“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım (Bakara, 30).” İslam dininin kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’e göre Tanrı insanı yaratmaya karar verdiğinde meleklere böyle seslenir. Sonra Adem’i “balçığın kurumuş çamurundan” (Hicr, 26) yaratır ve ruhundan üfleyerek hayat verir. Tanrı’nın emri üzerine melekler Adem’e “topluca secde” eder. Sadece İblis/Şeytan secde etmez. “Ben ondan daha hayırlıyım; sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın,” diyerek. Bu itaatsizliğinin cezası olarak, Tanrı Şeytan’ı cennetinden kovar ve lanetler. Şeytan itiraz etmez. Sadece der ki: “Rabbim, öyleyse onların dirilecekleri güne kadar bana süre tanı.” Tanrı’nın bu süreyi tanıması üzerine, Şeytan yemin eder: “Senin izzetin adına andolsun, ben, onların tümünü mutlaka azdırıp-kışkırtacağım.” Tanrı da cevaben, ”Andolsun, senden ve içlerinde sana tâbi olacak olanlardan tümüyle cehennemi dolduracağım,” der (Sad, 71-85). 

Böylelikle insanlar/müslümanlar ilk düşmanını kazanmış olur. Kıyamete kadar Tanrı’nın belirlediği doğru yoldan kendisini saptırmaya çalışacak Şeytan’ı. Nitekim, ilk insanlar/müslümanlar Adem ve Havva’yı da Tanrı’nın emrine karşı Şeytan aldatacak ve onların da cennetten yeryüzüne kovulmalarına sebep olacaktır.

Şeytan, Kuran-ı Kerim’in kurguladığı dünyada müslümanların tek düşmanı değildir. Şeytan’ın işini kolaylaştıran bir de insan nefsi vardır. İnsan nefsi, insanı dini açıdan tanımlandığı haliyle kötü davranışlara sevkeden duyguların toplamdır. Kuran-ı Kerim bunu en net şekilde Yusuf peygambere söyletir: “(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir (Yusuf, 53).”

Kuran-ı Kerim’in dünyasında şeytan ve nefis müslümanların daha çok bireysel düşmanları olarak kurgulanır. İkilinin bu doğrultuda çabalarının başarılı olmasısının elbette toplumsal sonuçları olacaktır. Ancak, neticede yapılan hatalar/işlenen günahlar bireyseldir ve şeytan ve nefisle ancak bireysel düzeyde mücadele edilebilir. 

Kuran-ı Kerim’in kurguladığı dünyada şeytan ve nefisten başka düşmanlar da vardır, ki toplumsal çağrışımları itibariyle bu kategorideki düşmanlar çok daha önemlidir. Bunların başında kafirler gelir. “Kafir” kelimesi “örtmek, gizlemek” anlamına gelen k-f-r kökünün fail halidir. Kafir kelimesi birbirinden aslında çok farklı fiilleri yapan kişilerin ortak adı olarak karşımıza çıkmaktadır. Küfür, Kuran-ı Kerim’de, cahd (Allah’ı bilerek inkar etmek), şirk (Allah’a ortak koşmak), tekzib (Allah’ı yalanlamak), tuğyan (aşırıya gitmek, azgınlık yapmak), zulüm (başkalarına haksızlık yapmak), ism (günah işlemek), fısk (hak yoldan sapmak) gibi kavramlarla ilişkilendirilmiştir (İslam Ansiklopedisi, Küfür). Mesela, Şeytan, Adem’e secde etmeyip, kibirlenerek “kafirlerden” olur (Bakara, 34). Bireysel isyan, günah ve saire ile kafir olmak elbette bireysel günahlar kategorisinde değerlendirilebilir. Ancak, kafirliğin bireyin şahsi günahı olmasının ötesinde; bireyi, toplumu ve toplumsal düzeni ilgilendiren yönleri vardır. 

Bunlardan birisi kafirliğin “din” ve “müslüman” düşmanlığıdır. Bu konuyu ele alan ayetler çoktur. En meşhuru belki de, “ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler istemese de Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor (Tevbe, 32)” ayetidir. Aynı ayet Saff suresinde de tekrarlanır: “Onlar, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kendi nurunu tamamlayıcıdır; kafirler hoş görmese bile (Saff, 8).” Bu iki ayet net bir şekilde kafirlerin İslam’ı bitirmek, yok etmek istediklerini ifade etmektedir. Yine başka bir ayette Kuran-ı Kerim, kafirlerin müslümanları dinlerinden döndürmek için çabaladığını, hatta bu uğurda savaşacaklarını haber vermektedir: “Eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden geri çevirinceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler; sizden kim dininden geri döner ve kafir olarak ölürse, artık onların bütün işledikleri (amelleri) dünyada da, ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar ateşin halkıdır, onda süresiz kalacaklardır (Bakara, 217).”

