Nikola Çavuşesku Romanya Komünist Partisi Merkez Komitesi toplantısında ülkenin tüm dış borcunun ödenmesi kararını aldıklarını açıklayarak dünya piyasalarını şaşkına çevirmişti. Zira 1980’lerin başında yapılan bu açıklama iktisat literatürü için alışık olmadık bir durumdu. Bu karar 1970’ler sonunda artan petrol fiyatları neticesinde ülkenin dış borcunun 10 milyar dolar civarına ulaşmasıyla alınmıştı. Üstelik Romanya deneylere ya da riskli işlere girecek kadar yüksek bir refah içerisinde olmayıp Avrupa’nın en yoksul ülkelerinden birisiydi. Bu karara itiraz eden pek kimse olmuş muydu bilemiyorum ama Merkez Bankası Başkanı Florea Dimitrescu bu erken ödeme durumunun piyasadaki kredi veren yatırımcıları rahatsız ettiğini söylediğinde işinden kovulmuştu. Buradan Romanya için pek de itiraz edilecek ya da farklı fikir önerisi getirilecek bir dönemden geçmediğini çıkarabiliriz. Aslında yönetim kadrosu da bize birtakım güçlü ipuçları veriyor, zira Çavuşesku’nun yardımcılığını eşi Elena Çavuşesku yaparken, kardeşi İlie Savunma Bakan Yardımcısı, oğlu Nicu ise bölgesel parti yöneticiliği yapıyordu. Çavuşesku, Bretton Woods kuruluşları olan Dünya Bankası ve IMF’e sırtını dönüp ithalatı olabildiğince kısıtlayarak döviz borcunun oluşmasını engellerken, diğer yandan elindeki gıda ürünlerinin birçoğunu ihraç etmeye çalıştı. Elbette Çavuşesku’dan piyasa yanlısı bir tutum beklenemezdi ama serbest ticareti neredeyse tamamen engellemeye çalışan bir Romanya vardı. Çavuşesku aynı zamanda milyar dolarlık borçların bir kısmını yine milyar dolarlık altın rezervini satarak ödemeye kalkıştı, yine bu da oldukça tuhaf bir dış borç ödeme ya da sorunlarla baş etme yöntemiydi. 1982’den 1989’a gelindiğinde ödemeler dengesi 2 milyar dolar açık vermekten 9 milyar dolar fazla vermeye başladı ve ilginç şekilde Romanya dış borçlarının tamamını süresinden önce yaklaşık 8 yılda ödedi.

Böyle bakıldığında 1980’li yıllar Romanya ekonomisi için çok güzel geçti şeklinde gözükebilir ama aslında durum hiç de öyle değildi. Dış borcun tamamının bir an önce ödenmesi kararıyla birlikte ülke sert tasarruf önlemlerine gitmeye başladı. Fabrikalar elektrik tasarrufu nedeniyle düzenli bir şekilde çalışamaz oldu. Dış borcu azaltmak için ithalat kısıtlandı, üretim gittikçe yavaşladı ve hatta bazı ürünlerde yarıya kadar düştü. Elektrikten gaza, sütten ekmeğe kadar birçok ürün karneye bağlanmak durumunda kaldı. Hastaneler temel fonksiyonlarını yerine getiremez hale gelirken tasarruflar nedeniyle ne sıcak su bulunabiliyor ne de insanlar kışları ısınabiliyordu. Dış borç ödemeleri için ihracat payları arttığından dolayı gelir değişmese bile tüketim çökmüştü çünkü tüketim bir kenara bırakılıp olan biten ihraç edilmeye çalışıldı. İnsanlar 80’ler boyunca elindeki mevcut refahı gittikçe kaybediyordu. Üstelik Romanya halkının refahı azalırken, Çavuşesku gelişmekte olan ülkelere borç vermeye çalışan bir lidere dönüştü. Kişisel hırsları ve dünya gerçekleriyle uyumsuz hayalleri nedeniyle halkını perişan etti. Aynı dönemde dış borç sorunu ile uğraşan ekonomiler ise borcu zamana yayma ve borcu tıraşlama ile çözmeye çalışıyordu ki bunda başarılı da oldu birçoğu. Dünyanın gittiği bir yön vardı, bir de Romanya’nın. Romanya dış borcunu ödemek için geçmiş iktisat deneyimlerine karşı bir meydan okudu ve halkını yoksulluğa mahkûm ederek en az bir neslini kaybetti.

