İngiliz roman, öykü ve deneme yazarı Edward Morgan Forster, bir romanın nasıl yazılacağına dair kitabında, edebi yazarlık alanında kariyer yapmak isteyen adaylara bazı tavsiyelerde bulunur. Yeni bir bölüme başlamadan önce yazım konusunda, kendilerine sürekli “sırada ne var?” sorusunu sormalarını öğütler.

Ne var ki kişi bazen doğru soruyu sorsa da yanlış cevaplara varabilir. Hele ki bu soru-cevap eylemi Ortadoğu’da yapılıyorsa. Zira Ortadoğu, her zaman cevap bulamayacağımız veya yanlış cevapları da olabilen soruların sorulduğu bölgedir. “Sırada ne var”? Sorusuna pek de kulak asılmadan yapılan çıkışların, karşılıklı tehditlerin ve hatta okunan şiirlerin gerilime göz kırptığı yerdir.

Ankara-Tahran hattındaki “şiirsel gerilim” de “sırada ne var” sorusuna muhalif bir çıkış mahiyetinde ve gündemi epeyce daha meşgul etmek için iyi bir fırsat. Gerilimin sebebi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 10 Aralık Perşembe günü Bakü’de, Aras Nehri ile ilgili okuduğu şiir. Türkiye’nin doğusundan doğup, Kura Nehri ile birleşerek Hazar Denizi’ne (İranlıların deyimiyle Mazenderan Gölü) dökülen Aras Nehri, Türkiye-Ermenistan ve Azerbaycan-İran arasında doğal bir sınır hattı oluşturmakta. Aras Nehri’nin İran açısından sembolik bir önemi var. Şöyle ki, Azerbaycan Cumhuriyeti ile İran’ın etnik Türk yoğunluğuna sahip iki vilayeti olan Erdebil ve Doğu Azerbaycan arasında bulunan nehrin, İran tarafında yaşayan Türk nüfus için anavatanlarından zorla koparılmanın sembolü olarak görülmesi, tepkinin tonunu artırdı. İran’ın şiire gösterdiği tepkinin seviyesi ve kullandığı dil epey sert. Tahran’dakilerin şiire tepkisinin siyasi, sosyal ve tarihi birçok arka planı var. Ancak en esaslı sebep, İran’ın bugün kullanabileceği kartların yıllar önce sahip olduğu kartlardan daha az olduğunu kabul etmek zorunda kalacağı bir döneme giriyor olması. Bu dönem Tahran adına hem iç politikadaki restleşme hem de dış politikadaki olası gelişmelere hazırlık yapılması açısından önemli.

İran’da Haziran 2021’de Cumhurbaşkanlığı seçimleri gerçekleşecek. Reformistler neredeyse etkilerini yitirmek üzereler. Cumhurbaşkanı Ruhani ve Dışişleri bakanı Cevat Zarif’in öne çıktığı bu grupta mevcut Cumhurbaşkanı Ruhani, gelecek seçimlerde aday olamayacak. Önümüzdeki dönemde de Dışişleri Bakanlığı görevine talip olduğunu dile getiren Cevat Zarif, Reformist kanadın aktif siyasette kalan en önemli ismi. Geçtiğimiz senelerde İranlı genç ve kadınların en sık kullandığı sosyal medya hesabı Telegram’dan istifa haberini duyuran Zarif, İran devrim ideolojisinin ulaşamadığı 30 yaş altı kesime ulaşma konusunda gayet başarılı. Ekonomik dar boğazın yanı sıra yaşanan iktisadi, siyasi ve sosyal problemler, özellikle İranlı kadınlar ve gençleri siyasete daha da ilgisiz hale getirmiş vaziyette.

Bu ilgisizliğin farkında olan Zarif, hem sıkışan Reformist kanadı yeniden İran siyasi sahnesine çekmek hem de giderek içine kapanan İran halkını güncel siyasete kanalize etmek adına özellikle dış politikada sert bir Türkiye karşıtı söylemin simgesi olmuş vaziyette. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın okuduğu şiiri bir fırsat olarak gören Zarif, makamına ve siyasi teamüllere hiç de uygun olamayan bir üslupla Twitter hesabından oldukça sert sayılabilecek bir mesaj yayınladı ve Türkiye’nin kendi topraklarını hedef aldığını kastederek gerilimi en ileri noktaya taşıdı. İran basını adeta Zarif’ten işaret almışçasına Türkiye’yi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hedefe koyan tahrikâmiz manşetlerle okuyucusunun karşısına çıktı. Bununla yetinmeyen Tahran, Türk Büyükelçi Prof. Dr. Derya Örs’ü İran Dışişleri Bakanlığı’na çağırarak konuyla ilgili izahat istedi. Türkiye de mütekabiliyet esasınca İran’ın Ankara Büyükelçisi Dr. Muhammed Ferazmend’i bakanlığa çağırdı.

İki ülke arasındaki gerilimin İran dış siyasetine bakan yönü ise bünyesinde, Azerbaycan-Ermenistan, ABD seçimleri ve önde gelen askeri-sivil isimlere yönelik suikastları barındırıyor. Öncelikle belirtmek gerekir ki son gerilim, Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerde, daima var olan güven bunalımını bir kez daha ortaya çıkardı. Diğer taraftan, Azerbaycan’ın 27 Eylül 2020 tarihinde başlattığı askeri operasyon ve sonrasında yaşanan tartışmalar, en temel dinamikleri güvenlik üzerine kurulu İran yönetim anlayışını rahatsız etmiş görünüyor. Azerbaycan-Ermenistan savaşının başlangıcında Ermenistan’dan yana tavır alan İran yönetimi, ülkedeki Türk nüfus tarafından sert bir şekilde protesto edildi. Bölgedeki Türk nüfustan gördüğü tepki üzerine tavrını ve söylemini yumuşatan Tahran yönetimi, -ülke içindeki çeşitli mahfillerde- Kafkaslardaki savaştan herhangi bir diplomatik kazanım elde edememekle eleştirildi.

