Sinema izleyicilerinin, yazarlarının çoğunlukla “Golden Age” diye tanımladığı (1910’lardaki sessiz sinema patlamasından 1950’lerin sonuna kadar olan dönem) zaman aralığı bugün bile tekrar tekrar izlenebilen, zamana karşı iyi dayanabilen filmlerin çıkartıldığı, orijinal fikirlerin henüz klişeleşip inandırıcılığını kaybetmediği bir dönemi anlatır. Teknik imkanların henüz zayıf olduğu, oyunculuğun (en azından sinema için) bir meslek olarak henüz kabul edilmediği yapım ve dağıtımı bünyesinde birleştiren firmaların tarihin gördüğü en azılı tekellerini oluşturduğu bu dönem aynı zamanda üzeri örtülmüş çokça trajediyi de gizlemektedir. Sanatsal heyecan ve arayışlar ile girişimcilerin iştahının ilk kez buluştuğu bu dönemdeki eserlerin güzelliğini inkâr edecek değiliz elbette ama çokça acılar da yaşanmış hâlâ anlatılmayı bekleyen.

Aslında geçen sene Stan & Ollie filmi ile buna dair çok güzel bir girişim yapılmıştı. İki yakın arkadaşın stüdyo politikaları gereği ayrılmaları ve uzun yıllar sonra sanatsal mirasları tükenmiş bir şekilde tekrar yollarının İngiltere’de kesişmesini anlatan çok güzel bir film vardı. Bir dk. ya… Bu film de yıldızı sönmüş eski bir oyuncunun İngiltere turnesini anlatıyor?? Hmmm… Ortak yanları ne olabilir ki acaba?

Elbette ki iki filmin en dikkat çeken yanı BBC Films tarafından çekilmiş olması (Bu bir sır değil tabi ama IMDB’de bu bilgiyi bulamadım, gitgide imkânsız bir site halini alıyor orası nedense). Tabii ki aynı kaynaktan iki nehir çıkamaz diye bir kaide yok. Fakat BBC Films bitik Golden Age oyuncularının İngiltere turneleri konusuna özellikle mesai harcıyormuş gibi geliyor. Filmler bu kalitede olmaya devam ettiği ve exploitation [suistimal, e.n.] sınırını geçmedikleri sürece zevkle izlemeye devam edeceğiz o başka. Bu filmden sonra özellikle merak ettim ve kısaca araştırdım (sözünü etmeye değmez birkaç saatçik sürdü), o dönemin unutulmuş Hollywood yıldızlarının dünya (çoğunlukla Amerika, Avrupa ve Avustralya) turnesine çıkması bir gelenek halini almış adeta. Listede kimler yok ki: Marlene Dietrich (Shanghai Express-1932, Desire-1936), Bette Davis (iki Oscar ödüllü kariyerini geçtim sadece Whatever Happened to Baby Jane bile yeter), Olivia DeHavilland (Gone with the Wind-1939, Adventures of Robin Hood-1938. Üstelik şu an 103 yaşında ve hala hayatta. Kirk Douglas’ı geçti bile. Way to go girl!) ve bulabildiğim kadarıyla en az yarım düzine daha büyük yıldızın yolu bir şekilde konserlere, müzikallere ve uzak diyarlara düşmüş. Tabii bu oyuncuların şöhretten önce yaşadıkları bir dönem var ki Golden Age’in bitişine denk gelen meşhur komünist avlanılan yıllara dek yoğunluğu artarak süregelmiş. Çocuk, kadın, yetişkin fark etmeksizin eğer piramidin en üstünde bir yerlerde değillerse şöhretin bedeli çoğunlukla acı olmuş.

Judy (Garland) da bu çarkın en bilinen kurbanlarından. The Wizard of Oz’un, yani sinemayı bir sanat olarak var eden 100 tane film sayılsa listede ilk 20’de her zaman yeri olan bir filmin, meşhur Dorothy’si çocukluğunda her türlü istismara maruz kalmış. Sürekli enerjik olup çalışabilmesi için amfetamin bağımlısı yapılan, kimi günler 20 saat çalıştırılan, yediği şeylerden izin saatlerinde yapabileceği şeylere dair katı şartlarla kuşatılmış bir çocuk yıldız. Judy filmi de onun hayatının en ümitsiz, en parasız, çocuklarının velayetini alabilmek için çıktığı yolculuktan bahsediyor.

79/100, sinema tarihinin bir karanlık sayfası daha

Yönetmen: Rupert Goold daha çok TV için film veya mini diziler çeken bir isim. Bu projede açıkçası gayet doyurucu bir iş çıkarmış diyebilirim. Oyuncuları idaresinden tut çekimlere gösterilen özen konusuna dek gayet başarılı.

Senaryo: Biraz duygu sömürüsü tarafı ağır bassa da bu hikâyeyi daha hafif anlatmanın mümkünâtı pek yok gibi. Her ne kadar kendi hayatında çoğunlukla kurban olsa da Judy’nin ekrana yansıyan yanlışlarında da taraf tutar gibi bir akışı benimsemiş olması biraz konu bütünlüğünü zedeliyor. Ardı ardına gelen darbeler ve araya serpiştirilmiş göz yaşı mayınları sizin sinirlerinizle baya oynuyor.

Oyunculuk: Oscar ödül töreninde time’a düşen tweetlerin kayda değer bir kısmı Renee Zellweger’ın ödül almasını eleştiren türdendi. Açıkçası filmi (dağıtımcılarımız sağ olsun, Oscar ödülleri bittikten çok sonra) izlediğimde pek anlam veremedim. Çünkü dijital efektler kullanılmadan old school makyaj oyunlarıyla girdiği bu dönüşümden böyle bir performans çıkartmak kolay değil. Bir de şarkıları kendisinin söylediğini düşününce (bu arada Judy Garland gibi söyleyemiyor, birkaç video açıp kıyasladım kafamdan. İkisinin sesi çok farklı). Bu haliyle Oscar ödülünü o almayacak da kim alacak merak ettim. Ayrıca orkestra şefini oynayan Royce Pierreson da gayet iyi, ona keza Judy’nin gençliğini oynayan Darci Shaw da harika iş çıkarmış.

Sinematografi/ Diğer: Bu tip güzel, aslına sadık set tasarımları ve renk seçimleri görünce otomatikman mutlu oluyorum. Hikâyeye dahil olmak kolaylaşıyor, izlediğiniz ve dinlediğiniz şeylerin bir anlamı oluyor… Judy kesinlikle teknik açıdan özensiz bir film değil. Özellikle şarkı söylenen sahnelerde gözlerimi alamadım. Parıltılı ama bir taraftan o karanlığın her an zuhur edeceğini hissettirecekmiş gibi görüntüler eşliğinde böyle bir dramı izlemek etkileyici.

Kurgu: Açıkçası flash back- flash forward karışımı anlatımların düşmanı sayılmam. Tarantinovari bir anlatım karşısında genel olarak bunu tercih bile edebilirim. Çünkü çok fazla boğmadığı sürece aslında arka planda olanları ve yan hikayeleri açıklamak için faydalı bir yöntem olduğunu düşünürüm. Ama bu filmde biraz ipin ucunu kaçırmış gibiler. Hayır, çok sayıda flash back sahnesi yok. Ama flash back içinde geçmişe dair anlatımlar, sonra günümüze gelip flash back referanslı anlatımlara devam edilmesi gibi dağıtıcı unsurlar var.

Son söz: Sinemanın büyüsü ok ama bir de karanlık tarafı var. Tekrar hatırlatılması isabetli olan ve hiç unutulmaması gereken bir hikâye görmek isteyenler izlesin.