Medya kuruluşları tüketicinin talebiyle ve kendi patronlarının ideolojileri doğrultusunda içerikler üretirler[1]. Aslen iki farklı görüş olsalar da bu ikisinin, yani tüketici için mi üretmek yoksa üreticinin ipleri tamamen elinde tutması mı daha gerçek hipotezlerinin uzlaşımlarını düşündüğümüzde, bu sefer de ortaya bunun ne oranlarda yapıldığı sorusu çıkmaktadır. Oranlarını hesaplamak içinse kültürel çalışmalara ve sosyal psikolojiye dair incelemeler yapmak durumundayız. Bu meseleyi Türkiye bağlamında ele almak gerekirse, içinde bulunduğumuz apolitik konuların bile rahatlıkla medya ve yeni medya aracılığıyla politize  hale getirilip kutuplar yaratılması tam da Foucault’cu bir yorumla[2], iktidarın bilgi üzerine kontrolünü kabul etmenin gerekliliğini gösteriyor. Buradan yola çıkarak, bu bilgi üzerine kontrolün yarattığı bir nevi senaryo modelinde[3] ilerleyen imge (halkın çoğunluğunun sorgulamadan inandığı, algı oluşturmak için gerekli medya temsili) üretimini resmi tarih öğretilerine benzetmek istiyorum. Bir dramaturjik yaklaşımla, kamusal senaryomuzda aslında hepimiz hangi aktörün ne tepki vereceğini bekliyoruz. Ne zaman bu beklentilere ters bir durum oluşsa, masal üretir şekilde spekülasyonlara, komplo teorilerine başvuruyoruz. Basit gündemlerin ve haber dilinin dışında Sabah’ın beslendiği birincil kaynak bu. Bunun sayesinde basılı yayını bitse bile internet üzerinden oldukça aktif ve milyonlara ulaşmaya devam ediyor.

Sabah gazetesi yöntem olarak tüketicisinde karşılık bulacak şekilde daha sokağa yakın bir dil kurup, tüketiciyi şekillendirmeyi ve belli başlı hassasiyetlerini harekete geçirmeyi amaçlayan bir yayın kurgusuna sahip. Böylece hedef kitlesi belirlenmiş oluyor: Gündelik dertleri olan ve politikayı sahte gündem olarak edinen insanlar. Bekir Ağrıdır’ın deyişiyle her ekonomik gruptan olabilen bu insan tipi, sokak mikrofonuna iktidarı destekleyip eve gittiğinde aklında Avrupa Birliği standartlarında yaşama hayaliyle oturuyor[4]. Gündemine aldığı konular tirajı ve birlikte kurulduğu televizyon kanalları ile oldukça büyük bir etkiye sahip. Bu etkiyi, muhalif medyanın demirbaşı Sözcü’den bulduğu karşılıkla kendi kitlesini konsolide etmek için kullanıyor. Sözcü tarafından yapılan çıkışların Sabah’ın yankısına dönüşmesinin ilk sebebi Sabah’ın tirajının daha yüksek olması ve iki farklı taraf konsolide edildiğinde çoğunluğu etkisi altında bulundurması. Bu, Sabah’ın gücü tek başına bir gazete olmamasından da kaynaklanırken, Sözcü’nün böyle bir imkânı da pek bulunmamaktadır, bulunsa bile meydana getirilmemekte ısrarcıdır, sonuçta bilgi iktidarın elindedir ve Sözcü’nün buradaki konumu gerekli olan “öteki”yi yaratmaktır. Sabah’ın halka yönelimi, daha çok onlara bir şeyleri öğretmek şeklinde. Bu yöntemin de icazetini halkın inandığı figürlerden aldıklarına yönelik imgeleri, cumhurbaşkanlığı uçağında sık sık verdikleri pozlarla halka sergilemesini biliyorlar.

Şekil 1. İsmail Küçükkaya-İmamoğlu görüşmesi haberlerinin geldiği nokta, belediye seçimlerinde üretilen 4 simulakrum vakasından biriydi.

