Liberal kişinin açıklık, kabullenme ve en önemlisi hoşgörü erdemlerine bağlılık göstermesinin birçok nedeni vardır.

Bana göre, bu konuyla ilgili yapılacak ilk iş, hem destekçilere hem eleştirenlere gerçek radikal liberalizmin liberal özünü bir kez daha göstermektir. 

Samuel Freedman, “İlliberal Liberteryenler” (2001) üzerine incelikli ve ustaca bir felsefi eser yayımladı ama burada ifade ettiği ana noktayı daha popüler bir şekilde dile getiren kişi, “Liberteryen İllüzyonlar” (2012) başlıklı makalesiyle Jeffrey Sachs oldu. Sachs’ın liberteryenizm anlayışını okuduktan sonra, son derece akıllı arkadaşların mevcut entelektüel fikir dünyamız içerisinde klasik liberal ve liberteryen duruşu sürekli yanlış temsil ettiklerine dair hiçbir şüphe kalmaması gerekir.

Modern Dünyada Liberalizm

Sachs neden “Merhamet, adalet, vatandaşlık görevi, dürüstlük, düzgünlük, tevazu, saygı ve hatta yoksul, zayıf ve kırılgan olanın hayatta kalmasının hepsi geri planda durmalı” diyordu? Bunu Adam Smith, J. B. Say, J. S. Mill, F. A. Hayek, Milton Friedman, James Buchanan veya Vernon Smith’te mi okumuştu? Deirdre McCloskey belki diğer bütün akademisyenlerden daha fazla çaba göstererek bu meseleleri açıklığa kavuşturmak için çok çalışıyor ama klasik liberal ve modern liberteryen tasarıda liberal değerlere sıkı sıkıya bağlılığı pekiştirecek daha fazla sese ihtiyacımız var.

Sachs, eğer okumamışsa McCloskey’i okumalı ve eğer okumuşsa da onun liberteryen tasarı hakkında ne düşündüğü üzerine bir kez daha kafa yormalı. Fakat McCloskey’nin bağlılıklarını paylaşan bizlerin, Jeff Sachs (veya Samuel Freeman) gibi arkadaşların bizim liberalizm anlayışımızı okumasını zorlaştırmak yerine kolaylaştırmamız gerekiyor. 20. yüzyılın ikinci yarısında liberal tasarının içine sızan birtakım düşünce alışkanlıkları nedeniyle bunu sık sık zorlaştırıyoruz.

Çalışmalarımızı okuyan kimselerin sorununun ne olduğunu söylemekle yetinmek pek faydalı değil. Özeleştiri yaparak duruşumuzun nasıl bu kadar yanlış anlaşılabildiğini kendimize sormamız gerekiyor. Düşünce ve iletişimde ne gibi hatalar yapıyor olabiliriz? Asıl daha derinlikli kritik soruyu soracak olursak: Klasik metinlerimizdeki hangi unsur bu sonucu ortaya çıkarıyor?

Kendilerince bir yanda felsefi duruşlar ve pratik duruşlar ile diğer yanda klasik liberalizm ve modern liberteryenizm arasında bir ayrım gözettikleri için hem Freeman hem Sachs’ın iddiaları daha temelli. Karşı çıktıkları şey, onlara göre modern liberteryenizmi klasik liberalizmin bir rötuşu ve uzantısı olarak okumak şeklindeki yaygın yanlış düşünce.

Çoğumuz için liberteryen, 20. yüzyılın ilk yarısında özellikle ABD’de gerçek liberalizmin anlamının ilerici teşekkül tarafından yozlaştırılması nedeniyle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra icat edilmiş bir terim. Terime böyle baktığımız için ona ilişkin okumalar da başta uyumsuz geliyor. Örneğin, birçok kişi Nozick’i Lockçu liberalizmin bir yeniden ifadesi, Hayek’i Smith ve Hume liberalizminin modern bir yeniden ifadesi ve Buchanan’ı toplumsal sözleşme kuramı ile temsilci anayasal demokrasi inşa etmede ABD’nin “kurucu babaları” projesinin  modern bir yeniden ifadesi olarak görüyor (bkz. Boettke 1993, 106-31). 

