“Edebiyat […] hiçbir şekilde konuşamayanlara kendilerine
özgü bir ses verir.” Jacques Rancière, Kurmacanın Kıyıları,
“Dilsizin Sözü”, 161.

“Artık herkes konuşabiliyor, bilgi demokratikleşti, gelecek parlak” demek, bir yanılsama biçimi olarak hükmünü sürdürürken, sözü olanın sesini daha da kısarken; edebiyat, hikâyesine ses bulamayanların sesi olamayacaksa ne işe yarar. Çehov’un, Gorki’nin, Istrati’nin sesini günümüze uyarlayamayan edebiyatın geleceği olamaz.

“Fetöcü” damgası yemiş olanın (erken örnek Şakird), akademiye intisap etme amacını düşüncelerini söyleyebilme özgürlüğüne bağlayan ama sesi (Tuhaflıklar Fabrikası’nda) çıkmaz edilenin, seçtiği ideolojik kimlikle girdiği grubun “ortak görüş”üne karşı aksini söylemek istediği her durumda sözü kesilenin, tesettürün  “İslamcı” olmak anlamına geldiğini üniversite tahsili için büyük şehre geldiğinde anlayan ama “hayır hiç ilgim yok, hem benim başka ne dertlerim var biliyor musunuz” dediği halde sesi kesilenin (erken örnek Şair Öldü), üniversiteyi bitirip ss’li sınavları geçemeyince işsizlikten bunalıma giren yüzbinler içinden birinin, sesi çıktığı yanılgısına kurban gitmeye devam eden KHK’lı barış akademisyeninin, etrafa biganeyken durduk yere feleğin sillesini yiyip hepsi yalan diyenin… “iktisadın ve iktidarın zamanının” (Rancière) dışında kalanların sesi.

Edebiyat kimsesizlerin, hepimizin (sessiz) sesidir; Benjy’nin (Ses ve Öfke), Charles Bovary’nin (Madam Bovary), homeless Vercueil’in (Demir Çağı) hatta ona sahip çıkmaya çalışırken tarihin cilvesiyle (ya da intikamıyla) çoğunluktan azınlığa düşen (adı özellikle saklanan) asıl kahramanın sesi. O ses “Engellileri iyileştirecek çözümler sunmaz. Fakat onları tımarhaneye gönderen eli durdurur.” (Rancière, 163). Faulkner, Flaubert, Coetzee… ses (ve öfke de) olanlar.

Erken cumhuriyet masalında kadın, erkeğin ona verdiği modernleşme rolünü oynadığı oranda görünür/özgür idi; geçmişin karanlığından kurtuluşun simgesi. Bu çok yazılıp çizildi. Bugün kendi dışında hiçbir şeyin simgesi değil. Bugün kadını anlatan her  masal masalın dışından söz eder. Masaldan kaçandan demeli belki – erkek de onu tekrar, ısrar ve inatla kendi masalına çekmeye çalışanın (kaybedenler kulübünün) simgesi.

Ona Çok Benziyorum (sessiz) kadının (Nilay’ın) sesi olarak (da) okunabilir demek istiyorum – hakiki muradı budur.

Nilay, Tülin’in sesini çalan kadın olmaya razı, yeter ki Mustafa sevsin onu. Hem ne var ki bunda, aşk bir oyun değil mi sonuçta? “Kendimi onlardan saklayarak oynadığım, çocukluğumdan kalma oyunlardan biri bu. Kalabalıklardan hep kaçtığım halde, kalabalıkları hep özlediğim için belki de.” (27) Çocukluğumdan beri böyleyim diyor Mustafa.

