“… bir kimyager, bir fizikçi ve bir iktisatçı birlikte ıssız bir adaya düşmüşler… Bir süre sonra karınları acıkmış ve yanlarında konserve kutularını açacak bir şey bulunmadığını farketmişler… ‘Kutuları ısıtalım’ demiş kimyager… Fizikçi ise: ‘bence kayalara çarparak parçalamayı denemek daha iyi bir çözüm ‘ demiş… İktisatçı: ‘sakin olalım’ demiş, ‘varsayalım ki elimizde bir konserve açacağı var…’

İktisatçılar uzun yıllar kuramlarını ellerinde bir konserve açacağı olduğu varsayımına dayanarak geliştirdiler.”

Ayşe Buğra, İktisatçılar ve İnsanlar, s.9-10.

“İdeoloji”yi hayatın bütün veya bazı alanlarının düzenlenmesine yönelik politika çıkarımları yapmaya müsaade eden güçlü, hatta dogmatik inançlar toplamı olarak tanımlamak mümkündür. Bu temel tanımlamaya göre, neoliberalizm bir ideolojidir. İktisat disiplini bu ideoloji ile yakından ilintilidir: daha net ifade etmek gerekirse; iktisat, özellikle ana akım olan yorumu, neoliberalizmin en temel iddiasının etkinliğini ve kabul edilirliğini bilimsellik kisvesi ile artıran bir disiplindir. Bu yazının amacı neoliberalizm ve iktisat disiplini arasındaki bu ilintiyi irdelemektir.

Neoliberalizmin kökenini on dokuzuncu yüzyıl klasik liberalizmine, daha öncesinde ise onaltı-onyedinci yüzyıllarda yerleşen mekanik evren/kainat fikrine kadar götürmek mümkündür (1). Klasik liberalizmin temel iddiası serbest piyasaya ilişkindi: saat gibi işleyen evren misali, ekonomi de tamamen kendi haline bırakıldığında pekala işleyebilirdi. Üstüne üstlük kendi kendine işleyen bir ekonomi sadece tek tek ekonomik bireylerin değil, herkesin ve bütün toplumun menfaatine hizmet edecekti.

Adam Smith, anti-merkantalist görüşlerini tarihi vakalara dayanarak savunsa da serbest piyasaya olan keskin güveni bir inancının sonucuydu. Diğer bir deyişle, Adam Smith, herhangi bir dış müdahale olmadan ekonominin kendi kendine işleyebileceğini, bu haliyle de bütün ekonomik aktörlerin menfaatlerini azamileştireceğini iddia ederken, herhangi bir ampirik gözleme veya tarihi vakaya dayanmıyordu. Bunu soyut aklın bir ürünü olarak ortaya atmıştı. Serbest piyasa ideal bir dünya tasavvuru olması sebebiyle de öncesinde veya sonrasında soyut insan aklının kurguladığı seküler veya dini ideallerden pek bir farkı yoktu. Ancak, serbest piyasa kurgusu önemli bir avantaja sahipti: Hayata geçirilmesinde menfaati olan bir sınıfın, hem de güçlü ve paralı bir sınıfın, burjuva sınıfının varlığı.

İdeoloji olarak neoliberalizmin hayati başka bir avantajı daha olacaktı. Serbest piyasanın kendiliğinden çalışabilmesi ve herkesin menfaatine bir sistem olduğuna ilişkin çekirdek inancı bir sosyal bilimin teori yapımının merkezine yerleşecekti: İlk adıyla “siyasal iktisat”ın, daha sonra dönüştüğü hali ile iktisat disiplininin.

Adam Smith’in görünmez eli veya serbest piyasanın kendi kendine işlemesini sağlayan mekanizma, piyasalarda oluşan fiyatlardı. Smith’in formülasyonunda fiyatları da herhangi bir “mal”ın üretimine katkıda bulunan “emek maliyeti” belirliyordu. Emeğin maliyeti ile piyasa fiyatı arasındaki ilişki Adam Smith-sonrası iktisat disiplininin temel meşgalesi oldu. Marjinal devrim olarak adlandırılan “siyasal iktisat”tan “iktisat”a geçişte emek-fiyat ilişkisi tamamen bir kenara bırakıldı ve yerine marjinal maliyet-ücret ve marjinal fayda-fiyat ilişkisi ikame edildi.

