Ulusalcılığın altın çağı 2000’lerde, birçok eski zamanın sosyalist entelektüelinin düz, kaba bir ulusalcılığın batağına saplanması hayretle izlenmişti. Bir zamanların saygı duyulan sosyalist duayenlerinin (mesela Mümtaz Soysal’ın, Alpaslan Işıklı’nın); 12 Mart ve 12 Eylül’de hapis yatmış, bedel ödemiş, demokrat tavır almış akademisyenlerinin, 2000’lere gelindiğinde Kürt meselesinden Ermeni meselesine ve hak ve hürriyetlere dair aldıkları son derece reaksiyoner tavır, birçok sosyalist tarafından hayıflanılarak izlenmişti. Bu durum; özellikle liberal/“demokrat” cenah; özellikle de kendi geçmişleri reddederek kopmuş sosyalist kökenli entelektüeller tarafından; Türkiye solunun Kemalist mirası ve  Üçüncü Dünyacı milliyetçilikten kaçamamasıyla ilişkilendirilmişti. Büyük ölçüde de haklı bir analizdi. Ancak, bu denemede, bu sürecin bambaşka bir boyutu ele alınarak bu güzergahtan okumaya, okumamaya ve akademik okur-yazarlığa dair bazı noktalara varılmaya çalışılacaktır. 

        Türkiye sosyalist solunun birçok mensubunun özellikle 1990 sonrası dönüşen dünya ve yeni değerlerden kopukluğu; dönüşen dünya soluna, yani Yeni Sol’a intibak edememelerinden de kaynaklanmıştı. Ulus devlet çağının paradigmasıyla beraber tavsarken; yeni küresel çağda’68 sonrasının değerleri ve ufuklarının ilhamı ve etkisinde birçoklarının gözünde ulus-devletin Fransız Devrimi ve temsil ettikleriyle “ilerici” ilintisi de giderek pörsümüştü. Ulus-devlet vatandaşlığı artık bu kuşak entelektüellerin otuz yıl önce varsaydığı üzere kendi başına özgürleştirici, vatandaşlık üzerinden eşitleyici ve ilerici bir noktaya tekabül etmemekte; aksine, tek tipliği bir norm olarak empoze etmesiyle bir cendereye dönüşebilmekteydi. Dolayısıyla; Kürt, İslami, Alevi kimliklerinin ifadesi için yeni bir çoğulculuk gerekiyordu. Aynı şekilde, kadın siyasası da kadın özgürleşmesi güzergahını eşit vatandaşlık talebinden farklılıkların tanınmasına yöneltmişti. İşte bu noktada, ulus-devlete dair bir dönemin kavramsallaştırmalarını sürdüren, yeni dönüşen talep ve süreçleri algılayıp anlamlandıramayan entelektüeller, bir zaman için “ilerici” oldukları için bulundukları noktada “aynı kalmalarından” dolayı reaksiyoner noktaya düşmüşlerdi. Bunda elbette Türkiye sosyalizminin miras aldığı ve kodlarında yer tutan Kemalist milliyetçilik ve otoriteryenizmin payı vardır. Ancak, bir tarihsel süreçte anlamı olan, bir bağlama oturan ön kabullerin pekâlâ başka bir zamansallıkta karşılıksız kaldığını idrak etmek için insanların kendilerini yenileyecek, güncelleyecek araçlara sahip olması gerekmektedir. Elbette, içinde şekillenilen ideolojik formasyon bunun bir sebebidir. Sosyalist, Kemalist ve o dönem solda duran akademisyenlerin; iki, üç, on yıl sonraki bu tıkanmışlıklarında, mevcut akademik literatürü takip etmemeleri ve böyle bir akademik okur-yazarlık kaygılarının olmaması da esaslı bir nedendi. Zira, kendini güncelleyebilmek ve ilerleyen yaşa rağmen bunu başarabilmek için, buna uygun donanıma sahip olmaya ihtiyaç vardır. 

