Covid-19’un dünya ekonomisinde yaratacağı tahribata dair yapılan projeksiyonların merkezinde, ekonominin büyüklüğünü ölçen Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’daki (GSYH) keskin küçülmeler yer alıyor. 

GSYH’daki artışı temsil eden büyüme oranları, her şeyi özetleyen tek bir veri olarak dikkate alındığı için hasar tespitleri de büyüme üzerinden yapılıyor. Oysa bugün Covid-19 bize başka bir hikâye anlatıyor. İlk kez bu kadar berrak gördüğümüz gökyüzü ve deniz, ekonomik büyümenin doğaya ne kadar acı çektirdiğini gözler önüne seriyor. 

Salgın döneminde kayıpları minimuma indirebilmek için alınan önlemlerle birlikte ekonomi durma noktasına geldi ve emisyonlar görülmedik bir hızla azaldı. Ancak, büyük resimde yerini koruyan iklim değişikliğine karşı hala agresif bir mücadeleye ihtiyaç var. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’ın da söylediği gibi: “Koronavirüs geçici olacağını umduğumuz bir hastalıktır, ancak iklim değişikliği uzun yıllardır var ve onlarca yıl daha var olmaya devam edecek. Bu nedenle de sürekli eylem gerektirecektir”. Yani pandemi, ekosistemde onlarca yılda oluşan tahribatın tadilatı ve doğanın yenilenmesi anlamına gelmiyor ve sanılanın aksine, doğa intikamını da almıyor. Doğa sadece ekonomik büyümenin temiz hava, temiz su pahasına elde edildiğinin mesajını veriyor.

İyi haber, Covid-19’un dünyaya sürdürülemez büyüme patikasından uzaklaşmak için bir dizi fırsat sunmasıdır. Bu fırsatları değerlendirmeye mecbur olmamıza rağmen yazının merkezindeki endişede ülkelerin, aceleci normalleşme adımlarıyla hızlı bir büyüme hedeflemesi ve GSYH’da yaşanacak kayıpları ne pahasına olursa olsun fazlasıyla geri alma arzuları var. İklim değişikliğine dair endişeyi alt sıraya taşıyacak olan bu arzular, dünyayı yaklaşmakta olan iklim tehdidine karşı sessizlik komplosuna terk edecek ve küresel ısınmanın acımasız saldırısına karşı savunmasız hale getirecektir. Küresel finansal kriz sonrasındaki karbondioksit kullanımının kriz öncesi döneme göre çok daha fazla artması yakın tarihte bu senaryonun deneyimlendiğini gösteriyor. Eğer küresel finansal krizden sonra iklim ve ekonomi arasındaki dengeyi odağa alan sürdürülebilir kurtarma paketleri hayata geçirilmiş olsaydı, küresel ısınmayı 1,5 °C ile sınırlandırabilmek için 2030’a kadar yıllık sadece %3,3 oranında emisyon azalımına ihtiyaç olacaktı. Ancak, bugün ihtiyaç duyduğumuz oran %7,6 seviyesinde ve eğer başaramazsak gecikmenin maliyetini karşılamak daha büyük çabalar gerektirip, 2025’te ihtiyacımız olan yıllık kesintiyi %15,5 oranına çıkaracaktır. Bu nedenle, bilime eskisinden daha çok güvendiğimiz bugünlerde, orta vadede emisyonlardaki ani artışı önleyecek, refah üzerine odaklanan sürdürülebilir kurtarma paketlerini konuşuyor olmalıyız. 

Var olan iklim tehdidi ekonomiyi sürdürülebilir biçimde tekrar organize etmek için güçlü bir argüman. Ancak, dünya milyonları ölüm ve gelirsizlikle tehdit eden bir salgınla uğraşırken neden iklimi düşünmeliyiz diye soracak olursak, Barry Commoner’in dediği gibi “Ekolojinin ilk yasası: ‘Her şey’, ‘başka her şey’ ile bağlantılıdır”. Dolayısıyla, iklim ve covid-19’un doğrudan ilişkisi olduğunu saptayan yeni çalışmaları göz ardı edemeyiz. Yapılan çalışmalarda kirlilik seviyesinin yoğun olduğu bölgelerde yaşayan vakaların, ölüm olasılıklarının daha yüksek olduğu ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, hava kalitesindeki iyileşme virüsün yayılımını engelleyen önemli bir etkendir. 