1870’li yıllarda yapılan bu ikameden 1950’li yıllara kadar geçen süre içinde birbirinden parlak zekalar mikro iktisadî analizi geliştirdi ve nihayetinde Adam Smith’in serbest piyasanın kendiliğindenliğine ilişkin sarf ettiği inancı dört dörtlük bir genel denge modeli olarak temsil edilebilir hale getirdi. İktisat disiplini serbest piyasanın sadece kendiliğinden çalışabilmesini değil, daha da etkileyici bir şekilde serbest piyasanın etkinliğini de gösterdi. Refah iktisadının birinci temel teoremine göre, erişilen piyasa dengesinde herhangi bir bireyin refahını artırmak ancak ve ancak bir başkasının refahını azaltarak mümkündü. Kısacası, serbest piyasa kaynakları olabilecek en etkin şekilde dağıtmaktaydı.

Adam Smith’in serbest piyasanın kendiliğindenliği ve etkinliği ne kadar saf aklın ürünü ise, yirminci yüzyıl ortası itibariyle tamamlanan genel denge modeli ve refah teoremleri de o kadar saf aklın ürünüydü. Diğer bir deyişle reel dünyada yapılan herhangi bir ampirik gözleme veya toplanan veriye dayanmıyordu. Nitekim genel denge modeli ve refah teoremlerinin matematiksel olarak ispatları da oldukça kritik kısıtlayıcı varsayımlara dayanıyordu: bütün tüketici ve üreticiler tam rasyonel olarak kurgulanıyordu, çok fazla sayıda ve tam bilgi setine sahip oldukları varsayılıyordu. Elbette, gerçek hayatta bu varsayımların sağlandığı bir piyasa yoktu, hiç olmadı. Dolayısıyla, serbest piyasa, iktisatçıların gerçek hayatta gözlemleyip de teorisini yaptıkları bir olgu değildi. Bilakis gerçek hayatın nasıl olması gerektiğine dair güçlü inançlarını yansıtan akıl ürünü kurgularıydı. Bu kurgunun formel bir model olarak takdimi ve yüksek eğitim kanalıyla bilimsel bir kılıfta daha geniş bir tabana yayılması İktisat disiplininin neoliberal ideolojiye en hayati katkısı oldu (2).

İktisat disiplininin serbest piyasaya inancının iki yönünden bahsetmek mümkün. Birinci yön “iktisat”ta metodoloji sorunu ile alakalı. İkinci yön ise “iktisat”ın normatifliği ile. Birbirinden farklı gibi görünse de aslında bu iki yön birbiri ile yakından ilişkili.

Aslında saf akıl ürünü modeller geliştirmek ve bu modellerle evreni/kâinatı açıklamak bilimsel olmayan bir pratik değil. Fizik alanında çığır açan iki isim, Newton ve Einstein’ın teorileri de saf akıl ürünleriydi ve saf-soyut akıl ürünü matematiğin yardımı ile ifade edildiler ve ampirik ispatları daha sonra başkaları tarafından yapıldı. Ancak Newton veya Einstein’in teorileri, iktisat disiplininin genel denge modeli ve onunla ilişkili refah teoremlerinden iki açıdan farklıydı.

Birincisi, fizik biliminin saf akıl ürünü modelleri ampirik olarak test edilebilir nitelikteydiler. Dolayısıyla yanlışlıkları veya yetersizlikleri ortaya çıktığında fizikçiler tarafından göz ardı edilebilir veya tamamen terk edilebilirlerdi. Ancak iktisat disiplininin saf akıl ürünü genel denge modeli ve onunla ilişkili refah teoremlerinin test edilebilmesi mümkün değildi. Nitekim halen daha iktisat disiplininin öğretileri arasındadır, terk veya reddedilmemiştir.

İkincisi, Newton veya Einstein’in önerdikleri modeller zaten var olduğuna inanılan bir şeye ilişkindi ve var olması gerekene dair normatif hiçbir çağrışımı yoktu. İktisat disiplininin genel denge modelinde tarif edilen piyasa ise İktisatçıların var olmasını arzu ettiği, savunduğu, idealize ettiği piyasaydı. Halen öyle. Bu haliyle de iktisat -tüm iddiaların aksine olacak biçimde- normatif bir disiplindi ve öyle kaldı.