        1970’lerde başlayan ve devam edegelen büyük revizyonist kırılma sosyal bilimlerin kalıplarını alt üst etmiş; bu kırılma tarih disiplininin, siyaset biliminin, sosyolojinin, antropolojinin kavram setlerini ve analitik çerçevelerini baştan kurmuştu. Bu dönüşümün izdüşümlerini takip edemeyen ve yok sayan bu akademisyen kuşağı, bu sebeple kadük kalıvermişti. Sadece 1960’ların genelde Fransızcadan takip edilen akademik sosyalist literatürü değil, sosyalist olmayan modernleşme okulu ön kabullerine dayalı paradigmalar pusula kabul edilmiş; ulusa, devlete, sınıfa, toplumsal cinsiyete dair paradigmatik dönüşümü tetikleyen devasa bir literatür ıskalanmış, görülememişti. Güncel akademik okumayla ve akademik takiple bağ kesilmişti. Gençliklerinde sadece Marksizm’in değil, dönemin hâkim sosyal bilim paradigması “modernleşme okulu”nun düşünüş formasyonlarının omurgasını belirlediği bu kuşak akademisyenler ne neo-Marksist literatürü, ne neo-Weberyen rönesansı ne de kültürel dönüşü (cultural turn) takip edebilmiş, okumadıkça da köhnemişti. Böylece, 1960’larda bir gerçekliğe oturan ön kabuller 2000’lerde kaba bir katı ve tek tipçi ulus-devlet savunusuna karşılık gelmiştir. Akademik literatürü takipsizlik, siyaseten de bir savrulmaya neden olmuştur. Aynı durum Kemalist entelektüellerin serencamına da yansımıştır. Akademik olarak Kemalizm, bu dönemde modernleşme okulu ve kavram seti üzerinden anlamlandırılırken, ulus-devletin krizinin ardından çağı ve olan bitenleri açıklayamaz hale gelen bir çerçeve, adeta bir deli gömleği gibi, çoğulculaşmış bir topluma ceberutça giydirilmeye çalışıldıkça anakronik kalmıştır. Örneğin bu duygu ve dünyasını temsil eden önde gelen kanaat önderlerinden olan ve 1976 yılında Hacettepe Üniversitesi’nde doçentlik tezini “Toplumsal Değişme Kuramları” ile bir akademik dünyanın kavramsal setiyle veren Emre Kongar, tam bu dönemin sosyolojik yazınında gömülü kalarak ve dönüşen güncel sosyoloji literatürüyle hiç temas etmeyerek 2000’lerde başka bir noktaya, “toplumsal değişememeye” oturmuştur.

       Söz konusu sol-ulusalcılar, dönemin özgüvenli liberalleri ve sol demokratları tarafından istihzayla karşılanmıştı. Onlara göre, sol-ulusalcılar çağdışı bir noktada kalmışken sol demokratlar ve liberaller güncel olan biteni derinliğiyle kavrama yetisine sahiptiler. Özellikle 1990’larda Türkiye’de milli güvenlik bürokrasisi, siyasi iktidarı aşarak PKK ile gayrinizami harp yürütürken bir yandan da yakıcı Kürt meselesinde her türlü açılımın önüne set çekmekte, ifade hürriyetini kısıtlamakta, diğer yanda ise yükselen İslami siyasayı bir milli güvenlik tehdidi ilan ederek baskılamaktaydı. Tabii, bu ikili süreç her türlü ifade hürriyet alanının daraltılmasını da dayatıyordu. İşte bu siyasi gerçeklikte, demokrat/liberal entelektüellere göre, Türkiye’deki ana çatışma tek tipçi bir Kemalist ceberut düzen ile bu cendereye karşı farklılıkları temsil eden toplumsal gruplar arasında cereyan etmekteydi. Bu esas çatışmayı ise ancak hepsini fark edebilen, hepsiyle konuşabilen ve hiçbirine bigâne kalmayan demokrat entelektüeller kavrayabilirdi. Katı bir Kemalist milliyetçilik ise bu ceberut yapının ideolojik çimentosuydu. Bu şablon pekâlâ 1990’ları açıklıyordu. Zaten güncel akademik literatür de yoğun bir şekilde ulus-devletin, otoriter modernist ideolojilerin ve yapıların sert bir eleştirisini ortaya koyuyordu. Yeni toplumsal hareketler, kimlik siyasaları ve toplumsal çoğulculuk dönemin popüler akademik çalışma alanlarıydı. Milliyetçilik de sosyal bilimlerde 1990’larla beraber; Yugoslavya, Ruanda, eski SSCB coğrafyası deneyimlerinde gözüktüğü üzere, öncelikli bir patoloji olarak saptanmış; ulus-devlet eleştirisiyle birleştirilerek sosyal bilimlerin ana gündemlerinden biri haline gelmişti. Yani dönemin akademik ilgi ve saptamaları, güncel siyasi olguların kavranması çabalarına bu şekilde yansıyordu. Bu entelektüeller daha güncel bir kavram seti üzerinden konuşuyorlardı.