Liberalizm ve İnsanlık

Fakat, Freeman ve Sachs, “O kadar hızlı gitmeyelim,” diyor, “liberalizmin özü temel insan eşitliği, insanları birbirlerinin denkleri olarak görmesidir” ve elbette haklılar da. Fakat, onlara göre liberteryenler özgürlüğü diğer bütün sosyal değerlerin üstünde konumlandırır ve her şeyin ötesinde sözleşmelerin kutsallığını savunurlar.

Onların okumasına göre, bu durum modern liberteryenlerin daha ziyade illiberal duruşlar benimsemesine neden olabilir ve olur da… Temel insan eşitliği ve birinin yek diğerine dengi olarak muamele etmesi yerine mülkiyet hakları ve sözleşme özgürlüğüne bağlılık, bazılarının diğerleri üzerinde tahakküm kurmasıyla sonuçlanabilir. Liberteryenizm zulmün prangalarını kırmak yerine o prangaları daha da sağlamlaştırabilir ve esasen yeni zulüm prangalarının ortaya çıkmasının sorumlusu olabilir.

İtiraf etmeliyiz ki, liberteryen yazarlar ilerici teşekkülü ve özel mülkiyet, sözleşme özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü ihlali taleplerini eleştirirken sıklıkla mülkiyet ve sözleşmeye kutsallık atfeden retorik bir duruş benimsediler ve pek çoklarının doğum, aile, inanç tesadüfleri ve belki hatta uzun uzadıya düşünülmüş kişisel deneyimler nedeniyle değer verdiği geleneği ve dar görüşlü duruşları savundular.

Fakat, bizim tartışmamız için kritik olan, dar görüşlerimizin sebebi ne olursa olsun bu görüşlere çerçeve seviyesinde sahip olmanın yalnızca grup içi âdet ve pratiklere ilişkin iç gözlem yapmak ve grup dışındakiler ile onların bireysel seviyedeki inanış ve davranışlarına şüpheyle bakmak değil, aynı zamanda güç sahibi olanları diğerleri adına HAYIR diyecek şekilde güçlendirmek anlamına geldiğidir. Öte yandan, dar görüşlülüğü birey ve grup seviyesiyle sınırlandıracak olursanız, HAYIR demenin bedelini birey ve grup öder ve diğerleri ister yakın ister uzak toplumsal mesafedekilerle müştereken faydalı ilişkiler geliştirme olasılığına HAYIR veya EVET demeye kendileri karar verme özgürlüğüne sahip olmaya devam ederler.

HAYIR deme hakkına vurgu yapmak kategorik olarak bazı çalışmalarda bir aradayken, tecrit halindeyken yaşayabileceğimizden daha iyi yaşamamızı mümkün kılan toplumsal etkileşim kaideleri üzerine düşünme noktasında bilhassa faydasız olan bir tür “turnusol testi” liberteryen retoriği olarak kullanılmıştır.

Kişinin saldırmazlık ilkesinden hareketle, liberal değerler ve hassasiyetlere göre bir kişinin sahip olabileceği en “kişisel olarak” çirkin/uygunsuz duruşu mantık silsileleri neticesinde mantıklı gösterme şeklindeki zihinsel egzersizi ve sonrasında bir liberteryen olarak insanların bu duruşa sahip olma “hakkı”nı savunmak; komşularımıza rastlamanın, bir arada yaşamak ve verimli uzmanlaşma ve huzurlu toplumsal işbirliği için bizi onlarla pazarlık yapmaya zorladığı bir dünyada adil davranış kurallarını belirlemekle aynı tasarı değildir.