Türkiye elbette Romanya değil, dönem de 1980’ler değil ve de kimse Çavuşesku değil. Yukarıdaki vakayı bizim gibi dış borç problemi yaşayan başka bir ülkenin iktisat dünyasınca defalarca tecrübe edilmiş, bilindik iktisadi yöntemler yerine iktisadi deneyimlere ters ve alışılmadık yollara sapmasının sonuçlarına bir örnek olarak verdim. Bir başka açıdansa ülkemizde dış borç sorunu yaşanırken çözüm için geleneksel yöntemler kullanılmak yerine her gün bir başka tuhaf yöntemle çözülmeye çalışılmasına ek bir katkı yapmak(!) istedim de diyebiliriz. Biz tuhaf yöntemlerle sorunu çözmeye çalışırken Reuters’in geçtiği bir Türkiye analizinde şöyle bir ifade vardı: birçok iktisatçıya göre bu (Türkiye’nin yaşadığı ekonomik kriz) bir gelişen ülkeler döviz kuru ders kitabı konusudur (1). Aslında Türkiye’nin yaşadığı kriz Reuters’in dediği gibi iktisat ders kitabında geçen konular kadar basit bir kriz değil. Türkiye’nin yaşadığı, iktisat ders kitaplarında geçmeyen aynı zamanda bir yönetim krizi ve dolayısıyla çözümlerini tamamen iktisat kitaplarında bulmak da mümkün değil. Fakat iktisat politikaları kısmındaki olası çözümleri anlamak bir ders kitabına konu olacak kadar da basit. Türkiye’nin ağustos ayından beri derin bir şekilde içinden geçtiği dış borç krizine karşı uyguladığı tuhaf piyasa karşıtı uygulamalar acaba daha hangi iktisat literatürüne ters politikalara savrulacağımızı, daha neler deneyebileceğimizi düşündürtüyor. Şimdi biraz geçtiğimiz dokuz ay içerisinde söylenenlere ve uygulamaya sokulan piyasa karşıtı çözüm yöntemlerine ve böylece piyasaya meydan okuyuşa bakalım.

“Piyasalarla kavga ederek değil, ‘kazan-kazan’ ilişkisine dayalı güçlü bir iletişimle yürüyeceğiz. Piyasa dinamikleriyle uyumlu, reel iktisadi hayatın gerçekleriyle uyuşan bir şekilde, küresel finansal sistemle koordineli yol alacağız” (2). Bu sözleri görev başına geldiği dönemde, 2018 Temmuz ayında, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak sarf etmişti. Bakan Albayrak bir başka konuşmasında ise “Para politikalarının tam bağımsızlığı her dönem devam etmeli. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı çok kritik” demişti (3). Yine konuşmalarında sıklıkla bütçe disiplininin ne kadar önemli olduğunu belirten Albayrak bütçe disiplininden sapmayacaklarının işaretini de vermişti. Damat sıfatı olması nedeniyle olumlu bakılan bir isim olmasa da söylemleri gayet piyasa oyuncularının hoşuna gidecek türdendi. Zira piyasa oyuncuları piyasayla uyumlu şekilde hareket edilmesini bekliyordu iktidardan. Piyasa oyuncuları o döneme kadar yapılan Merkez Bankası müdahalelerine de karşıydı ve bunun etkisini Türk Lirasındaki değer kaybından defalarca anlamıştık. Bütçe disiplini ise gittikçe kaybolmakta ve yine piyasa bundan rahatsızlık duymaktaydı. Piyasa kontrolsüz büyümeden de rahatsızdı ve bir dengelenme istiyordu, nitekim Bakan Albayrak da dengelenmeyi sıklıkla ifade ediyordu. Bu dengelenme sayesinde ayrıca enflasyon da kontrol altına alınabilecekti ki piyasalar yatırım için enflasyona özellikle dikkat eder. Bu nedenle Bakan Berat Albayrak’a ılımlı bir bakış doğdu. En azından piyasalar kendisini dinlemeyi tercih etti diyebiliriz.

