Pandemi olarak ilan edilen Koronavirüs’ün tüm dünyayı ekonomik, politik, sosyal ve psikolojik olarak ciddi etkilediği günlerden geçiyoruz. Virüsün solunum yollu hızlı bulaşabilen doğası gereği, insanların arasında hızla yayılıp ülkelerin acil ve ağır hasta bakım kapasitelerinin yetemeyeceği seviyeye ulaşmadan salgını kontrol altına almak için birçok ülke sert ve keskin önlemler almak zorunda kaldı. Fransa, iki hafta boyunca özel izinler dışında sokağa çıkma yasağı uygularken, Almanya ve Amerika da birçok kısıtlayıcı uygulama getirerek sosyal teması minimuma indirecek önlemleri yürürlüğe koydu. 

Korku ve belirsizlik atmosferiyle de birçok insan, düşünür ve sivil siyaset aktörleri; hükûmetlerin, vatandaşlarının güvenlikleri için vatandaşlarının sivil hak ve özgürlüklerini kısıtlamasını desteklediler, memnuniyetle karşıladılar. Bu noktada önemli tartışmalardan biriyse salgın sonrası vatandaşlarının hayatını daha çok düzenleyen ve denetleyen bir devletle karşılaşıp karşılaşmayacağımızdı. Bu haklı endişeden yola çıkan bazı düşünür ve sivil toplum aktörleriyse devletin, kendi gücünü ve hareket alanını genişletmesinden doğan rahatsızlıklarını dile getirdiler. Onlara göre, bir kere devletlere karşı güvenliğimiz için özgürlüklerimizden vazgeçebildiğimizi gösterdiğimizde; devletlerin, güvenlik zaafımızı suistimal etme ihtimaliyle karşı karşıya kalabiliriz. Halbuki, benim bu yazıda dikkat çekmek istediğim nokta şu: Kriz zamanlarında krizlerle mücadelede başarılı olmuş hükûmetlerin; içine kapanan, merkezileşen, karar alma noktasında tek-sesli ve tek-aktörlü yapıya dönüşen ve bilgi paylaşım noktasında şeffaf olmayan hükûmetler değil; çok-sesli ve çok aktörlü karar alma mekanizmalarına sahip ve bu mekanizmalarla bilgi üretebilen, şeffaf hükûmetler olduğunu görüyoruz. Buradan ulaştığım sonuç şu ki; etkinliğini ve gücünü artıran devletler, ancak siyasetin diğer aktörleriyle iş birliğine girdikçe başarılı olabiliyorlar. Şu an içinde bulunduğumuz küresel salgına karşı daha efektif mekanizmalar oluşturan veya daha az zararla atlatacak ülkelerin de tam da bu iş birliğini kurmuş, çok sesli ve çok aktörlü ülkeler olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla, kriz dönemlerinde belki de kaçınılmaz olan merkezi hükûmetlerin bir aktör olarak rollerinin ve etkinliklerinin artacağını kabullenirsek, asıl soru olan “Kriz dönemlerinde genel iyi için nasıl bir devlet, birey ve sivil toplum ilişkisi kurmalıyız?” sorusuna daha fazla odaklanabiliriz diye düşünüyorum.