“Turnusol testi” liberteryeni muhalif olmaktan ve okuyucuları şoke etmekten büyük “gurur” duyabilir ama bu “gurur” muhalefet sanatının siyasal ekonomi ve toplum felsefesinde yanlış anlaşılmasının bir sonucudur. Biz okuyucuları gereksiz yere “şoke etmek” değil, onları iki tarafı da ilgilendiren bir soruşturmaya “davet etmek” istiyoruz demek bir pazarlama meselesi değildir. Soruşturma; hâlâ düşündüğünüze, hâlâ öğrenme sürecinde olduğunuza, bir şeyler keşfetmekten zevk aldığınıza işaret ederken; şoke etme, gerçeğe sahip olmanın ve neşenizin anahtarının hataları ifşa etmekte ve üstünkörü düşündükleri varsayılan diğerlerini yakalamakta saklı olduğuna işaret eder.

Soruşturma, karmaşık meselelerle ilgili süregelen yoğun düşünce gerektirir; şoke etme, bu konu üzerine düşünmenizin sona erdiğini ve ayrıcalıklı anlayışınızı diğerlerine zorla kabul ettirmeye çalıştığınıza işaret eder. Soruşturma, yetişkin öğrenciler -ömür boyu öğrenciler- arasında bir diyalogdur; şoke etme, basit ve ahmakça olanla yetinen çocuklar içindir. İnsanlık denen çarpık malzemeden dümdüz bir şey yapılamayacağı şeklindeki liberal iddia şoke edicilerin aklına pek yatmaz.

Liberteryenler ve Hoşgörü

Liberal insanların açıklık, kabullenme ve en önemlisi hoşgörü erdemlerine bağlılık göstermesinin birçok nedeni vardır.

Mises’in Liberalizm’de yazdığı gibi, “liberalizmi hoşgörü talep etmeye ve göstermeye yönelten, hoş görülecek doktrinin içeriğinin göz önünde bulundurulması değil; eksikliğinde insanlığın asırlar öncesinin barbarlığı ve sefaletine döneceği toplumsal huzur durumunu, yalnızca hoşgörünün meydana getirebileceği ve muhafaza edebileceği bilgisidir” ([1927] 1985, 34).

Elbette Mises aynı zamanda liberalizmin hoşgörüsüzlüğe hoşgörü göstermemesi gerektiğini de savunmuştur. Düşüncelerini şiddet aracılığıyla ve huzuru bozarak ifade etmeye çalışanların kınanması gerekir. Fakat, yanıt hoşgörü ile düşünce ve inançların serbest akışı şeklindeki Liberal ilkede saklıdır.

Liberal hoşgörü ilkesi kişinin, diğerlerini kendi davasını kabule zorlamasını imkansız kılıyorsa, aynı zamanda sizin başka davaları kabule zorlanmanızı da imkansız kılar. Partizanların bile, der Mises, bunu teslim etmesi gerekir.

Fakat, “turnusol testi” liberteryenlerinin retoriği liberal erdemleri değil; bireyin kapalı olma, reddetme ve hoşgörüsüz olma hakkını yüceltir. Burada, eğer bu hak bireysel seviyede kullanılırsa seçimlerin bedelini yalnızca bireyler öder; fakat, bu hakkın sistemin çerçevesine dönüşmesine müsaade edilirse, diğerleri seçimi kendileri yapmamış olmalarına rağmen bedel ödemek zorunda kalacaktır. Bu retorik hatayı yapmak ve kişilerin inançları ve diğerleriyle ilişki pratiklerinde illiberal olma haklarına ilişkin mantıklı bir sav türetmek yerine ben gerçek liberal radikallerin; ciddi düşünme süreçlerinin, insanın sosyalleşebilirliğinin, uzak toplumsal mesafedekilerle işbirliğinin ve alış-verişin medenileştirici yönlerine vurgu yapması gerektiğini savunuyorum.

Voltaire, Montesquieu ve Smith’teki doux-commerce savının küreselleşme, göç, mülteciler; farklı düşünen, farklı ibadet eden, farklı yaşayan kişilerle iki taraf için de faydalı alış-veriş olasılığı ile para politikası, mali politika ve uluslararası hukukta küresel ticaretle bağlantılı pratik ayrıntılarına ilişkin meseleleri ele alacak McCloskey’den başka modern savunuculara ihtiyacı var.