Fakat bakanın yaptığı sunumlar, açıkladığı teşvik politikaları yeterince tatmin edici değildi. Albayrak piyasa dostu mesajlar verdiği halde uygulamalar piyasa ekonomisini savunan birileri için kabul edilemez politikalardı. Bunlardan birisi tanzim satışı ile piyasada oluşan fiyatlara müdahale etmekti. Bu satışlar bir yandan piyasaya sosyal yardım amaçlı müdahale anlamına gelirken, diğer yandan (her ne kadar tanzimde satılan ürünlerin enflasyon sepetindeki ağırlığı düşük olsa da) fiyat düşürmeye yönelik bir hamleydi. Üstelik büyük mağaza zincirlerine fiyat indir baskısı yapıldığı da sıklıkla duyuldu. Bu mağaza zincirlerinin fiyatı düşürürken satış miktarını kısması bu durumu doğrular nitelikteydi. Bununla birlikte üretici firma bazında da fiyat indir baskıları geliyordu. Daha önce başka ülkelerce denenmiş ve fiyaskoyla sonuçlanmış enflasyonla topyekûn mücadele yaklaşımları da ihtiyatla karşılandı zira enflasyonla mücadelenin geleneksel metodu bu değildi ve bununla ilgilenen ve bağımsızlığına önem verilen bir kurum vardı: Merkez Bankası. Fakat bahsi geçen Merkez Bankasının, mevcut risklere İstanbul seçimlerinin belirsizliğinin de eklendiği bir dönemde, enflasyonu kontrol altına alabilmek için daha sıkı para politikası uygulaması beklenirken nisan toplantısında faizleri düşürücü yönde bir sinyal vermesi de piyasa tarafından yine büyük şaşkınlıkla karşılandı. Riskler artarken Merkez Bankası risklerin azaldığına yönelik bir sinyal veriyordu ama piyasa bu sinyallerden bağımsız olmadığını anlıyordu sadece.

Öte yandan faizlerin düşmesi için hazine ihalelerinde bazı kamu bankalarının faizleri yapay şekilde düşürmeye çalışması da piyasa dinamiklerine ters bir faiz düşürme yöntemiydi (4). Üstelik yabancı basın kuruluşlarınca hâlâ yerli bankaların ihtiyacından daha fazla tahvil al baskısıyla karşı karşıya olduğu yazılıyor (5). Piyasaya müdahaleler bunlarla da sınırlı değil. Mevduat faizlerinin düşük tutulması için bankalara yapılan baskılar da piyasada sıklıkla konuşulmakta. Ve bu baskılar sonucunda düşük mevduat faizinin yurtiçi yerleşiklerin parasını dövize doğru kaydırmasında önemli bir etken olduğu da. Yani mevduat faizlerine baskı istenmedik şekilde dövize doğru yönlendirmeye başladı yurtiçi yerleşikleri. Bunlarla birlikte dolara olan talebin kamu bankalarınca görev zararına yol açacak şekilde yüklü miktarda döviz satışı ile durdurulmaya çalışılması ve döviz satışında Merkez Bankası rezervlerinin kullanıldığı şüphesi de piyasanın reaksiyon gösterdiği bir diğer nokta oldu (6). Böylece Türkiye olmayacak olanı yapıp hem kuru hem de faizi eşanlı belirlemeye çalışırken bunu sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ortamda yapmaya çalıştı. Literatürde imkânsız üçlü (7) (impossible trinity) olarak geçen bu uygulamayı Türkiye imkanlı üçlü haline getirmeye çalıştı. Bu da bir diğer iktisat literatürüne meydan okuyuştu, üstelik kredibilitesinin kalmadığı en zor zamanlarında deniyordu bunu Türkiye.

