Tarık Çelenk geçen günlerde Duvar’a Sağ Siyaset’in röntgenini çeken ve oldukça kapsamlı analizler içeren bir röportaj verdi. Sağ kesimin bu açıklamalar üzerine düşünmesi, yazması ve konuşması gerekiyor. Zira sağ partiler ülkenin son 70 yılında çok kısa aralıklar hariç ekseriyetle ülkeyi yönettiler. İktidarları, her ne kadar askeri vesayetin gölgesi altında ve onun soluğunu ensesinde, sopasını sırtında hissederek yapılsa da bu durum Sağ’ın hatalarını, günahlarını ve zulümlerini örtmez, örtemez, örtmemeli. Sağ, geleceği sağlıklı bir şekilde inşa edebilmek için, masada yerini alabilmek adına aynaya bakmalı, gerçekleri görmeli ve kendisi ile yüzleşmeli.

Başa dönelim. Sağ’ın hikayesi malum olduğu üzere 1950’de Demokrat Parti’nin iktidar olması ile başlamıştır. Sağ aslında daha o ilk sınavında da sınıfta kalmıştır lakin, Demokrat Parti’nin askeri bir darbeyle iktidardan indirilip akabinde Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun idamları ülkenin demokrasi tarihine öyle bir giyotin indirmiştir ki, o dönemin yanlışları bu sebeple Sağ tarafından görmezden gelinmiş veya yok sayılmıştır. 

Benim de mensubu olduğum sağ mahalle; doğal olarak, o günden beri bozuk plak gibi idamları dillerden düşürmez. Lakin, kimse rahmetli Menderes’in 1954’ten sonra yaptıklarını ve bu yaptıklarıyla çok körpe olan demokrasimize ne büyük zararlar verdiğinden bahsetmez. Sağ maalesef bu talihsiz başlangıçtan dolayı ilk düğmeyi yanlış iliklemiş ve kendisini inşa yerine konumlandırma üzerinden tanımlamayı tercih etmiştir. Yani, kendi dünyasını ve kavramlarını üretmek yerine Kemalizm, CHP ve 27 Mayıs darbesini siyah kendimizi ise beyaz görürüz. Onlar ne ise biz onun zıttıyızdır. İşte bu durum, Sağ Partiler’in derinlikten yoksun, sığ, şekilci, hamaset ve şovenizm dolu politikalarının başlangıç noktasıdır. 

Sağ, ideolojisinin temelini de üç sac ayağı üzerine oturtmuştur. Bu ayaklar, yani Sağ’ın kutsalları devlet, din ve ırktır. Bunlardan birisini veya birkaçını kendilerine “gömlek” olarak seçip canları istediği zaman giyip çıkararak ama her daim yerlerinde sayarak ya da bazı zamanlar daha da geri giderek dünden bugüne varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Kavramları salt kendi hallerinde düşünürseniz “bunların nesi kötü”diyebilirsiniz ama kazın ayağı öyle değil. Sağ’ın yukarıda saydığımız nitelikleri bu kavramların anlaşılmasında ve fikirden eyleme dökülmesinde çok büyük sorunlara yol açmıştır. Bu sorunların sebebi değerlerin bizatihi özü değildir. Sebep, hem onların istismara oldukça açık kavramlar olması hem de Sağ’ın onları içlerini boşaltarak şekle indirgeyen, yozlaştıran söylem ve eylemleridir.

Şöyle ki, devlet kavramından başlayacak olursak, “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” zihniyetini sahiplendiğini iddia eden sağ siyaset kendi pratiğinde bu söylemin tam zıttı istikamette hareket ederek bireyi devletin çarkları arasında ve üstelik daha çok kendi çıkarları uğruna adeta öğütmüş, un ufak etmiştir. Bu da beraberinde insan hayatını önemsizleştirmiş ve onu ruhsal olarak hadım edecek argümanlar, araçlar üretmiştir.

Irk kavramı ise ulus devlet projesi kapsamında Türklük üzerinden inşa edilmeye çalışılmıştır. Bunu şartların ve yaşanmışlıkların getirdiği atmosferde anlamak pek tabi mümkün. Lakin, geçen zamanla birlikte bu zihniyet ergenlik dönemini bir türlü aşamamış ve sadece etnik kimlik üzerinden kendini tanımlamanın ötesine geçememiştir. Bu da hem kendisini geliştiremeyip çağa ayak uyduramamasına hem de karşıtlarını yaratarak toplumda tehlikeli bir çatallaşmaya sebebiyet vermiştir.

Din kavramı ise belki de en sorunlu ve toplumsal kutuplaşmanın en net görüldüğü alanın kapılarını aralar. Sağ’ın kendisini inşa yerine konumlandırma üzerinden var ettiğini yukarıda belirtmiştim. İşte bu konumu almada temel referansı da din olmuştur. Sağ aslında bu açıdan bakıldığında da oldukça edilgen bir yapıdır ve korkaktır. Kemalizm’in dini periferilere itip onu merdiven altı fundamentalistlerin ve kimi tarikatların eline terk etmesi sonucu toplumun damarlarına uzunca yıllar İslam’ın oldukça sığ bir yorumu zerk edilmeye çalışıldı ve maalesef bu zihniyet zaman içerisinde filizlenerek Sağ’ın bir fraksiyonu olan Siyasal İslam olarak karşımıza çıktı.