Değil! İki kişilik bir oyunda biri olur olmazı ciddiye alarak mızıkçılık ediyorsa aşk ne oyundur ne…

Tek sesli bir oyun/roman bu: Vuslat Çamkerten, Ona Çok Benziyorum, Dedalus, 2019. Gerçek anlatıcı (yazar), anlatmak isteyenin (Nilay) sesini erkeğe (Mustafa) vermiş. Mustafa itiraf ediyor. Her şeyi. Ünlü bir yazar olmak (Remzi Bayburtlu gibi) istediğini, o öldüğü için yerini kesinlikle doldurabileceğini ama önce onu daha yakından tanıması gerektiğini, elinde böyle bir fırsat olduğunu (Remzi’nin karısı Tülin’le tanışabileceğini), bir dergi çıkardıkları (o da Remzi’ye hayran Nilay’la) ve ilk sayısında Remzi Bayburtlu hakkında bilinmeyenleri anlatabilecek tek kişi olan Tülin’le röportaj yaptıkları takdirde önlerine kapıların açılacağını…

Bir kadını erkek ikna eder, erkeği kadın. Mustafa ikna edecektir Tülin’i. Ama nasıl ikna edeceğini, fazlasını da; bir erkeğin aklına gelmeyenleri, bir kadının zihnine ancak bir kadının girebileceği dip köşeleri de Nilay’dan öğrenecektir. Mustafa’nın planındaki ayrıntıları Nilay’ın bilmesine gerek yoktur. O halde birbirlerine aşık olmalı, sık sık sevişmelidirler. Konudan uzaklaşmalarını engelleyecek rutin hayat meşgalesinden muaf da olmamalıdırlar. Değiller zaten. Mimarlık okuyan Mustafa’nın, İngiliz filolojisi okuyan Nilay’ın –ciddiye alsın ya da almasınlar- girmeleri gereken sınavları, hazırlama mecburiyetinde oldukları ödevleri, bitirmeleri gereken okulları vardır: Hele Nilay’ın dertleri; ailesi taşrada (Mersin) onu merak ve takip etmektedir, ev arkadaşına (Mine) bir sevgilisi olduğunu, daha ziyade –tamamen de olabilir- onunla kalacağını, hem birlikte büyük bir işe giriştiklerini anlatmak kolaydır. Ama en azından telefonla ulaşmak isteyen babasına, annesine, en çoğundan bütün bir topluma ne diyecektir? Telefonu kapandığında, açamadığında, ihtiyat telefonu Mine hepsine yetecektir midir? Yakın arkadaş çevresi bir yere kadardır. Mustafa bütün bunları bilmez, faydalanır.

Fakat Tülin’e kapılır, yakalanır. Nilay ve Tülin, ikisi birden yakalar Mustafa’yı. Kıskıvrak. Erkek yakalanandır; sorulana cevap veren, saçmalayan, sessiz kalamayan.

Bir şeyler de öğrenir gibidir: “Âlemsiniz, ben Remzi’yle bir ömür geçirdim ama onun hakkında bilemeyeceğim bir ömürlük şey vardır elbette.” (38) Diyen âkıle Tülin’den mesela. Nilay gittikten, bundan sonra gelip gideceklerin arkası kesilmeyecekken ne işe yararsa. Remzi Bayburtlu’nun kendini anlattığı tek kitaptan, Gençlik Tutkusu’ndan (54, Gençlik Düşü’ne gönderme mi var?) tutkuyu mu öğrenmiştir, insanın kendini sadece gençken tutkuyla yazabileceğini? Geçip gidince gençlik bir şeye yaramaz ki.

Romanın yarısına gelince adı nihayet bulunan dergiden, Gece Yangını’dan; Remzi’nin çocukluğundan bahsederken sıkça anlattığı anısından (73) bir şey çıkar mı? Artık çocuk değiliz. Remzi’nin dediği gibi, “Bir dünyadan ötekine, olduğundan başka bir şeye dönüşmeden geçmen imkânsızdır.” (78)

Âkıle kadının son ikazına da aldırmaz Mustafa, Tülin “Siz biraz şanslısınız. Büyük bir ortak zevkiniz var meselâ, ikinizin de en sevdiği yazar aynı [Remzi Bayburtlu]. Ben Beauvoir okurken, Remzi ağaçlardan inip de yanıma gelemezdi bir türlü.” Dediğinde yaptığı şey erkeksi onayla Calvino’ya kadeh kaldırmaktır. (109)

Dönemsiz dönem, aşksız aşk, ruhsuz ruh da olsa severek okuyabiliyorum. Bana roman olsun? Hayır o kadar değil. Ne dediğini bilecek, ne istediğini, ne yaptığını; imkandaki imkansızı, sondaki sonsuzu. Belki bir daha yazmam der gibi kapatmasına rağmen Ona Çok Benziyorum’u sevme sebebim bu. Açmalı, yazmalı.