        Ancak, bu çerçeve bir eleştiri olarak güçlü olmakla beraber, toplumsal ve siyasal gerçekliğin ancak bir yüzünü sunmaktadır. Zaten yirmi yıla yaklaşan AK Parti deneyimi 1990’ların çerçevesini geçersiz ve kadük bırakmıştır. Kemalizm eleştirilerinin (indirgemeci halinde) siyasal ve toplumsal gerçekliğin ancak bir kısmını açıklayabildiği âşikârlaşmıştır. Zaten yeni gerçeklikler yeni çerçevelendirmeleri gerektirir. Akademik önermeler siyasal gerçeklikle sınanırlar ve bugün değiştikçe geçmiş de değişir. Ancak şablonlar, birer kısa yol olarak düşünce tembelliğini güncellenmeden sürdürme imkânı sunarlar. 1990’ların liberal iyimserliği, İkinci Cumhuriyet tezleri, Soğuk Savaş sonrası sosyalizmin mutlak çöküşü ve Fukuyamacı küresel iyimserlik dalgası üzerine oturmuştu. Bu dalga ise küresel gerçeklikle sınandıkça aşındı. Türkiye deneyiminde de hiç doğrulanmadı. Ancak, sol demokrat/liberal entelektüeller kendi görüşlerini güncellemek yerine, kendilerini tekrarladıkça bazı anahtar kelime ve tabirler üzerinden indirgemeci bir Türkiye tarihi şablonuna saplandılar. Bu durum da pekâlâ önemli ölçüde güncellenme kabiliyetinden yoksunluktan kaynaklanmaktadır. Bu kabiliyet ise güncel olan biteni anlamlandırabilecek bir okuma ediminden ya da akademik okur-yazarlıktan geçmektedir. 

         Burada ise kastedilen, kutsanan şekilde mekanik bir okuma kültü değildir. Hatta kastedilen, okumak ediminin ta kendisi bile değildir. Süreçleri okuyabilmek, tarihsel akışı kavrayabilmek, güncellenmek için düşünsel kırılmaların takip edilebileceği bir entelektüel beslenme zaruridir. Bu tür bir beslenmenin yokluğunda ise epistemik cemaatler, kendi fikirlerinin yettiği ve bu fikirlerin insanı ve çevresini sürekli doğruladığı bir halüsinasyon evrenini inşa ederler. Ya da İlber Ortaylı personasında olduğu gibi entelektüellik millet, devlet gibi mistifiye edilmiş kavramlara dokunmadan, bunları tehdit etmeden, salt bir bilgi yığma olarak ortaya konulabilir. Böylece, bu tehdit oluşturmazlık haliyle okuma kültü üzerinden toplumsal saygınlık kazanılabilir. Akademik okur-yazarlıktan yoksun okuma edimi zararsızlaştırıldıkça konformizmi beslemektedir. 

        Günümüzde Türkiye’de entelektüel adacıklar, entelektüel kamuoyunu sadece birbirleriyle konuşacak zeminden değil, aynı zamanda kendilerini güncelleyecek bir paylaşım zemininden de yoksun bırakmaktadır. Fikirler ve fikir adaları güncelle beraber dönüşmek yerine, pekâlâ bir zamanki paradigmalara sıkı sıkıya sarılmayı tercih etmektedirler. Aynı şekilde, akademik güncelliği basitleştirerek entelektüel kamuoyuna ve hatta genel kamuoyuna aktaracak ikinci elciler de (popülerleştiriciler) akademik okur-yazarlıktan beslenmedikleri için, güncel akademik literatürden kopuk şekilde, otuz yıl önceki dağarcık ve kavram dünyası içinden (en yaygın şekilde ortayolcu Atatürkçü zihinsel evrenden) konuşurlar. Böylece; bir tarafta Atatürkçü anlam ve zihin dünyası, bir tarafta sağ-muhafazakâr anlam ve zihin dünyası derken, bu hal devam eder. Otuz yıldır güncellenmemiş zihinlere özgü bir özgüvenle de bu haklılıklar perçinlenir. Bir tarafta İslami-muhafazakâr, bir tarafta Kemalist-aydınlanmacı, bir tarafta adeta İlber Ortaylı’nın şahsında vücut bulan apolitik-sağ Atatürkçü, bir tarafta Marksizmin her şeyi açıklama ve çıplak şekilde ortaya serme gücünden edinilen özgüvenli sosyalist-aydınlanmacı okuma kültleri de bu minvalde devralınan epistemik ve ideolojik otoritelerin sürdürülmesi ve yeniden tesisinde mühim rol oynadılar. 