Bu zamana kadar insanlık tarihi, ekonomik büyüme için doğanın hammadde kaynağı ve atık deposu olarak kullanıldığına şahit oldu. Fakat, artık değişen paradigmalarla birlikte çoğu zaman refah ile özdeşleştirilen büyümeye yani GSYH’daki artışa artık daha eleştirel yaklaşmamızın vakti geldi. Büyümenin refah getireceği varsayımını tekrar gözden geçirmeliyiz. GSYH’daki artışa odaklı ekonomiyi eleştirmeden önce GSYH kavramını yakından inceleyelim.

GSYH, belirli bir dönemde üretilen nihai mal ve hizmetlerin toplam piyasa değerini temsil eder. Bu toplam, aynı zamanda, ekonomide kazanılan toplam gelire veya harcanan paraya eşdeğerdir. Şöyle ki; bir kişinin harcaması bir başkasının geliri olduğu için ve satın alma işlemi esnasında ödenen tutar, üretimin piyasa değeriyle uyumlu olduğu için üç hesaplama yöntemi (üretim, harcamalar, gelir) birbirine eşittir. Tanımdan anlaşılacağı üzere GSYH makroekonomik teknik bir muhasebe aracıdır.

Peki GSYH ne değildir? GSYH bir refah ölçütü değildir.

Böyle bir iddiasının olmadığını da GSYH hesaplama sistemini geliştiren Kuznet’in 1934’te açık bir şekilde dile getirmesinden anlıyoruz; “Bir ulusun refah seviyesi milli gelirin GSYH ile tanımlanan şekilde ölçümüyle belirlenemez”. Fakat, bu söylemin ardından GSYH’daki artışın refah artışı ile özdeşleştirilmeyeceğini düşünmek ne yazık ki yanlış bir çıkarım olacaktır. Kuznet’in bu cümlesinden 34 sene sonra, ekonomik büyümeyi alkışlayıp refah artışıyla özdeşleştirmek Bobby Kennedy’i isyan ettirdiği için 1968’deki ünlü konuşmasını şu cümleyle bitirmiştir. “GSYH’mız kısacası hayatı yaşamaya değer kılanlar dışında her şeyi hesaba katmaktadır”

GSYH’nın refah ölçümünde başarısız olmasının en önemli nedeni, çevresel faktörlerin GSYH hesaplama sistemine dahil edilmeyişidir.  Şöyle ki; GSYH hesaplamaları, fabrikaların üretimlerinin piyasa değerini dikkate alır ancak üretirken çevreye yaydıkları emisyonların maliyeti dikkate almaz. Yeni binalar inşa etmenin piyasa değerini içerir ancak hem insan yaşamı için hayati öneme sahip olan hem de üretim sürecinde önemli bir girdi olarak kullanılan doğanın faydası hesaplamalarda yer almaz. Doğal kaynaklar ancak metalaştırıldıkları zaman GSYH hesaplamalarına dahil edilirler. Ormanın kereste değeri GSYH hesaplamalarında yer alırken, iklim dengesine veya insan sağlığına katkısı hesaplamalarda yer almaz.  Eğer ormandaki tüm ağaçlar kereste değeri için tahrip edilip metalaştırılırsa ekosistem geri dönülemez bir biçimde zarar görecek ancak GSYH hızla yükselecektir.

Sayısal olarak genişlemeyi temsil eden büyüme verilerini, politika yapıcıların her şeyi özetleyen tek bir veri olarak dikkate almaları büyümeyi sakıncalı bir durum olarak karşımıza çıkarıyor.  Çünkü bu durum çevreyi korunması gereken rezerv olmaktan çıkartarak harcanabilir bir kaynak haline geliyor. İklim değişikliği, mücadele edilmesi gereken toplumsal bir sorun olmasına rağmen güçlü bir politika çerçevesinin oluşmaması nedeniyle, 2006’da İngiltere hükûmetinin baş danışmanı Nicholas Stern iklim değişikliğinin risklerini içeren bir rapor hazırladı. Raporda iklim değişikliğinin toplumsal olduğu kadar ekonomik bir sorun olduğu, politika yapıcıların oldukça duyarlı oldukları GSYH üzerinden açıklanmıştır. Ortaya çıkan çarpıcı sonuca göre, küresel olarak iklim değişikliği ile mücadelenin maliyeti toplam GSYH’nın %1’ine denk gelirken eylemsizliğin maliyetinin GSYH’nın %20’sine mal olabilir. Yaratılan kaosun faturası büyümeden elde edilecek faydaları fazlasıyla aşsa da, iklim tehdidinin uzun vadeli bir risk olarak algılanması ve mücadele için atılan adımların faydasının kısa vadede ortaya çıkmaması (politika yapıcılara oy getirmeyeceği) düşünüldüğünde geri planda bırakılmakta. 