Edebiyatımızda kayda geçen çok sayıda dergicilik hikayesi vardır. Öyle görünse de bu o değil. Öyle olsa Vahşi Hafiyeler (Roberto Bolaño) ne güne duruyor. Erkek/kadın/insan… o da değil. Kendine rastlamak. Ona çok benzeyecek kadar. Birimiz diğerine benzer’den çok. Öyle hissetmek. Folie à Deux. İki kişilik delilik. Psikotik bozukluk.Doğu Ormanları” gibi, ya da “İçdenizin Rüzgârı”, “Bu Benim İlk Soğuk Kışım”, “Gençlik Tutkusu”… Remzi’nin romanlarındaki gibi (mi?). Bir yandan da aldatılmış, kandırılmış, arada bırakılmış, hep terk edilmek üzere tasarlanmış olduğuna inanmak. Hissedince kaçmak. Kendine “kar gibi bir pilav” yapmak. (131) Bilince çıkardığında bir daha dönmemek. Bilinçdışınla ona hazırlanmış olduğuna; onun da bir haritası olduğunu, bilinçdışına artık her şeye -demode olan Google Map ile değil- Earth ile baktığını görmemek. Sorunun bildik psikotik tanıyla ilgisinin şöylesine referans vermekten ibaret olduğunu bilmek (de) geçmiş midir yazarın aklından? İki kişilik deliliklerin çok da ilgi çekici bir yanının kalmadığı? İnternet ortamında açık ilişki filmlerinin/dizilerinin “Aslında en iyisi bu!” denerek seyredildiği? Benim geçti. Wanderlust fena dizi değildi; yolculuk tutkusu, ilişki tıkandığında yüreğinin götürdüğü yer/lere gitmek; Toni Collette’i, iki parçalı alt dudağını eskiden beri severim zaten.

Türk edebiyatı masal anlatmayı seviyor. Ona Çok Benziyorum da bir masal. Resim yapmasına, felsefeyle taaşşukuna, psikanalize ilgisine, denemeciliğine rağmen Vuslat’ın masalında da onlarla (ya da bunlarla) vuslat yok. Masalın dışı yok. Küresel değil, artık olmayan/olamayan ülkesine bağlı, onun sorunlarına ve sınırlarına.

Çamkerken’in Cehenneme Övgü’yü (Gündüz Vassaf) sevdiği belli. “Tehlikeli ve bilinmeyen olasılıklar vaat eden şey, yine sessizliktir. Hayal gücümüzü zenginleştiren, sessizliktir.” diyor Vassaf (40). Erkek sustuğunda yakalanacağını sanır, kadın hayalinin zenginleşeceğini. Genel kabuldür. Klişe değil bunlar, öyle olsa inanılarak yaşanmaz ve yazılmazdı. Çamkerten Vassaf’a, modern roman tekniklerine, hiç telaş etmeden kendine sessiz bir köşe bulup sakin sakin yazmanın gerekliliklerine titizlikle riayet etmiş. Kendi (belki kaçmak da istediği) masalını anlatmış; gerçekle kurgunun sevilmesine izin vermiş; hayalindeki hikayeye ne kadar istiyorsa o kadar yaklaşmış. Mustafa’yı harcamış. Bize bir yazar masalı anlatmış; gerçekle kurgunun sevilmesine izin vermiş; hayalindeki hikayeye ne kadar istiyorsa o kadar yaklaşmış.

Derin bir sessizliğin içinden geçen masalcının, anlatmaya karar verdiği ilk masalını dinlerken biz de sessizlik terbiyesinden geçmiş olmalıyız. Dilini bilmiyor, jestlerine mimiklerine alışık olmayabiliriz; ona mahsus eslerin ritmine, iç çekişine, dudağında beliren göz kırpıştaki “yanlış”a takılabiliriz. Hiç önemi yok bunların. Onu ilk dinleyeniz. Ses etmeden dinleyebiliyor muyuz ona bakalım. Ben dinledim. Sessizce. Anlatırken kendime benzetecek de olsam, dinleyen bulduğumda nakilcisi olmaya hazırım. Masal çoğalmayı bekler.