Konu ve haber başlıkları genellikle ülkedeki birtakım işlerin değil, birçok işin iyi yönde gittiğini anlatmak için kullanılıyor. Sürekli olarak köşe yazarları stabil bir şekilde düşemeyen ve 5.1-5.9 bandında dengesiz bir şekilde dalgalanan dolar kuruna yönelik “felaket tellalı ekonomistlerin istedikleri/dedikleri gerçekleşmeyince nasıl da kaçıyorlar. Doları olan bozdursun, benden söylemesi.”[5] tarzında basit imgelerle gazeteyi domine ediyorlar. Veyahut kötü gidişatı tıpkı meşhur Güldür Güldür skecindeki gibi ele alırken (“zam yapıldı” yerine “ücretlerde ayarlama yapıldı” gibi), Emine Erdoğan’a[6] ve çalışmalarına büyük oranda haftalık olarak yer ayırıyorlar. Bu esnada kadın rolünün iktidar tarafından imgelenmesi gerçekleştirilerek, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten kadronun politik olmayan konulara da insani bir şekilde yaklaşabildiği imgesini yaratmaya çalışıyor. Fakat bir diğer yanda ise Diyanet’in yine aynı devlet eliyle yaptığı yayınlar bu durumu çözmeye değil, speküle etmeye yarıyor. Kadına şiddet ve aile içi şiddet gibi ciddi önem arz eden konularda uzmanların kapsamlı çalışmalarının RTÜK kapsamında değerlendirilmemesi bu durumun imgeler yaratıp statükoyu sürdürmekle ve gündem belirleme işlevini gerçekleştirmekle ilgili olduğunu gösterir vaziyette.

Gazetede aynı zamanda Payitaht Abdülhamit ve Diriliş Ertuğrul dizilerinin sıklıkla yer bulması, bu dizilerdeki diğer tüm dış unsurların nefret ettiği Türklere karşı güçlü liderlerin mücadele ettiğini anlatmaya çalışıyor. Sürekli komplolar içerisinde mücadele veren liderlerin bu özellikleri imge düzeyinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la özdeşleştiriliyor. Bu durum bir fact-checking, yani doğru veya yanlış denilebilmesi mümkün olmayan bir şey olup, insanları da paranoyaya ve tarihi tamamen yanlış anlayıp kendilerini olmayan şeyler üzerinden tanımlamalarına yol açabilir, nitekim açtığını gözlemleyebiliyoruz da. Daha sonrasında ise Başkan Erdoğan’ın bu tip dizileri “tarih öğrenmek” için izleyin, demesi durumu kesinleştiriyor.

Yaratılan imgeler bu doğrultuda ilerlerken, köşe yazarları arasında ilginç bir yöntem söz konusu, ardışık ve rastgele bir şekilde sıralanan gündem maddeleri tüketici konumunda olan okur için bir reklam göndergesi değeri taşıyor. Haftada en az 2 defa, gündemin siyasi yoğunluğuna göreyse 3’e veya 4’e çıkan sıklıklarda Melih Altınok, Engin Ardıç, Emre Barlas, Mahmut Övür alakasız olayları bir düzen gözetmeden arka arkaya yazıyorlar. Genellikle neden-sonuç ilişkisi kurmuyorlar veya kurmuş gibi bir imada bulunuyorlar. Örnek vermek gerekirse:

Şekil 2. Sabah Gazetesi’nde yayımlanan bir köşe yazısı

Söz konusu köşe yazısındaki koyu yazılan kelimeler bütün metin okunmadığında bile bir kurgu vermektedir. Olaylar atlaya atlaya gidilirken, birbiriyle bağlantısız olan olayları birbiriyle oldukça bağıntılıymış gibi gösteren, bunu da muhalefet ve terör düzlemindeki insanların isimlerini koyu yazarak güçlendiren bir yöntem gözlemliyoruz. Sabah gazetesinin tekniklerinin daha çok bir öğretmene benzediğini söylemiştik, yarattığı çağrışımlar oldukça güçlü vaziyette ve hedef kitlesi en az 40 yaş üstü. 90ların olaylarını ve gizli kapaklı ilişkilerini sürekli hatırlatmaya çalışan bir yapı söz konusu. Bu metodu aslında öğrenme tekniklerinden de biliyoruz, buna psikolojide “yayılma aktivasyonu”[7] deniyor, uzun zamanlı hafızaya karşılık gelen birtakım olayların hatırlanması bu şekilde, kavramlar arasında bağıntılar yaratarak gelişiyor, medyada önceleme etkilerinden de bir tanesi olarak kullanılıyor. Bu kelimelerin muhtemel muhatabı 90lar siyasetini ve öncesini görmüş muhafazakâr kesimse, doğrudan bir düşmanlığı hatırlatma isteği mevcut. Dahası, suçlamaların boyutu aslında ismi geçenler tarafından dava açılmasını bile gerektirebilir. Tamamen milli bekaya karşı isimleri bir arada verip, ayrı bir paragrafta yine konusuyla ilgili olmasa da bir milli muhafız imajı çizilen başka bir aktör var. Tıpkı bir senaryo gibi, bu çeşitli veçhelerle tekrarlanıyor. Alakasız gibi görünen “ananas” kelimesiyle İmamoğlu’nun ve Vehbi Koç’un aynı düzlemde okunması zengin tabakanın değersiz lüksünü ve anlamsız yakınlığını imgelemeye çalışıyor. Tüm bu anlam ve iki ismin birleşimi “ananas”ta sağlanırken, Binali Yıldırım’ın ismi tüm bunlardan ayrı bir yerde anılıyor ve karşıt imge yaratılıyor. Mahmut Övür diğer yazılarında da sık sık teleolojiyi, her olayı yüce-kötü bir sebep aracılığıyla birbirine bağlama eğilimini sürdürüyor ki bu Sabah gazetesinin 3–4 yazarının alışkanlık hâline getirdiği bir durum. Haşmet Babaoğlu da zaman zaman bu kervana katılıp, ellerindeki imkanlardan beklenmeyecek bir tür cehaletle ya da beklenecek bir tür medya çalışmaları bilgisiyle okuyucuların gözlerinde reklama dayalı bir imge-karşıt imge oluşturmayı başarıyorlar. Yalnız bu başarının daima sürmesi söz konusu olamaz, çünkü medya çalışmaları alanında tartışılageldiği üzere tüketicinin maruz kalmasıyla talep etmesi arasında değişken bir denge vardır. Bu akışkan bir kaptaki sıvıya benzer: Basınç noktalarının değişimine göre halkın “kanaat”i de değişim gösterme eğilimindedir.

Sabah gazetesi köşe yazarlarıyla birlikte başlı başına bir televizyon gibi davranıp konularını açıklamaktan ziyade reklam metoduyla anlatarak hitap ettiği kitleyi kaçınılmaz olarak düşmanlığa maruz bırakıyor. Öğrettiği şeyler, muhalefet yapmayı da devlet düşmanlığı olarak kolayca yeni bir imgeye dönüştürebiliyor.


[1] Laughey, Dan. Medya Çalışmaları. Hazırlayan: Hakan Tanıttıran. Kalkedon Yayınları: İstanbul, 2010.

[2]  Bevir, Mark. “Foucault, power, and institutions.” Political studies 47.2 (1999): p.349.

[3] Cantek, Levent. Şehre Göçen Eşek. İletişim Yayınları: İstanbul, 2018.

[4] Bekir Ağrıdır ile söyleşi: 23 Haziran sonrası ittifaklar, yeni partiler ve Suriye operasyonu. youtube.com/watch?v=fxit72_LJDk&fbclid=IwAR3qf9flSrQgvPltt0-2H0ULbgrF4DTabflUXB5dQNnvKHucxCiEcec9KiM

[5] Kerem Alkin, Haşmet Babaoğlu yazılarında aynen bu ifadeleri kullanmaktalar. Örnek için bknz.: www.yeniakit.com.tr/haber/prof-alkindan-dolar-yorumu-s-400-geriliminden-umudu-olanlar-bosa-dustu-884457.html

[6] Emine Erdoğan’ın 25 Kasım Konuşması, Akit tarafından eleştirilmişti: www.sabah.com.tr/gundem/2019/11/25/emine-erdogandan-kadina-siddette-medya-dili-uyarisi

[7] Domke, David & Shah, Dhavan V. & Wackman, Daniel B.. MEDIA PRIMING EFFECTS: ACCESSIBILITY, ASSOCIATION, AND ACTIVATION, International Journal of Public Opinion Research, Volume 10, Issue 1, SPRING 1998, Pages 51–74, https://doi.org/10.1093/ijpor/10.1.51 p. 52.