Salgının üstel sayılarla yayılması karşısında neredeyse bütün ülkeler benzer çerçevede değerlendirilebilecek olan politikalar uygulamaya başladılar. Sosyal temasın zorunlu olmadıkça minimuma indirgenmesi, okulların tatil edilmesi, insanların bir araya gelip yemek yedikleri, eğlendikleri yerlerin kapatılması gibi örneklerle çeşitlendirebileceğimiz “baskılama” politikaları hayata geçirildi. Bu noktada, bu politikalardan farklılaşan en belirgin ülke birkaç gün öncesine kadar Birleşik Krallık’tı. Başbakan Boris Johnson, tamamen farklı bir politika benimsediklerini belirterek, literatürde sürü bağışıklığı olarak anılan yöntemi benimsediklerini açıklamıştı(1). Bu politikaya göre Birleşik Krallık, Fransa veya Almanya’nın aksine daha hafif önlemler alacak, okulları tatil etmeyecek, sosyal hayatın akışına izin verirken sadece risk grubundaki insanlara bir süre kendilerini izole etmesini tavsiye etmişti. Boris Johnson hükûmetinin bu politikayı benimserken kendi danışmanlarına ve uzmanlarına danışarak böyle bir politika uyguladıklarından hiç şüphem olmasa da kısa bir süre içerisinde birçok araştırma kurumundan, tıp fakültesinden ve ülkenin önde gelen basım yayın kuruluşlarından, sürü bağışıklığı politikasının hatalı bir şekilde ön kabul ettiği varsayımlara yönelik eleştiriler geldi, olası kötü sonuçların hesaplamaları yapıldı (2). Özellikle Imperial College London’un hazırladığı son rapor (3), hükûmetin baskılama politikasına geçmediği durumda 250.000 insanın hayatını kaybedeceğini ortaya koymasından sonra Johnson hükûmeti daha sert önlemler almaya başladı(4). Bu durum bize kriz anlarında hükûmetin kişisel özgürlüklerin alanlarını güvenlik endişeleri nedeniyle kısıtlasa bile çok-sesli ve çok aktörlü karar almanın hala kriz anlarında mümkün olabileceğinden ve daha önemlisi bu çok-sesli yapıyı kurabilen hükûmetlerin krizlerle mücadele etmede daha başarılı olacağını gösteriyor ya da en azından Birleşik Krallık’taki gibi kötü sonuçları olabilecek politikalardan vazgeçebilme imkânı sağlıyor. Birleşik Krallık bu noktada, birçok bilimsel bilgi üretebilen kuruma sahip olmanın avantajını yaşamış, farklı görüşlere ve hesaplamalara sahip olan kurumlar, birbirlerinin görmediklerini/göremediklerini ortaya koyarak toplum sağlığı için daha iyi olana erişebilmişlerdir. Eğer Birleşik Krallık’ta farklı düşünen kurumların kendilerini rahatça ifade edebileceği ve merkezi hükûmetlerini eleştirebileceği özgür medya alanı olmasaydı; hükûmet, tek-sesli karar alma mekanizmasını benimseseydi Britanyalı vatandaşların krizin faturasını daha ağır yaşayacağı muhtemeldi. Dolayısıyla, burada devletlerin kriz karşısında başarısı, tek taraflı bir şekilde kendi gücünü genişleten bir yapı kurması değil aksine krizle mücadele kapsamında bilgi ve politika üretebilecek birçok aktörlerle iş birliğine gitmesidir.

Bu noktada Türkiye’nin salgın krizi karşısında başarısı da bilgi üretme ve politika yapma gücünü sadece Sağlık Bakanlığına devretmemesinden geçer. Çarşamba günü Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde toplanılan Koronavirüs’le Mücadelede Eşgüdüm Toplantısı’na Türk Tabipler Birliği’nin davet edilmemesi bu çok-sesli ve çok perspektifli karar alma mekanizmasına zarar verir. Bu sağlık krizi karşısında birçok Türkiye’de sağlık sektörüyle doğrudan ilgili birçok paydaş dinlenmeli, Sağlık Bakanlığı koordinasyonu ve liderliği sağlasa da asla bilgi üretiminin ve politika yapıcılığının tek merkezi olmamalı. Bütün paydaşlar bilgilendirilmeli, sürecin içine dahil edilmeli ki politika üretirken en az hatayla ve en kapsayıcı biçimde hayata geçirilebilsin.

Bunun yanında hükümetlerin bilgi paylaşımı noktasında şeffaf olmasının da kriz dönemlerinde krizle mücadelede kritik bir faktör olduğunu görüyoruz. Bugün krizle mücadelede en başarılı olarak değerlendirilen ülkelerden olan Güney Kore (Kore’nin agresif test politikalarının yanında) ve Tayvan’da (5) hastaların adı dışında daha önce hangi lokasyonda bulundukları ve şu anda şehrin ne tarafında oldukları diğer vatandaşların da telefon aplikasyonu üzerinden erişilebilir hale getirildiğini biliyoruz. Bu noktada, liberal düşüncenin çekincelerinden biri de devletin, bireylerin özel hayatına dair çok fazla bilgiye erişmesi ve bunu yayınlaması olabilir. Bu noktadaysa da devletle birey ve sivil aktörler arasındaki görülen ilişkinin basit bir şekilde merkeziyetçi ve kontrol edilemeyen bir ilişki olmadığıdır. Hükümetler, vatandaşlarından topladıkları bilgileri oldukça şeffaf bir şekilde tüm kamuoyuna duyurup bunları herkese erişilebilir hale getirmişlerdir. Bu noktada vatandaşlar şehrin bir mahallesinde çok fazla enfekte insan varsa oraya basitçe gitmeyerek hastalığın daha fazla yayılmasının önüne geçmiştir.