Kuran-ı Kerim’in kurguladığı dünyada kafirler İslam ve müslüman düşmanlıklarını açıktan yapanlardır, bu yüzden bir benzetmeyle pirincin içindeki siyah taşlardır. Kuran-ı Kerim müslümanları pirincin içindeki beyaz taşlar hakkında da uyarır, ve o beyaz taşlar münafıklardır: müslüman gibi görünen, hatta davranan, ancak gerçekte müslüman olmayanlar (İslam Ansiklopedisi, Münafık). Bakara suresine göre, münafıklar “inanmadıkları halde, ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık.’ derler.” Böyle yaparak, münafıklar “Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar.” Yer yüzünde fesad çıkarmalarına rağmen, kendilerini islahçı olarak görürler. Ancak “onlar ortalığı bozanların ta kendileridir.” Müslümanlar gibi inanmazlar, müslümanlar gibi inanın dendiğinde ise, “Biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?” derler. Ancak, müslümanlarla karşılaştıklarında ise, biz de müslümanız derler. “Fakat şeytanlarıyla yalnız kaldıkları zaman: ‘Biz, sizinle beraberiz, biz sadece (onlarla) alay ediyoruz,’ derler (Bakara, 8-14)”. Kuran-ı Kerim münafıklara müslümanları aldatma ve onlarla alay etmenin ötesinde özellikler de atfeder: mesela, münafıklar, “kötülüğü emreder, iyilikten sakındırırlar ve Allah yolunda harcamaktan ellerini sıkı tutarlar (Tevbe, 67).” Münafıklar, ayrıca müslüman gözükmelerine rağmen, aslında onların düşmanıdır, müslümanlardan nefret ederler: “İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler, siz kitap(lar)ın hepsine inanırsınız, onlarsa sizinle buluştukları zaman “inandık” derler. Baş başa kaldıkları zaman da kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: ‘kininizle geberin!’ (Al-i İmran, 119).” Münafıklar müslümanlardan nefret etmekle kalmaz, onların aleyhine çalışırlar: Başkalarına, müslümanlara yardım etmemeleri tavsiyesinde bulunurken, kendilerinin müslümanları Medine’den süreceklerin iddia ederler (Münafıkun, 7-8).

Kuran-ı Kerim’in münafıklarla sıkı sıkıya özdeşleştirdiği, hatta hemen hemen aynı olumsuz karakterleri atfettiği bir grup daha vardır: yahudiler. Allah’ı cimrilikle itham etmekten, peygamberlere iftira etmelerine, hatta bazılarını öldürmelerine, seçilmişlik ve üstünlük iddialarından kutsal kitaplarını tahrif etmeye, verdikleri sözleri bozmalarından, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya bir çok olumsuzluklarla ilişkilendirilir yahudiler (İslam Ansiklopedisi, Yahudilik). Ve elbette yahudiler de İslam düşmanıdır. “Kimi yahudiler, kelimeleri ‘konuldukları yerlerden’ saptırırlar ve dillerini eğip bükerek ve dine bir kin ve hınç besleyerek: “Dinledik ve karşı geldik. İşit, -işitmez olası- ve ‘Raina’ bizi güt, bize bak” derler. Eğer onlar: “İşittik ve itaat ettik, sen de işit ve ‘Bizi gözet’ deselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu.” Neticede ise “Allah, onları küfürleri dolayısıyla lanetlemiştir. Böylece onlar, az bir bölümü dışında, inanmazlar (Nisa, 46).” Yahudilerin müslümanlara düşmanlığı öyle şiddetlidir ki, Kuran-ı Kerim “andolsun, insanlar içinde, mü’minlere en şiddetli düşman olarak yahudileri ve müşrikleri bulursun (Maide, 82),” der. 

* * * 

Şeytan, nefis, kafirler, münafıklar ve yahudiler… Kuran-ı Kerim’in kurguladığı dünyada müslümanların dine bağlılıklarını azaltmaya, böylelikle onları zayıflatmaya ve hatta yok etmeye çabalayan şer odakları… İslam peygamberinin gerek Mekke gerekse Medine dönemi hayatına bakıldığında bu kurgu çok garip gelmez. Zira, peygamberin Mekke’de müşrikler/kafirlerin elinde yaşadıkları, Medine’de müslüman gibi gözüken ancak Mekke’deki müşrikler/kafirlerle işbirliği yapacak kadar düşmanlık yapan münafıklar ve hem Mekkeli müşrikler/kafirlerle hem de Medineli münafıklarla işbirliği yapan Medine yahudileri, Kuran-ı Kerim’in resmettiği dış ve iç düşmanlarla çevrelenmiş müslümanlar kurgusunun oldukça gerçekçi olabileceğini düşündürtmektedir. 

