Nevşin Mengü’nün Daktilo 1984’de kaleme aldığı 8 Nisan tarihli yazısının ardından çok fazla vakit geçmemişti ki; Ali Babacan Fox TV, T24, KRT, Karar TV ve Cumhuriyet gibi farklı platformlarda yayınlanan mülakatlarla görüşlerini açıkladı. Ali Babacan’ın görünürlüğünün artmasının Mengü gibi gazeteciler tarafından dile getirilen memnuniyetsizliğin bir sonucu olduğunu kestirmek mümkün değil. Ancak, tüm bunlardan bağımsız olarak söz konusu tepkilerin bir kısmının aslında Babacan’ın sosyal medya kullanım sıklığına veya ekranlarda ne ölçüde görünür olduğunu hedef almadığını iddia etmek mümkün. Zira, söz konusu eleştirilerin ekserisi esastan ziyade usule, ne söylendiğinden ziyade nasıl söylendiğine odaklanıyor. Hattı zatında, söz konusu eleştiriler aslında uzun zamandır Türkiye siyasetinde vasatı temsil eden siyasal üsluptan sapmanın yarattığı tedirginliği yansıtıyor. Bu tedirginlik; büyük ölçüde yüksek sesle dillendirilen tarihsel mitlere, olmayan düşmanlara, imkânsız projelere dayanan yani bütünüyle duygulara hitap eden bir siyasal retoriğin yerini bir başka dilin alması ile ilgili. Hâkim siyasal retorik bu açıdan bakıldığında bir taraf için ecdadın şanlı tarihi diğer taraf için Cumhuriyetin tehlikede olan kazanımları olabiliyor. Tansiyonu yükseltmeden, rasyonel zeminde sakin bir ses tonuyla yapılan konuşmalar, bu bağlamda yavan ve tatsız bulunuyor.

Kuşkusuz Babacan’a yönelik hayal kırıklığının bir diğer nedeni de muhaliflerde yerleşmiş olan mevcut iktidarın suç ortağı olarak onun muhalefet yapma rüştünü ancak iktidarı hedef alan nobran ve keskin bir dille kazanabileceği fikri. Zira, mevcut siyasal iklim dikkate alındığında siyasal yelpazenin farklı uçlarında yer alan Marksistlerden milliyetçilere kadar farklı muhalif kesimlerin öfkesi bir taraftan böylesi bir siyasal dili üretiyor, diğer taraftan da bu dilden besleniyor. Bir başka deyişle, Türkiye’de siyasal ve toplumsal muhalefetin büyük bölümünün yaslandığı siyasal dil ile iktidarın benimsediği siyasal dil ile arasında anlamlı bir fark yok. İktidarı ve muhalefeti ile siyaset, kimlik temelinde yürüyen dostlar ve düşmanlardan müteşekkil. Dolayısıyla, iyi ve kötünün çarpıştığı bir siyaset ve toplum kurgusuna sahip. Böyle bir siyasal dil, Aristoteles’in sınıflandırmasıyla duygulara yani pathos’a hitap eden bir retoriğe işaret ediyor. Duygulara hitap eden bu dil farklı kesimlerin korkularını istismar ederek kutuplaşmanın öncelikli nedenlerinden biri haline geliyor. Bu anlamda, başörtüsü yasağı travması da çarşafa kapatılma korkusu da duygulara hitap eden aynı retoriğin aynadaki farklı yansımaları.

Söz konusu tedirginlik ise tam burada başlıyor çünkü mevcut siyasal vasatta, Babacan’ın retoriği Aristo’nun sınıflandırmasıyla logos ve ethos’dan besleniyor. Babacan neden-sonuç ilişkileri kuran, slogana değil analize dayanan oldukça teknokratik bir dil kullanıyor (logos). Yine Babacan, Adalet ve Kalkınma Partisi’nden kopuşunu moral bir temele yani parti içindeki merkezileşmeye yönelik bir itiraza dayandırıyor (pathos). Bu çerçevede Babacan kendisinin Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ilk on yılında yakaladığı ekonomik ve siyasal başarının mimarı olarak sunuyor. Aslına bakıldığında, Mengü’nün yazısında örnek olarak sunduğu CHP belediyelerinin başarı hikayesi ise iddia edildiği gibi Babacan’ın bugün izlediği stratejiden çok da ayrışmıyor. Zira gerek Ankara, gerekse İstanbul’da muhalefetin elde ettiği seçim başarıları aynı zamanda ideoloji değil hizmet odaklı bir siyaset anlayışına sahip ve ideolojik olmayan bir söylem kullanan merkez sağ kökenli siyasetçilerin başarıları. Siyasal söylemini laiklik vurgusu üzerine kuran geleneksel CHP söyleminden bir ayrışmaya temsil eden Kılıçdaroğlu’nun bu revizyonizmi bir ölçüde politik dilde pathos’tan logos’a geçişi de beraberinde getirdi. Bu anlamda ne Ekrem İmamoğlu ne de Mansur Yavaş,  seçim döneminde ve sonrasında topluma hamasete dayanan bir politik söylem ile hitap etmeyi tercih etmedi. Her iki siyasetçi de duyguları hedef alan,  kışkırtıcı ve kutuplaştırıcı bir siyaset dilinden ısrarla kaçındılar