        Hepsinin ortak özelliği ise bir eylem olarak okumayı zihinsel beslenmeyle güncellenme, dönüşme ve farklılaşma katalizörü değil; tam aksine haklılıkları, ön kabulleri ve değer ve düşünce dünyalarını tahkim etmeye yönelik kutsamadır. Daha doğrusu okumanın kutsanması, kitabın bir arzu nesnesine dönüştürülmesi, okumaya bu anlam yüklendiği için söz konusu olabilmektedir. Okumak, bir yandan Rönesans’tan beri insanın kendi kendini aşması, kendini dönüştürmesi, kendine yeni ufuklar açmasıyla özdeş bir edim olarak yüceltilmişken, bir taraftan da değişmez ve aşılamaz otoriteleri tesis ve yeniden tesis için koşulmuştur. 

        Okuma, günümüzün dijital dünyasında eski anlamını ciddi anlamda yitirmiştir. Rönesans İtalya’sında hümanizmin kurucu babası Petrarca için de okumak karanlık bir bin yılın ardından Roma metinlerine geri dönüş ve bu metinler üzerinden kaybedilmiş ama unutulmuş metinlerde saklanmış bilgelikle insanın yeniden uyanışı anlamına geliyordu. Aydınlanma’da ise okumak, Hıristiyanlığın vaaz ettiği evren ve epistemolojinin aşılması, reddedilmesi ve doğanın kendini açıklayan bilgisinin ortaya konması ve insanlığın bu şekilde özgürleşmesi anlamına geliyordu. Aydınlanmacı sosyalizm için de klasikler, dünya edebiyatı ve doğa bilimleri okumaları insanlığın aydınlığa ve dolayısıyla özgürleşmesine ulaşımında bir merhaleydi. Günümüzde ise okumak ona yüklenmiş yüce anlamlardan arınmış durumdadır. Aslında, günümüzün okuma kültü de tam bu boşa düşmeyi yansıtmaktadır. Okuma kültü/kutsaması, dijital çağda ise hepten bir vitrin süslemesine dönüşmüştür. Zira, okumak ediminin, kapsamı ve anlam yükü tamamen dönüşmüştür. Okumak, günümüzün dijital dünyasında eski anlamını ciddi anlamda yitirmiştir.

      Zira, artık bugün bilginin ana kaynağı kitap ve kitap okuma eylemi değildir. Hacimli, ansiklopedik kitaplar hiç değildir. Bilgi yığmak hepten anlamsızlaşmıştır. Okumanın bugün kaybolmuş büyüsel gücü insanların iletişim teknolojilerinin ve başka alternatif bilgi paylaşım mecralarının yokluğunda bilgiye (ve “bilgeliğe”) ulaşmanın ve kendini güncellemenin tek aracı olmasından kaynaklanıyordu. Bugün ise bu durum söz konusu değildir. Ancak, toplumsal kavrayıştan yoksunluklarıyla malul dijital gurularının, internetin ilk zamanlarında teknoloji dini rahipleri edasıyla muştuladığı üzere, internetin dev bir bilgi havuzu olduğu ve dolayısıyla artık bilgiye ulaşımın kolaylaşmasıyla, insanlığın ufkunun hiç olmadığı kadar derinleşeceği ve bu zihinsel açıklığın bireysel ve toplumsal özgürleşmeyi sağlayacağına dair coşkulu nutukları da sert bir kayaya tosladı. İnternete Petrarca’nın zamanında hümanizme yüklediği anlamı yükleyenler yine boşa düştü. Muştulananın tam aksine bu bilgi kümeleri ufuk ve derinlik sağlamak bir yana, bilgi çöplüğü olarak dijital kullanıcıları zihinsel olarak daha da sağlıksız, cahilane ve tehlikeli noktalara savurdu. 2015-2020 dönemi internetteki bilgi çöplüğünün, nasıl alt-right’ı ürettiğine ve oradan aşırı sağı beslediğine dair gerçeklik, teknoloji-iyimserlerinin yüzüne vurdu. Aynı şekilde, internette hazırda bu kadar yoğun ve kolay ulaşılır bilginin olması insanlara zihinsel derinlik kazandırmadı. Hata tam aksine yol açtı. Zira, hazırda hap bilgi kendi başına bir değer değildir. Ham bilgileri işlemek ise bambaşka bir donanım, zahmet ve birikim gerektiriyordu. Bu ise dijital çağda artık geçmişte kalmış bir derin okur-yazarlıktan besleniyordu. Kuru olgusal doğruluklar ise kendi başına değer oluşturmamaktaydı. Bilgi ve okumayla; uçucu zamanların insanının, entelektüelinin ve akademisyenin hüzünlü ilişkisine dair kalınan yerden bir sonraki yazıda devam edilecektir.

Fotoğraf: Toa Heftiba