Rusya’nın hazırladığı bir barış planı çerçevesinde taraflar arasında sağlanan anlaşma ile birlikte bölgede sükûnet hâkim olsa da Ankara’nın Azerbaycan’ın harekâtına müdahil olması ve Bakü’de Türk askerinin yaptığı geçit töreni, İran basınında eleştiri konusu olmuştu. Ekim ayının ortalarından bu yana Tahran-Ankara arasında biriken negatif enerji, okunan şiirle birlikte ortaya çıktı. Ankara-Tahran arasındaki gerilimli sürecin Azerbaycan’ın İran politikasına da zarar verebileceğini öngören Bakü yönetimi, dışişleri bakanı aracılığı ile geçtiğimiz günlerde İran’a bir ziyaret gerçekleştirdi. Ziyaretin temel hedefi, Karabağ konusunda İran’ı bilgilendirmekti.

İran’ın en çok tartışılan ve mevcut yönetim üzerindeki baskıyı arttıran bir diğer meselesi ise ülke içindeki suikastlar. 2020’nin hemen başında ülkenin en önemli askeri ve siyasi figürlerinden birisi olan Kasım Süleymani Irak’ta öldürüldü. Olaydan bir süre sonra (8 Ocak 2020) Tahran’dan havalanan sivil bir uçak İran tarafından “yanlışlıkla” hedef alındı ve olayda 176 yolcunun hayatını kaybetti. Bu süreden itibaren İran’ın çeşitli yerlerinde düzenli aralıklarla patlama ve yangınlar meydana gelmeye başladı. Kasım ayının sonuna gelindiğinde ise başkent Tahran’a çok yakın bir yerde İran nükleer çalışmalarının en önemli ismi Muhsin Fahrizade öldürüldü. Tüm bu gelişmeler karşısında elle tutulur bir açıklama yapamayan İranlı yetkililere yönelik tepki giderek artmakta. İran siyasetinde önemli yerlere sahip isimlerin Tahran’ın göbeğinde öldürülmesi ve hatta suikastçıların izlerini kaybettirmesi, İran’daki iç güvenlik sorunlarının yakından hissedilmesini de beraberinde getirdi. Tüm bunların üzerine geçtiğimiz hafta Tahran’ın en işlek caddelerinden birine “Teşekkürler Mossad” yazılı pankartın asılması, İran’daki iç güvenlik açığının tahmin edilenden de ileri boyutta olduğunu gözler önüne serdi.

Tüm bunlar, İran’ın ABD’nin yeni başkanı Joe Biden döneminde olabilecek muhtemel bir iş birliği zeminine de zarar vermek istemediği için kendisine yönelik bu saldırılara doğrudan ve dolaylı bir cevap veremediği bir döneme denk geldi. Washington’daki yeni karar alıcıların İran konusunda daha ılımlı bir tutum takınacağını düşünen Tahran yönetimi artık daha kapsamlı bir nükleer anlaşmaya ihtiyaç duyuyor. Dolayısıyla, İran’daki Reformist kanadın siyaset sahnesinden uzaklaşıp -özellikle nükleer çalışmalarda- bugüne kadar elde edilen kazanımları Muhafazakâr kanata kaptırma niyetinde değil.

Pandemi ile mücadele konusunda yaşanan sıkıntılar, yapısal sorunlar ve İran halkının rahatsızlığı hükümet üzerindeki baskıyı giderek arttırmış vaziyette. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın okuduğu şiir Tahran yönetimine, küresel gerilimi bölgesel düzeyde tutma ve iç siyasette artan negatif enerjiyi dış politikaya kanalize ederek üzerindeki baskıyı dağıtma adına önemli bir fırsat vermiş görünüyor. Bu çerçevede, İran’ın hamlesinin kontrollü bir gerginlik stratejisi olduğu söylemek pekâlâ mümkün.

Nihayetinde geçmişten günümüze süregelen ikili ilişkilere bakıldığında Ankara-Tahran arasındaki diplomasi geleneği, bu gerginliği kısa sürede yatıştıracak diyalog zeminine sahiptir. Her iki ülkenin dış işleri bakanları arasında gerçekleşen görüşme ardından daha ılımlı bir tonda yapılan açıklamalar, gerilimin giderek düşürüleceğine işaret. Ancak, şunu da belirtmek gerekiyor ki yakın zamana kadar tutarlı bir dış politika geleneği olan Türk hariciyesinin, son dönemde çok da normal zeminde hareket etmediği aşikârdır. Yaşanan şiir gerilimi, klasik Türk dış politikasının Güney Kafkasya ve dolaylı olarak İran konusunda sürdürdüğü ihtiyatlı tutumun genel anlamda korunması gerekliliğini bir kez daha göstermesi açısından mühimdir. Türkiye’yi yöneten siyasi aklın günü kurtarma üzerine kurulu ve derinliği olmayan milliyetçi ve popülist hamlelerden geri dönmesi, “sırada ne var” sorusunu merkeze alan bir anlayışla ütopyalar ile reel politik gerçekler arasındaki ince çizgiyi yeniden hatırlaması gerekmektedir.

Fotoğraf: Bahram Bayat