Kasım 2000 krizinin hemen sonrası dönemde kamu bankalarının hesaplarının kapanamama sorunu oluşmuştu. O dönem Kamu Finansmanı Kurumunun başında Hakan Özyıldız vardı. Bir gün Hakan Özyıldız bayram öncesi ailesini görmeye giderken telefonu çalar, hattın ucunda bir Ziraat Bankası yöneticisi vardır. Yönetici, Özyıldız’a “biz kapanamıyoruz, hesaplar açık Merkez Bankasından para alacaksın, Ziraat Bankasına yatıracaksın” der. Bunun anlamı borçları ödemek için paraya ihtiyaçları olduğudur. Hakan Bey de “Ben Ziraat Bankası Genel Müdürü değilim, siz arayın Merkez Bankasını” der. Tartışmalar, bağrışmalar uzar ve en sonunda Hakan Bey diğer kurumları arayarak para toplar ve “bizde bu kadar para var” diyerek Ziraat Bankası yöneticisini ikna eder. Çok geçmeden bir telefon daha gelir. Bu sefer hattın diğer ucunda Halkbank yöneticilerinden biri vardır. Halkbank yöneticisi “Şimdi duydum, Sayın Genel Müdürüm. Ziraat Bankası’na çok büyük destek vermişsiniz….Bize de verin” der. Hakan Özyıldız ise bunun mümkün olmadığını çünkü Hazine’nin ajanı olan Merkez Bankasının şubesinin olmadığı yerde onun yerine bu görevi Ziraat Bankasının yürüttüğünü hatırlatır. Özyıldız, Merkez Bankasının olmadığı yerde Hazine vergilerinin Ziraat Bankası tek hesabında toplandığını ve ödemelerin de o hesaptan yapıldığını belirtir. Bayram öncesi sanki bir ödeme yapılacakmış gibi Merkez Bankasında tutulan -kefen parası olarak adlandırılan- parayı alıp Ziraat Bankasına aktardıklarını iletir. Fakat, Halk Bankası için böyle bir yetkisinin olmadığını iletir. Yönetici ısrar etse de Hakan Özyıldız’ı ikna edemez. Bu sefer devreye siyaset girer. Hazine Müsteşarı Selçuk Demiralp, Hakan Özyıldız’ı arayıp Hüsamettin Özkan’ın durumdan rahatsızlığını anlatır. Hakan Özyıldız en sonunda Halk Bankasını arayarak Ziraat Bankasını aramalarını ve Ziraat Bankasının kendilerine bir kredi açmasını ve böylece para sorununun halledilebileceğini söyler, karşı taraf da buna ikna olur ve telefonu kapatır. Olay tam bitti derken Hakan Özyıldız’a Halk Bankası yöneticisinden tekrar telefon gelir ve yönetici şöyle der “Ziraat Bankası bana ‘Yönetim Kurulumuz Halk Bankasını güvenilir bulmadığı için kredi açmıyoruz’ diyor”[1]. Yani ikisi de kamu bankası olan Ziraat Bankası ve Halk Bankası yapmaları gereken ödemeleri yapamaz hale gelmişlerdir, üstüne Kamu Finansmanı Kurumundan yetkisizce para istemektelerdir ve o iki kurumdan Ziraat Bankası parayı bir şekilde aldıktan sonra, diğer banka olan Halk Bankasını güvenilir bulmadığı için ona kredi vermeyi reddetmektedir. Bir dönem kurumların nasıl çalıştığının trajikomik bir hikayesidir bu. Çıkarılacak ders de kurumsal yapının ne kadar önemli olduğudur herhalde. Kurumların çalışmadığı yerde ise çözümler bireysel inisiyatiflerle ve birtakım bedel ödemelerle çözülür ki, bu yazının devamı da buna odaklanacaktır.

Yazının bundan sonraki kısmı yine aynı kriz üzerinden devam edecek. Türkiye o dönem büyük bir krizle mücadele etmektedir ve yüksek borçluluk içerisinde kaynağa ihtiyaç duymaktadır. Kaynak bulunamazsa moratoryum ilan edilecektir. Fakat, Kemal Derviş yönetimi moratoryuma sıcak bakmaz. Zira, borcun büyük bir kısmı iç borçtur ve bunlar da bankalaradır. İç borcu ödememek veya ötelemek zaten zor durumda olan bankacılık sistemini çökertecek durumdadır. Bu durumda mevduat sahipleri de mağdur olacak, bankalara hücum edecek ve kriz daha da büyüyecektir. O takdirde geriye kalan çözüm dışarıdan borçlanmaktır. Burada üç seçenek karşılarına çıkıyor. Bunlardan birincisi özel sektörden borçlanmak ama tam da bugünkü gibi o dönem özel sektör zaten Türkiye’den kaçış halinde. İkincisi ise ülkeden ülkeye kaynak aktarımı. Bundan ise kaçınılıyor. Bu kaçınma durumunu Kemal Derviş şöyle ifade ediyor