Yine Mengü’nün iddialarından biri de İslamcıların/muhafazakarların “muhalefet olmayı bilmediği”. Mevcut iktidarın ve bu iktidardan neşet eden diğer partilerin ne ölçüde İslamcı olarak değerlendirilebileceği başlı başına sorunlu. Gerektiğinde liberalizm, gerektiğinde İslamcı gerektiğinde de milliyetçi bir dilden faydalanmaktan çekinmeyen ve bu konuda oldukça hızlı manevralar yapabilen mevcut iktidarı bu şekilde isimlendirmek muhtemelen İslamcılar açısından can sıkıcı bulunacak ve itiraz konusu olacaktır. Ayrıca Mengü’nün “muhalefetteki siyasal İslam” adlandırmasının henüz yeni kurulmuş olan Gelecek ve Deva partilerini ne ölçüde doğru tasvir ettiği de şüphelidir. Zira söz konusu partilerin ne tüzükleri ne de bugüne kadar ki söylemlerinde İslamcılık vurgusuna rastlamak mümkün.  Özellikle Deva Partisi’nin merkezde yer alacağını ısrarla vurgulamasına karşın bu şekilde isimlendirilmesini parti başkanı da dahil olmak üzere içerisinde dindar insanları barındırmasından başka bir saikle açıklamak zor. Anlaşıldığı kadarıyla Mengü’ye göre düzenli ibadet etmek, daha açıkcası eşinin başörtülü olması İslamcı olmak için başlı başına yeterli. Bu kategorizasyonun içerisinde üstü kapalı bir oryantalizm taşıdığı ise kuşku götürmez. Bir başka açıdan ise Mengü’nün kurguladığı yekpare İslamcı kategorisi ve bunun üzerine oturan söylemi esasında bugün çokca eleştirilen siyasal kutuplaşmaya hizmet edecektir.

İkinci olarak, Gürkan Çakıroğlu’nun da Mengü’nün yazısına cevaben kaleme aldığı değerlendirmesinde altını çizdiği gibi uzun yıllar Milli Görüş  partileri askeri vesayetin altında varlıklarını devam ettirme mücadelesi verdi. Söz konusu partiler defalarca kapatıldı ve siyasal alanın dışına itildi. Milli Görüş’ün tarihine yönelik alternatif bir okuma yapılacak olursa, 1990’lı yılların ortalarından itibaren Tayyip Erdoğan başta olmak üzere kimi siyasetçilerin bu ideolojinin dışlayıcı kabul edilen söylemini bir ölçüde esnetmeyi başardıkları iddia edilebilir. Erdoğan farklı toplumsal grupların desteğini almaya çalışan, tabana ulaşmayı hedef alan bir siyaset yürüttü. Öyle ki, Refah Partisi’nin İstanbul ve Ankara’da başarıyla ayrıldığı 27 Mart 1994 seçimleri, gençlik kolları ve özellikle kadın kollarının – kendi bakış açılarına göre- toplumun en marjinal kesimlerini dinleyerek makul argümanlarla ikna etmesinin bu başarıyı getirdi. Bu çerçevede, Refah Partisi yolsuzluk, gelir eşitsizliği ve sosyal hizmetlerin yokluğunu farklı bir formatta kendi ideolojik paketinde sunmayı başarabildi. Adalet ve Kalkınma Partisi ise böylesi bir pragmatizmin çok daha seküler biçimde muhafazakar demokrasi mottosu etrafında ete kemiğe büründü. İlk yıllarında Adalet ve Kalkınma Partisi, Kemalist pathosa karşı evrensel normlardan kaynaklanan bir logos ve ethos ile çıktı ve başarılı oldu. Ezilen kesimlerin hakları ve ekonomik kalkınmaya yönelik yaklaşımı ile yeni bir vizyon sunmayı başarabildi. Bu anlamda, Mengü’nün adlandırmasıyla İslamcıların sorunu –ki yukarıda ifade edildiği gibi Mengü’nün bahsettiği siyasal oluşumların İslamcılara göre bu kategoriye konulmaması gerekiyor- muhalefet olamamaktan ziyade muktedir olduklarında güç zehirlenmesi ile baş edememeleri muhalefetteyken beraber oldukları dezavantajlı grupların haklarını iktidarken savunamamalarından veya bizatihi ihlal etmelerinden kaynaklanıyor. İçerisinde farklı saikleri barındıran İslamcılığın dönüşümü ise bu yazının ötesinde başka bir tartışmayı gerektiriyor.