Ama daha önemlisi bu derecede şeffaf bilgi paylaşımı ve harita üzerinden işaret edilebilirlikle Fransa ve İtalya’da olduğu gibi şehirleri, bölgeleri veya tüm ülkeyi toptan karantinaya almaktansa, Güney Kore veya Tayvan daha küçük yerleşim birimlerini( mahalle, apartman) karantina altına alabilmiştir. En başta bireylerin özel hayatına bir müdahale gibi görünen bu uygulama, şeffaflık ve herkese erişilebilirlik prensipleri doğrultusunda daha geniş kesimlerin temel özgürlüklerine müdahale etmemelerine imkan verdi. Bu yöntem Çin’de de uygulanmış olmasına rağmen Çin’in bu politikasını şeffaflık penceresinden okumamak gerekiyor. Tam tersine sıkı sansür politikalarının neticesinde hastalığın 2019 Aralık ayı süresince saklandığını ve hastalık hakkında konuşan doktorların türlü zorbalıklara maruz bırakılmasının neticesinde virüsün bu kadar yayılma imkanına eriştiğine dair ciddi iddialar mevcut. (6) Dolasıyla Çin bağlamında hükûmetle vatandaşlar arasındaki olan bilgi paylaşımını şeffaflıktan ziyade hali hazırda salgının genişlemesine davetiye çıkaran baskıcı politikaların devamı niteliğinde okuyabiliriz.

Bu noktada bu iki Uzak doğu ülkesinin politikalarını sadece devletin kendi gücünü ve alanını genişlettiği perspektifinden okumak yerine, daha koordineli, şeffaf ve işbirlikçi oluşturulmuş devlet ve birey ilişkisinin üzerine inşa edildiğini görüyoruz. Bu bize, devletler etkinliklerini artırırken aslında toplumdaki diğer aktörlerle işbirliğine girdikleri sürece krizleri çözmede başarılı olabiliyorlar savının doğruluğunu gösteriyor. Bu işbirlikleri de çok sesli kamusal tartışma yaratmak, çok aktörlü karar alma süreçleri oluşturmak ve bilginin her bir aktöre de ulaşmasını sağlamaktır.

Türkiye’ninse bu noktada veri paylaşımı açısından daha şeffaf olması gerektiği muhakkak. 19 Mart’a kadar günlük yapılan test sayısını öğrenememişken Bakan Fahrettin Koca’nın eleştiriler neticesinde günlük test sayısını ilk kez açıklaması sevindiricidir. Yine de diğer birçok ülkenin aksine hala hastaların bölgesel dağılımını, hangi hastanelerde olduklarını veya kaç tanesinin ağır hasta durumunda olduğu gibi temel bilgelere erişemiyoruz. Halbuki bilgilerin şeffaf olması, hem vatandaşların günlük yaşamdaki hareketlerine daha dikkat etmesine yardımcı olacaktır hem de diğer birçok paydaş, bu bilgilerden yola çıkarak makul ve alternatif söylemler/politikalar geliştirebilecektir. Hem bilgilerin şeffaf olmaması da bu korku ve belirsizlik atmosferinde dezenformatif bilgilerin hızlıca yayılmasına olanak verdiğini unutmamak gerekiyor.

Kriz anlarını yönetmek ve toplumun tüm kesimlerine minimum zararla atlatmak muhakkak ki daha müdahaleci ve koordineli karar alıcı mekanizmalardan/kurumlardan geçiyor. Devletler kriz anlarında her ne kadar manevra alanlarını genişletse bile bunu toplumdaki birçok aktörle ve vatandaşlarıyla işbirliği neticesinde yapmadığı sürece başarılı olma ihtimalleri daha az olacaktır. Bu noktada çok sesli, çok aktörlü bilgi üretebilmek, ifade edebilmek ve politika üretebilmek, kriz anlarında başarının anahtarı olarak düşünülmesinde fayda var diye düşünüyorum.

Fotoğraf: Marco Oriolesi


Kaynakça

1) https://www.ft.com/content/38a81588-6508-11ea-b3f3-fe4680ea68b5 

2) https://www.theguardian.com/commentisfree/2020/mar/15/uk-covid-19-strategy-questions-unanswered-coronavirus-outbreak 

3) https://www.imperial.ac.uk/media/imperial-college/medicine/sph/ide/gida-fellowships/Imperial-College-COVID19-NPI-modelling-16-03-2020.pdf 

4) https://foreignpolicy.com/2020/03/17/britain-uk-coronavirus-response-johnson-drops-go-it-alone/ 

5) https://www.businessinsider.com/coronavirus-taiwan-case-study-rapid-response-containment-2020-3 

6) https://www.theguardian.com/world/2020/mar/11/coronavirus-wuhan-doctor-ai-fen-speaks-out-against-authorities