Doğan Hoca vaktinde “Anlattığımız Kendi Hikâyemizdir: Entelektüel Biyografilerimiz Üzerine Birkaç Not” adlı bir yazı paylaşmıştı Daktilo1984’te. Okuduktan sonra hararetle “Kendi Hikayemizin Mythos’u: Tecrübelerin Tebliği” başlıklı bir cevap yazısı kaleme alsam da sonrasında yazdıklarımı beğenmeyip peşine düşmemenin daha akıllıca olduğunu düşünmüştüm. 21 Şubat akşamı, ikindi uykumdan uyandığımda ise karşıma “Türkiye’de Olmayan Entelektüel Kamuoyuna Dair: Sosyal Bilimlerin O Büyük İletişimsizliği” adlı bir yazdı düştü, entelektüel bir iddia olan her yazıyı okurken olduğu gibi hevesle okudum ve geçen yazıda olduğu gibi hemen kafamda bir yığın itiraz birikti. Bunları da yazıp yarım bırakıyordum ki Burak Bilgehan Hoca’nın umarım akademisyen adayları bunu gözden kaçırmaz dileğine denk geldim, bu sefer yarım bırakmak olmazdı.

Öncelikle söz konusu yazıda anlatılanları özetlemek gerekiyor. Yazının ilk noktası doğa bilimcilerin sosyal bilimlerin ne olduğuna dair genel bir kavrayıştan yoksun olmasının ulusal bir maliyeti olduğu. Bu, yazının katalizörü, gerekçesi. Bu gerekçenin bir desteği olarak sayısalcılar ve sözelciler arasındaki kopukluktan dem vurulmuş ve bunun ülkesel sınırlar ötesinde bir kültürün sonucu olduğundan bahsedilmiş, devamında ise bu bölgesellik ötesi ayrışmaya rağmen Türkiye’de bu kopukluğun daha yapısal temelleri olduğundan bahsedilmiş. İddia o ki, sosyal bilim kavramlarının Türkiye’de konuşulamamasının sebebi insanların çocukluktan itibaren hakikatmişçesine benimsediği değer yargılarıyla kavramların uyuşmazlığı. Burada popüler entelektüeller denilen ve görevi akademi ile kamuoyu arasındaki iletişimi kurmak olarak ifade edilen bir gruba sorumluluk yüklenmekte ve bunların farkındalıktan yoksunluğunun da bu aranın açılmasına yardımcı olduğu söylenmekte. Bu durum, yazıya göre, yalnız beyaz yaka için değil en yetkin mühendisler ve doğa bilimciler için de geçerli ve sosyal bilimsizlik yalnız genel kültür eksikliği değil, bir idraksizliğe de sebep oluyor. Bu, siyaseten de kendini dışa kapatan ve sıhhatsiz bir bakış yaratıyor. Yazı buradan sonra sosyal bilimlerin bir metodoloji içerdiğine ancak tamamen yorumsuz ve tarafsız olmadığına, sosyal bilimcilerin kendi içerisinde aynı dili konuşarak belirli bir epistemik kültür ve dil oluşturduğuna ve bu iç dilin dışarıyla bir kopukluk getirdiğine, hamasi ve milliyetçi kültürel duyguların sosyal bilimlerin bazı konularını tabulaştırdığına ve kavramların kamu için ifade ettiği anlamların kamu için kutsallığının bazı tartışmaları imkânsız kıldığına değiniyor. Sonuçta, sosyal bilimler farkındalıktan yoksun bir şekilde insanın kendi ön kabulleri ve kültürel evreni sorgulanmadan entelektüel yetkinliğin boş bir tatminiyle yorumlanır. Sağlıklı kamusal entelektüel alan ise ancak bilimsel otoritelerin insanları haddini bilmeye iteceği bir kurumsal otorite ile mümkündür. Akademik kaygılar ancak kurumsal olarak inşa edilebilir ve akademik üretimden itibar alan kurumsallaşmış bir akademi bunun için şarttır ve bu yalnız entelektüel bir çaba değil, aynı zamanda ahlakidir.

Yazının özeti bu kadar, elbet dikkat süresi fazlasıyla kısalan insanlar için bundan daha kısa bir açıklama gerekecektir, o da şudur: “Kurumsal akademinin yokluğunda hamaset sosyal bilimler kavramlarını tartışmaya kapatır ve bu kötüdür.” Benim itirazım da bu sonucun bir kısmına değil, tamamına. İletişim sorunu insanların kendi kültürel değerlerini tabulaştırması değildir, bu sosyal bilimlerin sorunu değildir, bunu çözümü yazının anlattığı ölçüde kurumsal bir akademik otorite değildir ve bunun kötülüğü iddiası sübjektiflikle batıldır.

