Türkiye’nin Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın genel başkanı olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi adayının az farkla kaybettiği İstanbul belediye seçimlerinin tekrarlanmasına karar verdi. Seçim gününden itibaren, ülkenin “güçlü lideri” usulsüzlüklerden yakınmaya ve muhalefet adayının zaferinin oy hırsızlığı sonucu mümkün olabildiğini dile getirmeye devam etti. Bu göz göre göre demokrasiye zarar veren ve hükümet galip gelene kadar oy verme işleminin tekrar edeceğini gösteren hamle aslında bir reel politik meseleydi. Zira, Erdoğan’ın partisi ve yakın çevresi Türkiye iş hayatının kalbi olan İstanbul’un yarattığı kaynaklara sırtını dayamıştı. Öte yandan, bu tavrın aynı zamanda otoriter popülizmin mantığı ile açıklanabilecek bir tarafı da olabilir.

Erdoğan gibi politikacılar, halkı sadece kendilerinin gerçekten temsil ettiklerini iddia eder ve bu yönleriyle diğerlerinden ayrışırlar. Onlar için seçimleri kaybetmiş olmalarının açıklaması, liberal elitlerin seçime hile karıştırmış olmalarıdır. Hali hazırda, dünyada Erdoğan’a benzeyen, Macaristan Başbakanı Victor Orban ve Amerika Birleşik Devletler Başkanı gibi birçok politikacı mevcuttur. Geçtiğimiz hafta, Temsilciler Meclisi sözcüsü Nancy Pelosi, bir mülakatta, Donald Trump’ın da az farkla seçimi kaybettiği takdirde Erdoğan’ın yaptığı gibi sonuçları reddetme potansiyeline sahip olduğunu söyledi. Pelosi’nin endişelenmek için haklı sebepleri var.

Genel olarak kabul edilmiş görüşün aksine, popülistleri diğerlerinden farklı kılan sadece elitleri eleştirmeleri değildir. Güçlü olanı eleştirmekte yanlış bir şey yoktur hatta bu sağlıklı bir demokrasinin göstergesidir. Popülistleri kendine özgü kılan ise “gerçek halkı” sadece kendilerinin temsil ettiğini iddia etmeleridir. Bu iddia sadece diğer politik grupların ve yarışmacıların meşruluk eksikliği çektiğini veya yozlaşmış olduğunu iddia etmez, aynı zamanda popülistleri desteklemeyen insanları da milletin bir parçası olarak görmeyi reddetmek anlamına gelir. 2014 yılında bir parti toplantısında Erdoğan’ın diğer partileri kastederek söylediği gibi “Biz gerçek milletiz. Siz kimsiniz?”

Bu mantığa göre, sadece popülistler sessiz kitleleri temsil etmektedirler ve bu sessiz kitlelerin konuşmasına izin verildiği sürece seçimleri daima onlar kazanacaktır. Seçimleri kaybettikleri zaman ise popülistler, kaybeden diğer siyasi partilerin normalde yaptıkları gibi davranmaz, gelecek seçimlerde kazanmak ve halkı ikna etmek için daha fazla çalışacaklarını söylemezler. Bunun yerine, popülistler gizli veya açık bir şekilde suskun bir kitlenin değil susturulmuş bir kitlenin temsilcisi olduklarını iddia ederler. Yani, perde arkasında birileri, mutlaka bir manipülasyon yapmış ve insanların gerçek temsilcilerine oy vermelerini önlemiştir. Bu argüman, popülizmin oy hırsızlığı söylemine komplo teorilerini de eklemesini beraberinde getirir.

Trump, 2016 yılında, Hillary Clinton’ın zaferini kabul edip etmeyeceğini soranlara yüz kızartıcı bir şekilde “Sırası gelince size söylerim” gibi bir cevap vermişti. Elbette ki Trump’ın kitlesi onun ne demek istediğini gayet iyi anlamıştı. Trump destekçilerinin yüzde yetmişi Demokrat aday seçilmiş olsaydı bunun bir usulsüzlük sonucu olacağına inanıyordu. Bu tip rakamlar bir demokrasi için kötü haberdir; insanların seçim sonuçlarını koşulsuz kabul etmesi gerektiği için değil, popülistlerin sürekli olarak var olan kurumlara karşı güvensizlik aşıladıkları için… Mesela, Almanya’nın aşırı sağ popülist partisi Alternative for Deutschland yıllardır, herhangi bir kanıt sunmadan, seçim usulsüzlükleri olduğundan bahseder ve devamlı gözlemci talebinde bulunur. Trump da 2016 yılında bir yenilgiyi asla kabul etmeyeceğini, seçmen listelerindeki illegal seçmenlerin azaltılması gerektiğini iddia ederek belli etmişti.

Seçimlerin güvenliğini, kaynağı belli olmayan kara para veya diğer ölçülebilir faktörler üzerinden sorgulayanlar ile kazanamadığı için seçimleri gayri meşru ilan edenler arasında hayati bir fark vardır. Ülkeyi yıllardır yöneten, dolayısıyla potansiyel bir usulsüzlüğü kendi lehine yapması daha olası bir popülist parti, kaybettiği bir seçimi yeniletmek ve gerçek halka kendisini yeniden ifade etmesi için bir şans daha tanımak için yeterli sebepler bulabilir. Popülistlerin iktidara geldikleri vakit sakinleşeceklerini ve kurumları eleştirmeyi bırakacaklarını düşünen naif görüşlerin aksine, popülistler için “karanlık uluslararası güçler” gibi suçlanacak birileri daima vardır. Bu senaryo Türkiye ve Macaristan’da ABD’ye göre daha olasıdır. Ancak dünyanın en güçlü ülkesinde bile, Trump, Clinton’ın arkasında özel çıkarları olan şeytani güçler olduğunu söyleyen reklamlar vermiştir.

Peki, bu duruma karşı hiçbir şey yapılamaz mı? Seçeneklerden birisi, popülistleri itiraz edemeyecekleri kadar ağır bir yenilgiye uğratmaktır. Bir başka seçenek ise, popülistlerin sonuçlara yaklaşımını değiştirmeyecek olsa da, uluslararası gözlemcilerin seçimlerde görev almasını sağlamak olabilir. Sindirmesi daha zor ancak maalesef zorunlu olanı, popülistlere bir çıkış yolu sunmak ve seçimleri kaybettikleri zaman her şeylerini kaybetmek zorunda olmadıklarını söylemektir. Aşikardır ki, yozlaşmış yönetimler için seçimleri kaybetmek varoluşsal bir krize dönüşür, çünkü onlar için “saray ile zindan” arasında bir başka seçenek yoktur. Dolayısıyla, onların ve yakın çevrelerinin her şeylerinden yoksun bırakmadan gitmelerine izin vermek, hatta bunu yasaların dışına çıkmayı göze alarak yapmak nahoş bir durum gibi gözükse de demokrasiyi yeniden inşa etmek ve korumak için ödenmeye değer bir bedeldir.

*Bu yazı 8 Mayıs 2019 tarihinde New York Times’ta yayınlanmış ve Burak Bilgehan Özpek tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinal versiyonu: https://www.nytimes.com/2019/05/08/opinion/populists-dont-lose-elections.html