Ülkeden ülkeye kaynak aktarımı günümüz dünyasında tercih edilen bir yöntem değildi. Ayrıca ülkeden ülkeye yardım söz konusu olduğu zaman olay hemen siyasal zemine oturur. Yani Almanya, Fransa, Japonya ya da Amerika’dan ikili bir görüşme çerçevesinde kredi istediğiniz zaman o ülkeler doğal olarak bütün dış politika isteklerini, önceliklerini masaya yatırır……’Tamam destek vereceğiz ama siz de bizim dış politikamızın şu boyutlarına destek vermelisiniz’ derler.’ ”[2]

Burada ikinci seçeneği eledikten sonra, geriye kalan seçenek ise kurumsal yapısı olan yerlerden para talebinde bulunmak; yani İMF, Dünya Bankası ve Avrupa Yatırım Bankası gibi kuruluşlarla irtibata geçmek. Fakat, önemli bir nüans var ki o da başvuru yapılan İMF’nin yönetim kurulu G-7 ülkelerinin ağırlık oluşturduğu bir yapıda. Bu nedenle G-7 ülkeleriyle etkileşimde bulunmak gerek. Peki, G-7 ülkelerinin desteğini almaya çalışmak ve onlarla irtibata geçmek bir önceki seçenek olan ikili anlaşmalara götürmez mi sorusunu akla getirmekte. Bu noktada ise şöyle cevap veriliyor.

İMF’nin teknik ve uzman kadrolarını ikna etmenin yanında G-7 ülkelerinin ekonomi ve maliye bakanlarının desteğiyle işbirliğinin zeminini oluşturmak doğru yöntem olacaktı bizim için. Ancak, G-7’lerin İMF için desteğini almak, ikili yardım isteğinden farklı bir yöntemdir, bu farkı iyi anlamak gerekir. İMF çerçevesi destek arayan bir ülkeyi siyasal baskılardan tamamen koruyamaz. Ama müzakereleri çok taraflı bir ortama çeker, hem de bu müzakerelerdeki ekonomik ve teknik boyutların ağırlığını arttırır.” [2]

Burada özellikle son iki cümle dikkat çekici. Derviş, bu kurumları çok iyi bilen biri olarak, bu kurumların siyasi baskılara teşne olduğunu kabul ederken çözüm olarak çoklu yapıdan yararlanarak müzakere yapılmasını önermekte ve öyle yapmaktadır. Böyle bir kurumun varlığında buradan sanırım bugüne gelebiliriz. Bugün de Türkiye o dönemden farklı nedenlerle de olsa yine dış kaynağa ihtiyaç duymakta ve önümüzdeki seçenekler yine aynı gözükmekte. Merkez Bankasının menkul kıymet istatistiklerine göre, yurtdışında yerleşik kişiler portföylerindeki tahvil ve hisse senetlerinde 18 hafta boyunca kesintisiz satış yaptı. Covid-19 vakasından bile çok daha önce Türkiye’den çıkışların başladığı görülüyor. Dolayısıyla, özel sektör kaynakları bulmamız olası gözükmüyor. Geriye kurumsal yerlerle ya da ikili ilişkilerle kaynak bulmak kalıyor. Bu noktada, biz kurumsal olan yerden borçlanma ihtimalini reddederek sorunumuzu ikili ilişkiler üzerinden halletmeye çalışıyoruz ve bu ikili ilişkiler üzerinden sorunu çözmeye çalıştığımız ülkeler İMF yönetim kurulunda ağırlığı olan ülkeler. Çok katılımlı müzakere ortamını çoklu-ikili müzakere ortamına çevirmeye çalışıyoruz. Üstelik yapılmaya çalışılan anlaşma bir kredi anlaşmasından ziyade geçici bir takas. Sanırım en istenilmemesi gereken senaryolar bunlar. Hatta bunu, Bloomberg’ten Bobby Gosh’a göre pandemi nedeniyle jeopolitik taleplerin görece daha az koşul sunulacağı düşük faizli İMF borçlanmasının olabileceği ve böylece halka daha rahat anlatılacak bir durumda yapmaya çalışıyoruz.[3] Peki bunu neden yapmaya çalışıyoruz?