Son olarak, bugünün Türkiye’sinde Babacan ve Demokrasi ve Atılım (Deva) Partisi’nin rasyonel bir siyaset öngören logos, geçmiş başarısı ve güvenilirliğini sunan Babacan’ın şahsında tecessüm eden ethos’a dayanan siyasal retoriğin ne derece karşılık bulacağına dair kısa bir tartışma yapmak önem taşıyacaktır. Çok net olarak ifade edilmelidir ki, Babacan ve Deva Partisi’ne çabuk sonuçlar almayı hedefleyen büyük beklentiler yüklemek siyasal ve sosyolojik realiteyi yadsımak anlamına geliyor. Her şeyden önce -HDP ve İYİ partili seçmenin pozisyonlarından kaynaklanan- özel koşullarda gerçekleşen 2019 yerel seçimlerinde metropollerde yaşanan değişimin muhafazakar taşraya ne ölçüde yansıyacağı büyük bir soru işaretidir.  Bu çerçevede güncel siyasetin geniş bir kitle tarafından benimsenen mutlak iyi ve kötülerin mücadele ettiği; aşk ve nefret ikileminde bir Yeşilçam setinde sürdürüldüğü göz önüne alındığında hâkim söylemi pompalayan ağların başka bir pencereye izin vermesi zor görünüyor. 

Bununla birlikte, Deva Partisi’nin siyasal ikbali açısından iki senaryo gündeme geliyor. Birincisi, hayal satıcılığının ve hamaset söyleminin işler yolunda gittiği müddetçe etkili olduğu, toplum bir noktada gerçeklik duvarına çarptığında ise faturanın birilerine kesilmesi olasılığı. Kuşkusuz böylesi bir şok 2010 yılı yapımı Başlangıç (Inception) isimli filmde Leonardo Di Caprio’nun soğuk su ile doldurulmuş banyo küvetine çarpmasının ardından yaşadığı tecrübe benzeri bir toplumsal etki yaratacaktır. Bir başka deyişle, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yönetme kabiliyetinin sınırları yeni siyasal hareketlerin başarısı açısından da belirleyici olacağını unutmamak gerekiyor. İkinci olarak ise böylesi bir şokun yaşanmadığı durumlarda dahi Babacan ve Deva Partisi’nin Türk siyaseti açısından önemli roller oynama imkânını elinde bulundurduğu yadsınmamalıdır. Kuşkusuz, bu ikinci seçenek daha uzun, meşakkatli ancak daha sağlıklı ve kalıcı. Arzu edilen noktaya ise uzun bir tünelin sonunda ulaşılabiliyor. Zira, Deva partisi anlaşılabildiği kadarıyla müzakere ederek siyaset yapmaya namzet bir parti ve toplumun mutedil kesimlerini bir araya getirmeyi vaat ediyor. Mevcut siyaseti domine eden kutuplaşmanın önüne geçmek ise farklı toplumsal kesimler arasında iletişim kanallarını açması ve ön yargıların ortadan kalkmasının temini yani aşağıdan yukarı doğru bir siyaset yapması ile mümkün. Bu nedenle, Deva Partisi’nin geleneksel bir siyasal parti işlevinin ötesinde sivil topluma ve akademiye de dokunabilen yeni bir model önermesi elzem hale geliyor.  Sosyolojinin dönüşümü ve siyasetin normalleşmesini mümkün kılacak bu model ise kuşkusuz uzun soluklu ve yorucu bir mücadeleyi gerektiriyor.