarak kendisini gösteriyordu.

1880’lerden itibaren dünya ekonomisi yeni bir aşamaya girdi. Tekstil-demir-kömür-buhar motoru-demiryoluna dayanan “Birinci Endüstri Devrimi” sona geldi ve önce çelik, kimya ve elektrik daha sonra ise içten yanmalı motor, petrol ve motorlu taşıt endüstrilerindeki makro-inovasyonlarla, “İkinci Endüstri Devrimi” adı verilen yeni bir süreç başladı. Yeni makro-inovasyon dalgasının ve bununla bağlantılı endüstri devrimi, aynı zamanda bu endüstri devrimine öncülük eden ve ön plana çıkan ülkelerin de değişebileceği anlamına geliyordu.

İlk endüstri devrimi Britanya’da yaşanmıştı, Fransa ve Belçika gibi ülkeler onu takip etmişti. Bir endüstri devrimi ortaya çıkıp ona uygun sistemsel ve kurumsal yapılar yerleşikleşmeye başladığında, bu ilişkileri değiştirmek, lider ülkeyi teknoloji devriminin öncü endüstrilerinde yakalamak ve geçmek çok zordur. Bu yüzden Britanya, Birinci Endüstri Devrimi süresince dünyanın her anlamda lider ülkesi olmayı sürdürdü. Ama yeni bir inovasyon dalgası baş gösterdiğinde, önceki dönemde görece geriden takip eden ülkeler, lider ülkeleri yakalayabilme hatta geçebilme şansına sahiptirler. Nitekim İkinci Sanayi Devrimi’nde tam da böyle oldu. İkinci Sanayi Devrimi’ne 1880’lerden itibaren, öncesinde Britanya’yı geriden takip eden ABD ve Almanya öncülük etti. Öncü makro-inovasyonlar ilk bu ülkelerde ortaya çıktı ve büyük şirketlerce üretim ve sanayiye adapte edildi. Bu iki ülkeyi Britanya, Fransa ve Belçika gibi ülkeler sonradan takip ettiler.

Avusturya-Macaristan ve Rusya imparatorlukları da bu yeni açılan patikada bazı yollar kaydetmeyi başarmış, diğer ülkelerin gerisinde kalsalar bile belirli bir sanayileşme seviyesi yakalamışlardı. Ancak çok uluslu yapısı ile bu imparatorluklarla benzer özellikler taşıyan Osmanlı İmparatorluğu, İkinci Endüstri Devrimi’ni de ıskaladı. Zaten yukarıda andığımız koşullar içerisinde ıskalamamsı mümkün de değildi. Avrupa’da, İkinci Endüstri Devrimi’yle ilgili gelişmeler yaşanırken Osmanlı devleti büyük bir borç krizi içerisindeydi. Devlet bütçesi zaten büyük oranda yabancı finans sermayedarlarından alınan borçlarla döndürülüyordu. 1873 Büyük Buhranı ile birlikte (bugün yaşadığımız döneme benzer şekilde) paranın muslukları kesilince iflas kaçınılmaz oldu. Giderlerini zar zor karşılayabilen devletin, bir de yeni ortaya çıkan teknolojilere uygun örneğin Almanya’da o dönemde kurulan Siemens, Bosch, AEG gibi yüksek katma değerli ürün üretebilen firmalar kurabilmesi zaten mümkün değildi.

Toplumsal düzeyde de durum pek farklı değildi. Osmanlı toplumuda, 19. yüzyıl boyunca  Batılı ülkelere, tarımsal ürün ve hammadde ihracatından zenginleşen gayri-müslim bir ticaret burjuvazisi doğmuştu ancak kendi geleceğini Osmanlı İmparatorluğu içerisinde görmeyen bu burjuvazinin uzun erimli endüstri yatırımları yapmaya hiç niyeti yoktu. Kaldı ki, yapmak istese bile kapitülasyonlarla, yani imtiyaz içeren ticaret sözleşmeleriyle ve vergi muafiyetleriyle Batılı ülkelerin mamul malları zaten İmparatorluğu istila etmişti. Bu ticaret sözleşmelerini feshetmeden yerli sanayi kurulabilmesi mümkün değildi. Bu anlaşmaların iptali ise Batılı ülkelerin şimşeklerini Osmanlı İmparatorluğu üzerine çekebilir, zaten topraklarını zar zor koruyan devleti çok daha zor bir durumda bırakabilirdi.

Bu koşullar altında, II. Abdülhamid döneminde de (1876-1909) İmparatorluğun dışa bağımlılığı ile teknolojik ve iktisadi geriliği devam etti. Mevcut “sanayi” kategorisineki işletmeler az sayıda insan çalıştıran imalathaneler ya da atölyeler olarak kalmaya devam etti. Görece çok (10’un üzerinde) işçi çalıştıran işletmelerin ezici bir çoğunluğu İmparatorluğun gayri-müslimlerinin elindeydi. Bunlar da çağın en son teknolojisi ağır sanayi ürünleri değil, kumaş, tütün, yiyecek, içecek gibi hafif sanayi ürünleri üretiyordu. Devlet teşekkülü olan bazı fabrikalarda kısmen Batılı standartlarda üretim vardı. Ancak bunlar ticaretten çok ordunun ve bürokrasinin teçhizat, kıyafet gibi gereksinimlerini gidermek üzere kurulmuştu.

Korumacı politikalar ve sanayileşme hamleleri ile İmparatorluğu ve sonrasında Türkiye’yi girdiği geri kalmışlık girdabından ilk kez gerçek anlamda kurtarmaya çalışacak olanlar Jön Türkler olacaktı. Bunun izini imkan bulabilirsem ilerleyen yazılarımda sürmeye çalışacağım.