Esasında sorun klasik bir sorundu ve sadece iktisadın değil, bütün sosyal bilimlerinin sorunuydu: metodolojinin normdan bağımsızlığı, hatta daha kötüsü, norma hizmet etme ihtimali sorunu. Daha farklı bir tabirle, iktisatçının veya sosyal bilimcinin siyasi, iktisadi, kültürel ve/ya seküler veya dini içerikli bir davasının olup olmadığı ve yaptığı İktisatçılığı, sosyal bilimciliği bu davanın hizmetine sunup sunmadığı sorunu. İktisatçının veya sosyal bilimcinin salt akademik kalma, kalabilme sorunu. İktisat için böyle bir sorun hiç olmadı aslında. İktisat disiplininin kurucusu olarak kabul edilen Adam Smith’in aynı zamanda bir ahlak felsefecisi olması da bu açıdan ironiktir. Aslında “iktisat”ın serbest piyasa inancı ve geliştirdiği genel denge modeli ve refah teoremleri normun metodolojiyi nasıl güttüğüne/güdebileceğine dair verilebilecek güzel bir örnektir.

Elbette iktisat disiplini genel denge modeli ve refah teoremlerinde kendini gösteren salt akıl ürünü teoriler üreten bir disiplin olarak kalmadı. Ekonometrinin olağanüstü gelişimi, “oyun teorisi” ve “kurumsal iktisat” gibi yeni yaklaşımların geliştirilmesi ile iktisat disiplini çok daha bilimsel bir hüviyete büründü. Ancak, iktisatçıların serbest piyasaya yönelik bakışının değiştiğini veya doğru bir tabirle imanlarının sarsıldığını iddia etmek güç. Hatta tam zıttı. Özellikle kurumsal iktisat aslında genel denge modelinin gizli varsayımlarının önemini teyit etmiş oldu: Serbest piyasanın doğru düzgün işlemesi ve arzu edilen etkileri yaratabilmesi ancak “doğru” kurumsal altyapı inşa edildiğinde mümkündü. Ana akım “iktisat”a göre serbest piyasa hala kendi kendine işleyebilen ve kaynakları en etkin bir şekilde dağıtabilen bir mekanizma. Ancak, artık serbest piyasanın arzu edilen sonuçları üretmesi için sadece fiyat mekanizması yeterli değildir, sağlam ve doğru kurumsal altyapı ve uygun teşvikler de gereklidir.

Kısacası, iktisat disiplini zamanla serbest piyasaya daha nüanslı bir yaklaşım geliştirirken, neoliberalizmin serbest piyasaya yaklaşımı kaba kalmaya devam etti. Ünlü İktisatçı Dani Rodrik’in de neoliberalizme yönelttiği eleştiri tam olarak buydu. Neoliberalizm İktisat disiplininin ekonomik politika tavsiyelerinin eksik anlaşılmış/anlatılmış/yansıtılmış haliydi: neoliberalizm, “kötü bir İktisatçılık”tı (3).

Fotoğraf: Marek Piwnicki


* Bu yazıya yorum ve eleştirilerini eksik etmeyen Doç. Dr. Özgün Burak Kaymakçı’ya teşekkür etmek isterim.

(1) Birol Başkan, “Neo-Liberalizmin Devlet Açmazı, Daktilo1984, 19 Aralık 2020.

(2) Normatiflik açısından İktisat’ın sosyal bilimler arasında yalnız olmadığını not etmem gerekir. Mesela, Siyaset Bilimi disiplininin, Cinsiyet ve Irk çalışmalarının da hayata dair güçlü normatif çağrışımları vardır. Hatta bu alanlarda çalışmalarını yürüten çoğu sosyal bilimci militanlık derecesinde hayatın kendi normları ile uyumlu şekilde yeniden düzenlenmesini, hatta bu uğurda siyasi-entelektüel mücadele vermeyi mesleklerinin bir parçası olarak görürler.

(3) Dani Rodrik, “The fatal flaw of neoliberalism: it’s bad economics,” the Guardian, 14 Kasım 2017.