Benim aklıma bu noktada iki neden geliyor. Birincisi, dış siyaseti iç siyasete malzeme etmek açısından İMF’yi milli egemenliğe düşman göstermiş olmak. Ak Parti’nin bugüne kadar anlattığı ülke büyümesi ve bunun dış dünyayı rahatsız etme hikayesinin sembol aracı kurumlarından biridir İMF. Haliyle, böyle sembolize edilmiş bir kurumla anlaşmaya oturmak açıklaması zor bir gelişme. Ama bana kalırsa ikinci neden çok daha zorunlu bir neden. O da İMF ile anlaşmanın getireceği kurumsal yapının varlığı. Bunu biraz açmak isterim. IMF Türkiye’ye daha önce hiç gelmemiş bir ülke değil. Bizden ve diğer anlaşma yaptıkları ülkelerden geçmişte ne istedikleri belli, programlar açılıp bakıldığında görülecektir. Bunlardan bir kısmı borçlanma, şeffaf kamu bütçesi, Merkez Bankası bağımsızlığı ve BDDK’nın yapısı. Kamunun borçlanması bütçe içerisinde gösterilmeli, bütçe dışı harcamalar ve bütçe dışı fonlamalar olmamalı ve her şey tek bütçe hesabında görülmeli (Maliye politikasında birlik ilkesi olarak geçen bütçe ilkesidir bu). Halbuki, daha önceki yazdığım kamu-özel işbirliği projelerini incelersek artık birçok yatırım harcaması bütçede gösterilmemekte, bütçeden kaçırılmaktadır. İMF geldiğinde borçlanmaya da müdahale etmek isteyecektir. Ülkeyi yöneten iktidar ek borçlanma istediğinde İMF’ye göre bunun Meclis onayından geçmesi gerekir (genellik İlkesi), dolayısıyla Meclis kurumunun güçlenmesi gerekir. Bununla birlikte, kurumlar şeffaf olmalıdır ve iyi denetlenmelidir. Sayıştay tekrar güçlü bir kurum haline gelmeli ve Türkiye Varlık Fonu gibi kuruluşlar şeffaf bir yapıda olmalıdır. Kamu kurumu olan Halkbank ve Ziraat Bankası geçmişteki gibi keyfi kredi verip görev zararı yazamaz, işlemleri sıkı denetime tabii olacak hale gelir. Yapılan devlet ihaleleri ticari sır gerekçesiyle kamunun gözetiminden kaçırılmamalıdır. Merkez Bankası bağımsız olmalı, BDDK’ya bu kadar müdahil olunmamalıdır ve bu kurumlar uzmanlarınca yönetilmelidir. Güçlü kurumsal yapıların varlığında çok daha fazla hesap verebilirlik ve şeffaflık talep edecek bir İMF ile anlaşılmak istenmesi bana imkansız değilse de çok çok zor geliyor.

Sonuç olarak, uzun süredir kurumları gerek içerde gerekse dışarıda gözden çıkarmış durumdayız. Ekonomik kurumları yok ederek ya da onları baypas ederek sorunları çözmeye çalışmak sorunları daha da derinleştiriyor. Kısa dönemli kazanımlar uzun dönemli sorunları beraberinde getiriyor. Hem piyasa ekonomisini kabul etmek hem de o piyasanın oyuncularının talebi olan güçlü kurumları baypas etmek piyasa oyuncularını anlamaktan uzak ve birbiriyle çelişen yaklaşımlardır. Ekonominize olan güveni yıkar ve güven olmadığı ekonomide uzun dönemli istikrar sağlamak mümkün değildir. Yapmamız gereken elbette içerde kurumları güçlendirmek, dışarıda da olabildiğince popülist bataklıktan kurtulup sorunlarımızı müzakere yoluyla çözmeye çalışmak ve bunun için de kurumları devreye sokmaktır aslında. Yoksa çözümler kendimizle baş başa kaldığımızda vatandaşa daha ağır yükler bindirmekten başka bir çıktı üretmiyor.

Fotoğraf: Joshua Hoehne


[1] Aydoğdu, H., & Yönezer, N. (2007). Krizin sözlü tarihi: Kasım 2000-Şubat 2001 ekonomik krizin tanıkları anlatıyor

[2] Derviş, K., Asker, S., & Işık, Y. (2006). Kemal Derviş Anlatıyor: Krizden Çıkış ve Çağdaş Sosyal Demokrasi. İstanbul: Doğan Kitap.

[3] https://www.bloomberg.com/opinion/articles/2020-04-20/turkey-s-erdogan-should-break-his-taboo-on-imf-aid