İşin diğer tarafında ise Türkiye, paranın serbest dolaşımını kısmen engelleyerek sermaye kontrollerini anımsatan müdahalelerde bulundu. Dövize olan talep ve oynaklığın durdurulması için 100.000$ üstü döviz alımlarına bir günlük valör uygulaması getirilmesi ve döviz alım satımından binde bir oranında vergi alınmaya başlanması serbest piyasa işleyişine aykırı ve sorunları çözücü bir etkisi olmayan diğer uygulamalardı. Türk Lirasını bu şekilde savunmak piyasa için elbette doğal ve kredible bir yöntem değildi. Swap kısıtlamaları sonucu Türk Lirasının konvertible olmasının engellenmesi de başka bir sıkıntıyı daha doğurdu. Finansal kontrolü anımsatan davranışların da içerisine girilmesi ama tam olarak bunun da yapılmaması daha doğrusu ne yapıldığının belli olmadığı uygulamalara gidilmesi, bir politikadan ziyade, ülke ekonomisinin günübirlik reaksiyonlarla yönetildiğine dair kuşkuları daha da artırdı. Türkiye bilinen, deneyimlenmiş ve olumlu sonuçlar alınmış yöntemler yerine tuhaf şeyler deniyor ve piyasa oyuncuları bunları anlamlandırmaya çalışıyor ama işin içinden çıkamıyor. Burada piyasanın sürekli olanları anlamlandırmaya çalışarak fazla iyimser davrandığını da kabul etmemiz lazım. Türkiye ağustostan bu zamana kadar piyasa dostu değildi ama tüm yaşananlara rağmen bence piyasa Türkiye dostuydu. Piyasaya yapılan bütün bu geçici çözüm üreten müdahaleler çok kısa dönemli ufak bir etki gösterse de daha uzun dönem için oldukça negatif sinyaller gönderiyor. Ve her bir olumsuz müdahale hem kendi boyutunda negatiflikler ekliyor hem de genel bakış açısında umutların daha da fazla yitirilmesine yol açıyor. Sorunların kalıcı çözümüne etkisi olmayan bu her bir müdahale bir nevi eksi iki ile eksi ikinin toplamının eksi dörtten daha da düşük değer alması durumuna yol açıyor.  Bunun sonucu olarak da Türkiye’nin geleceğine olan güven eriyip gidiyor.

Ülkeler gelirlerinden daha fazlasını harcadığında borca girmek durumunda kalır. Ve bu borçlanma sonucunda da eğer aldıkları borcu iyi kullanamazlarsa gelecekte borç krizine girebilir. Türkiye de bu borç sorunu yaşayan ülkelerden sadece birisi.  Bu borç krizinden çıkabilmek için iktisafi tarafta ya daha az harcama yapılacak (austerity), ya borçlar yeniden yapılandırılacak ya (umarım olmaz ama) para basılacak ya da bunlar beraber yapılacak. Ama Türkiye çözüm üretirken eninde sonunda şu ana kadar anlamsızca mücadele ettiği piyasa oyuncularına ihtiyaç duyacak. Fakat yine kesin olan bir şey daha var ki hangi yolu tercih edersek edelim mevcut krizden çıkmak için bir bedel ödenecek. Sorun şu ki şu ana kadar bedel ödemekten kaçınılıp üstüne piyasalara ve literatüre meydan okuyarak ve bu meydan okumayı yaparken hiçbir geçerliliği olmayan yöntemler kullanılarak krizden çıkılmaya çalışılıyor. Sonuçta her ülke bir şekilde krizden çıkar ama kriz dönemlerinde uygulanan politikalar, krizden ne zaman çıkılacağını ve ne kadar yüksek boyutta bedel ödeneceğini belirleyen en temel faktörlerdendir. Ve dokuz aylık süre sonunda ortaya çıkan temel iktisadi göstergeler bize krizden hiç de kısa sürede çıkılamayacağına dair çok güçlü sinyaller gönderiyor. Daha önce Churchill’in bir sözünü sosyal medyada Türkiye’ye uyarlayarak “Türkler kuşkusuz her zaman doğruyu yapacaktır, ama diğer tüm her şeyi denedikten sonra” demiştim. Bu uyarlama hakikaten de Türkiye ekonomisi için gerçekleşiyor.

REFERANSLAR

  1. https://www.reuters.com/article/us-turkey-currency-scenarios/turkey-where-to-go-when-the-cash-runs-low-idUSKCN1SR1XL
  2. https://www.sabah.com.tr/ekonomi/2018/07/22/bakan-albayrak-ekonomide-yeni-donemi-anlatti
  3. https://www.gazeteduvar.com.tr/ekonomi/2018/08/10/berat-albayrak-yeni-ekonomi-modelini-acikliyor/
  4. https://ugurses.net/tag/tahvil-ihalesi/
  5. https://www.bloomberg.com/amp/news/articles/2019-05-20/turkey-said-to-lean-on-local-banks-to-support-its-debt-auctions?__twitter_impression=true
  6. https://www.reuters.com/article/turkey-currency-banks/update-1-turkish-state-banks-sold-around-45-bln-last-week-to-support-lira-sources-idUSL5N22N05Z
  7. Sermaye hareketlerinin serbest bırakıldığı bir ekonomide sabit döviz kuru rejimi uygulanıyorsa o zaman bağımsız para politikası uygulamak mümkün değildir. Dolayısıyla ülkeye yabancı para giriş çıkışının serbest olduğu durumda kuru belli bir fiyatta sabitlediğinizde faizi de belirleyebilmeniz mümkün değildir.