Ancak, Kuran-ı Kerim’in bu kurgusu sadece tarihsel bir durumu mu resmetmektedir? Yoksa tarih üstü bir durumu mu? Diğer bir deyişle, müslümanlar bütün zaman ve mekanlarda aynı şekilde dış ve iç düşmanlar tarafından çerçevelenmiş midir? 

Sıradan Müslümanların ve onların dini liderlerinin peygamber-sonrası dönemde hangi yorumu tercih ettikleri ve tercihlerinin zamanla değişip değişmediği başlı başına ve elbette devasa bir araştırma konusudur. Yalnız şu kadarını söylemek mümkün, 19. Yüzyılda başlayan ve 20. Yüzyılın ilk yarısında Cumhuriyet devrimlerine evrilen Osmanlı/Türk modernleşmesinin getirdiği/gerektirdiği değişimlerin dini alan üzerindeki etkisi öylesine radikal olmuştur ki, bu etkiyi bütünüyle olumsuz olarak yorumlayan ve buna tepki olarak doğan İslamcılık hareketi nihayetinde müslümanların iç ve dış düşmanlarla çevrelendirildiği ve kıstırıldığı tahayyülünü geliştirmiştir. Bu tahayyülü ana hatlarıyla şöyle tasvir etmek mümkün:

Müslümanlar en tepesinde Batı’nın (Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve İsrail) oturduğu hiyerarşik ve sömürüye dayalı bir dünya/uluslararası sistemi içinde yaşamaktadır. Sistemin sömüreni Batı iken, sömürüleni elbette müslümanlar ve dünyanın geri kalan halkları. Batı’nın bütün amacı bu hiyerarşik ve sömürücü sistemi devam ettirebilmektir ve bunun için de sürekli müslümanlara karşı komplolar hazırlamakla meşguldur. Batı hazırladığı komplolarını hayata geçirebilmek için çoğu zaman yerel işbirlikçileri kullanmaktadır. İslamcı tahayyül Andre Gunder Frank ile özdeşleşen Bağımlılık Teorisi veya Immanuel Wallerstein’in Dünya-Sistemi Analizini andırsa da bu ikiliden önemli bir farkla ayrılır. İslamcı tahayyül, bahsi geçen yaklaşımlar gibi yapısalcı değildir. Zira İslamcı tahayyülde varolan hiyerarşik ve sömürücü dünya sistemi kapitalist ekonomik ilişkilerin küreselliğinin doğal neticesi olarak kurgulanmaz. Daha çok Batı’ya gönüllü olarak hizmet eden içteki işbirlikçilerin iradi tercihlerinin neticesi olarak kurgulanır. 

İslamcılığın, dış ve iç düşmanlar tarafından kuşatılmışlık tahayyülünün boyutlarını ve içeriğini, özellikle Gezi protestoları ve sonrasında yaşananlara verilen İslamcı ve İslamcı-eğilimli tepkilerde bütün renkliliği ile gördük. Not etmekte fayda var. Söz konusu tahayyülün orijini Gezi ve sonrası dönem değildir. Çok daha eskidir. Modern hali ile tahayyülün orijini, İttihat ve Terakki’nin arkasında yahudilerin, dönmelerin ve masonların olduğunu iddia eden Derviş Vahdeti’ye kadar götürülebilir. Ve söz konusu tahayyülün Vahdeti’den itibaren nasıl evrildiğini takip etmek mümkündür. 

Bir dönem İslamcılığı demokrasi kahramanı veya sekülerliğin temsilcisi olarak gören ve gösteren akademik-entellektüel zevatın hatası kanımca da budur: en geniş anlamıyla İslamcılık ideolojisinin ne olduğunu bilmemek veya ciddiye almamak. Liberalizmin dayanılmaz cazibesine inanç veya Kemalizm düşmanlığı da elbette kör etmiş veya vurdumduymazlaştırmış olabilir. İslamcılık ideolojisi daha ciddi çalışılsaydı, İslamcılığın kendilerinden görmedikleri ile inşa edecekleri ilişkinin ve elbette siyasi birliğin sıhhatinin sorunlu olacağını öngörülebilirdi.* 

* YAE’cileri de kapsayan bu eleştirimle ideolojinin determinist bir şekilde mensuplarının siyasi tavırlarını belirlediğini iddia etmiyorum. Daha çok, ideolojinin içeriğine daha dikkatli bakmanın, söz konusu ideolojinin mensupları ile alakalı daha isabetli analizler yapılmasına yardımcı olacağını iddia ediyorum. Neticede ideolojik tahayyül, o ideolojinin mensuplarının yaşadıkları koşulların neler olduğuna dair bilgiler verdiği gibi ve mensupların o koşulları nasıl anlamlandırdıklarına dair paha biçilmez içgörüler sağlar. Diğer bir deyişle birey-grup davranışlarına ilişkin objektif olduğu kadar subjektif açıklamalar da getirmenin önemini vurguluyorum. 

Fotoğraf: ‏🌸🙌 فی عین الله