Yaptıkları kötülük Kuran’ın saf lafzını baz alıp onun ruhunu, özünü ve ahlakını yok sayan bir dil geliştirmeleridir. Bu açıdan sağ siyasetin ekseriyeti itibarı ile üstü Mekke altı Vegas’tır. Toplum tarafından bilinmediği sürece “günaha” girmede beis görmeyen politikacılar, toplum içerisinde ise “günahkar” olarak görülene ilk taşı atan kesimdir. Aslında derinlerine inildiğinde İslam’ın reforma değil ama müslümanların rönesansa ihtiyacı olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz. Fakat, bu ayrı bir yazı konusu.

Yani din meselesini toparlamak gerekirse Sağ, eylem ve söylemleri ile dinin içini boşaltarak onu koflaştırmış, adeta putlaştırmıştır. Kuran’ın ahlakını es geçerek sadece şekli ibadetler veya emir ve yasaklar üzerinden tatbikini teşvik etmiştir. Bu da hem dine hem de topluma büyük zararlar vermiştir. Tab,i burada “neden vermiştir” veya “nasıl verebilmiştir” sorusu akıllara gelecek. Bunun cevabı da toplumun sosyolojik ve psikolojik yapısında saklı. Bizim toplumumuz yaşadığımız birçok olaya verdiği reaksiyon ile çok net bir şekilde tümevarımcı değil tümdengelimci ve milli/dini duygular bakımından da oldukça coşkun bir ruh yapısına sahip olduğunu göstermiştir.

Toplumun bu tümdengelimci yapısı Sağ Siyaset’e kitleleri manipüle etme veya yönlendirme noktasında ciddi ve çok tehlikeli bir güç vermektedir. Onlar da bu gücü maalesef toplumun geçmişte yaşadıkları acıları istismar ve milli/dini duygularını suistimal ederek kendi şahsi iktidarlarına alan açmak için kullanmışlardır. Sağ siyaset bu açıdan toplumu aldatmış, kullanmış ve yanlış yönlendirmiştir.Bunu yaparken yıllarca hakim sınıfı “Beyaz Türkler” olarak kodlayıp kendilerine de “Kara Türkler” diyerek kitleleri kendi safında birleştirdi. Söylemlerinde Beyaz’ları demokrasiye zarar vermekle, temel hak ve özgürlükleri gasp etmekle ve zulüm yapmakla itham ettiler. İktidar olduklarında ise icraatları ile gösterdiler ki dertleri beyazlık değil hangi Türklerin beyaz olacağı imiş. 

Ülkeyi kör topal da olsa işleyen bir demokrasiden antidemokratik bir yapıya sürükleyerek Sağ-Sol arasında ki kavgayı atomize edip üst komşu ile alt komşuya indirgemişlerdir. Bu siyasetleri 6-7 mahalleden oluşan Türkiye’yi uçurumun kenarına getirmiştir zira bu mahalleler arasında gerek geçmişte yaşanan bir takım acılar gerekse de farklılıklardan dolayı yadsınamaz bir uzaklık ve soğukluk durumu zaten mevcuttu. Bir mahallede yangın çıktığında diğer mahallelerin oraya su taşıması gerekirken bilakis kimilerinin ateşe odun atmaları veya umursamaz şekilde kayıtsız kalmaları maalesef kötü niyetli Sağ Siyasetçilerin en büyük kozu olmuştur. Onlar bu durumun farkında oldukları için arada ki farklılıkları kaşıyıp, ıraklıktan derin uçurumlar yaratarak kendi iktidarlarını yükseltmişlerdir.

Burada yazılı olanların ete kemiğe bürünmüş hallerini görmek istiyorsanız son 15 yılımıza bakmanız, eğer o kadar uzağa gitmek istemiyorsanız da son birkaç güne göz gezdirmeniz kafi.

Tüm bunlara rağmen Sağ, farklı fraksiyonları ile bu ülkenin nicelik anlamında en büyük mahallesi ve bunca kötülüğe rağmen ülkeyi içinde bulunduğu cehennemden çıkarabilecek trenin de yegane lokomotifidir. Lakin, bunun için çok net bir paradigma değişikliği şart. Özel hayatlarımızdaki kutsallarımız elbette sadece kendimizi ilgilendirir ama toplumsal ve kamusal hayatta önceliklerimizi değiştirmek zorundayız. Devlet-Irk-Din yerine Birey-Yurttaş-Ahlak kolonlarını yerleştirmeliyiz.

İktidar’ın hamaset ve şovenizmine oy kaygısı ile tüm muhalefet yenik düşmüş durumda. Oysa Sağ’ın içinden birileri hem de yüksek sesle bu gidişata dur diyebilecek cesareti gösterirse muhalefet partileri de İktidar’ın onlara taktığı prangaları kırarak ülkenin yeniden inşası için cesur adımlar atabilirler. 

Sistemimizin, kurumlarımızın ve yamalı bohçaya dönmüş anayasımızın restorasyon ile düzeltilebilecek bir hali kalmadı. Ülke için yeniden inşa süreci kaçınılmazdır ve yeni bir Sağ olmadan bu inşa sürecini başlatabilmek de mümkün değildir.