Yazıda sosyal bilimlerin kendi iç dilinin dışarıyla uyumsuzluğunda bazı kavramların toplum için ifade ettiği anlamların onları konuşulmaz kıldığından bahsediyor. Öncelikle yazının kendisi bunun tek başına bir sorun olmadığının farkında, zira tartışmaya bu noktadan başlanmıyor, sosyal bilimlerin kendi içerisindeki dilin dışarıdaki sistemlerce anlaşılmaz olmasından bahsedilerek başlanıyor tartışmaya. Sosyal bilimlerin kültürel bariyerlerden daha büyük sorunu kendi içerisinde bile herkesin kabulünde bir iletişim diline sahip olmaması. Bunun dışarı yansımasında ise büyük bir anlaşılmazlık var. Kendi içerisinde lügat-ı fasihe sahip olmayan bir disiplin galat-ı meşhurlardan nasıl şikâyet edebilir? Sosyal bilimciler devlet ve millet gibi kavramları tartıştığında bunların toplum tarafından kutsal kabul edilmesi ve bu yüzden tartışmaya kapatılması toplumun hamasetinin suçu değil, bilakis sosyal bilimlerin kendi içerisindeki disiplinsizliğinin sonucu. Bu, dolayısıyla, akademik bir otoriteyle çözülebilecek bir mesele değil zira akademi kendi içerisinde hemfikir değil. Eğer akademik otoritenin empoze edeceği bazı kavram anlamlarından söz edilecekse bu da ifade özgürlüğüne büyük bir saldırı olacaktır, akademik ifade özgürlüğünün akademi tarafından engellenmesinde bugün gördüğümüz tartışılmazlıkların ötesinde büyük tehlikeler yatar. Eğer akademi kendi fanusu dışarısında tartışabilmek istiyorsa öncelikle kavramları netleştirmek zorunda, kavramlara yüklenen anlamlar netleştikten ancak sonra bu meseleler toplum içerisinde de tartışılabilir.

Tüm mesele akademik tartışmanın toplum içerisinde de tartışılmasının istenmesi olduğundan burada bir başka noktaya daha değinmek gerekiyor, o da toplumun seviyesi. Bu kavramlar ne kadar netleştirilirse netleştirilsin, bu kavramlar kutsallıktan ne kadar çıkartılırsa çıkartılsın, toplumsal düzeyde anlamlı tartışmalar beklemek büyük bir hayal. Sturgeon her şeyin %90’ı çirkindir derken, Aziz Nesin Türklerin %60’ı aptaldır derken benzer fikirlerin peşindeydiler belki de. Toplumun eğitimi ancak belirli bir düzeye kadar mümkün, bunun ötesinde toplum içerisindeki değerleri ortadan kaldırsanız da toplumun tartışamayacağı bazı meseleler var, günün sonunda yayınlanan makalelere baktığınızda hamasetten uzak ve kavramları bildiğini düşündüğünüz bazı akademisyenlerin bile sosyal bilimler tartışamadığını görmek mümkün. Sosyal bilimlerin sıkıntısı kültürel bir bariyer değil, eğitim yoksunluğu. Eğer kültürel değerler bazı kavramlara anlam yüklemeseydi bu konular toplum içerisinde hiç konuşulmazdı zira ne konuşmaya değer olurdu bu konular ne de konuşulacak bir taban inanç birikimi olurdu. Kimsenin oturup karanlık maddenin kütle çekim teorilerimiz için ne anlam ifade ettiğini tartışmaması bu yüzdendir, bu sosyal bilimlerin değil tüm bilimin bir problemidir.

Tüm bunlarla beraber bunun kötülüğü iddiası da elbet sübjektiftir. Doğru ve yanlış gibi kavramlar pozitif değil normatif önermelerdir ve insanları inançlarıyla hareket etmek konusunda eleştirirken doğrudan kopuk normatif önermeler kullanmak kendi içerisinde çelişkilidir. Öznelliği eleştirirken düştüğümüz öznellik bilimin bir bütün olarak iletişim kopukluğunun bir başka sebebi olsa gerek. Doğan Hoca’nın bir önceki yazısı da beni bu yüzden sarsmıştı, entelektüel olarak diğer insanların değerlerini eleştirirken kendi değerlerimizi mutlak doğru olarak yansıtmaktan kaçınmak gerekiyor bence. Geçen sefer yarım bıraktığım yazının son paragrafı bu noktada beni yeterince açıklayacaktır diye umuyorum:

Ahlak arayışlarının insanın kendi deneyimlerinden kaynaklandığını görmemek elde değil. Bu dayatmalara karşı savaşmak da farklı bir inanç pozisyonunun gerekliliği. Bu durumda bence, birilerine doğruyu anlatma çabasını bırakmak gerekiyor ve insanlara açıkça ve samimi bir şekilde doğruluk iddiasından ari bir şekilde fakat içten içe doğru olduğunu düşündüğümüzü de bilerek inançlarımızı tebliğ etmemiz gerekiyor. Bu şekilde muhataplarına kendine yabancılaşma, özünden kopukluk yaftaları vuranlara karşı aynı suçlamalarla gitmiş olmayız, açık ve dürüstçe inandıklarımızın inanç olduğunu bilerek, yanılıyor olabileceğimizi onlara da göstererek iletişim kurabiliriz. […] bu hayatta kalma mücadelesinin bir parçasıdır. İnsanın inançları vardır, bilgisiyse sınırlıdır, bu inançlar objektif doğruyla örtüştüğü müddetçe daha kolay hayatlar yaşarız, doğrunun tek işlevi hayatın kolaylaşmasıdır ve insan bilmez, kendince inanır, kendisi için yaşar.

Fotoğraf: NordWood Themes