Yakın zamanda, vaka sayısı ülkelerin sağlık sistemi kapasitesini aştığı zaman yaşadığımız çaresizliği aslında fosil yakıt kullanarak elde ettiğimiz büyüme oranları, ekolojik sınırları aştığı zaman da yaşıyoruz. Tek fark iklim nedeniyle yaşadığımız felaketlerin şimdilik bölgesel düzeyde olması. Ancak, küreselleşen dünyada yaşanan felaketleri “diğerlerinin” sorunu olarak değerlendirmek, bundan birkaç ay önce üretimin Çin’den Türkiye’ye kayacağına dair senaryoları dahi gündeme getirdi. Ne yazık ki, bugün aynı hastalığı paylaştığımız dünya ile aynı haber akışını takip ediyoruz ve aynı ürünleri satın alıyoruz. Yaşadığımız fırtınanın şiddeti bize hepimizin aynı gemide olduğunu hatırlamışken,  şartlar dünyayı bilime ve küresel dayanışmaya zorunlu olarak yönlendirmiştir. Bu mecburiyet aslında iklim değişikliğinin uzun yıllardır ihtiyaç duyduğu güçlü mücadelenin en önemli bileşenleri olabilir. 

Yol haritamız nasıl şekillendirilmeli? 

  • Sürdürülebilir ekonomi konusu uzun yıllardır ciddiye alınmamış, arka plana itilmiştir. Değişen dünya düzeninde eski politikalar rafa kaldırılmalı, sürdürülebilir ekonomi ilgili yol haritaları ülkelerce derhal şekillendirilmeli ve yürürlüğe konulmalıdır. Ülkelerin salgın sonrası kalkınma planlarını yeniden gözden geçirecek olması, sürdürülebilir projelerin önceliklendirilmesi için iyi bir fırsat olacaktır. 
  • Gelecekteki ekonomik, sağlık ve çevresel krizleri önlemek adına doğaya ilişkin riskler ve fırsatlar analiz edilip, enerji politikaları buna göre revize edilmelidir. Çevre riskleri oluşturan tüm projelerin teşvikleri kesilmelidir.
  • Toplumsal bilinçlendirme adına düşük karbonlu ekonomiye yönelik eğitim ve teşvik politikaları önceliklendirilmelidir.
  • Genişleyici para ve maliye politikaları ile ekonomide yaratılmak istenen ivme, iklim dostu yeşil projeleri finanse ederek gerçekleştirilmeli, kentsel dönüşüm süreçleri sürdürülebilir projelerle yeniden tasarlanmalıdır.
  • Son olarak, petrol fiyatlarındaki olağanüstü çöküşle birlikte ilerleyen dönemde fosil yakıt tüketiminin caydırmak amacıyla karbon vergisi getirilmelidir.  

Geleceğimiz ekolojik sınırların dikkate alındığı sürdürülebilir bir ekosistem yaratabilmeye bağlıdır. 2016’da 195 ülkenin onayıyla kabul edilen Paris Anlaşması, iklim değişikliğine karşı verilen en geniş katılımlı ve umut verici bir mücadeledir. Henüz hiçbir ülke Paris Anlaşması hedeflerini yerine getirememiş olmasına rağmen, ülkeler ekonomilerini daha sürdürülebilir bir hale dönüştürme fırsatına sahip. Tüm ülkelerin ekonomik kalkınma planlarını yeniden gözden geçirdiği bu günler, sürdürülebilir ekonomiye dönüşüm için tarihi bir fırsattır, bunu kaçırmayalım. Ülkemize baktığımızda, Türkiye Paris anlaşmasını imzalamasına rağmen parlementodan geçiremeyen tek G-20 ülkesidir. Bununla birlikte İklim Performans Endeksi’nde, 57 ülke arasında 48. sırada çok düşük performans gösteren ülkeler arasında yer alıyor. Bu performansı düzeltmek için hala geç kalmış sayılmayız.

Fotoğraf: Li-An Lim