Teknik ekonomi, yapısal siyasal ekonomi ve Adam Smith’in daha derinlikli ahlak felsefesine ilişkin modern anlayışımız o kadar hatalı ki İskoç filozofların medeni ve merhametli bir toplumun teşekkül koşullarını ortaya çıkarma şeklindeki temel müşterek derdi bu süreçte kayboluyor. Hume’un özel mülk, mülkün rıza yoluyla aktarımı ve sözlere sözleşmelerle sadık kalınmasına odaklanması yalnızca diğerleri pahasına toplumun bir kesimine yarayan kaideler değildir, sivil toplum ve huzurlu toplumsal işbirliğinin genel temellerini oluşturur.

Smith’in ulusların zenginliği tahlili son kertede ıvır zıvırla ve açgözlü tüketim eylemleriyle değil, genel nüfusun giderek daha fazla kesimince paylaşılan yükselen yaşam standardıyla ölçülür.

Hangi kurumlar kümesinin bu görevi en iyi şekilde yerine getirdiği ise ampirik bir meseledir. Fakat, toplumun en az avantajlı kesiminin yaşam standardını yükseltme gayesi, Adam Smith’ten Vernon Smith’e her dikkatli liberal siyasal ekonomi okumasında açıkça görülebilir. Başka şekilde ifade etmek gerekirse, Jeff Sachs’ın liberteryen ekonomiye ilişkin çizdiği karikatüre dönecek olursak, kendisinin daha akıllıca davranması gerektiğini savunuyorum. Felsefe, siyaset ve ekonomideki diğer isimlerin de…

İnsana ilişkin atomistik modelin -neoklasik ekonominin ortaya çıkardığı karikatürün- klasik siyasal ekonomistin veya eleştirmenlerinin benim “turnusol testi” liberteryenizmi olarak adlandırdığım modern liberteryen cenahla birlikte gruplandırılan ana akım siyasal ve ekonomik düşüncenin neslinden gelenlerin anladığı şekliyle liberalizmle hiçbir alakası yoktur.

Şunu olabildiğince açık ifade edeyim: “Turnusol testi” liberteryenizmi, liberteryenizmi temsil etmez, zamanda bir anda ortaya çıkan eşsiz bir sapmadır. Uygulamalı etikte arkitektonik sistemler inşa etmek şeklindeki ayrı çabanın bir düşünce hatası olarak reddedilmesi gerekir.

Liberteryen düşüncenin en muteber felsefi sesi Robert Nozick’i düşünün. Klasik eseri Anarşi, Devlet ve Ütopya dikkatle okunduğunda “haklar”a ilişkin liberteryen duruştan mantıksal bir sapmadan ziyade “görünmez el” kuramlaştırmasına derinden bir bağlılık ortaya çıkacaktır. Nozick elbette “haklar”ı varsayar ama çalışmasının üç bölümünün tamamındaki tahlili, en gelişmişi ekonomi ve rekabet edebilirlik kuramı olan süreç temelli düşünceye dayanır. Nozick, Rawls ve toplumsal adalet eleştirilerinde “haklar” tarzındaki argümanlara bel bağlar fakat bu eleştiri aynı zamanda kendisinin değiş-tokuş, üretim ve dağıtım arasındaki ilişkiye dair savları, üretim faktörleri ödemesiyle ilişkili mekanizmalar ve kârın cazibesi ile kaybın cezasına dair argümanlarıyla da desteklenir.

Klasik liberal siyasal ekonomistler bireyleri atomistik olarak değil, toplumsal ortamlarla -ailelerle, topluluklarla, tarihle- bütünleşik olarak ele alır. Evet, burada hem bireysel çıkar varsayımı hem de görünmez el teoremi söz konusudur ama bunlar geleneksel eleştirmenlerin onları sunmak istediği şekilde anlaşılmazlar.

Smith’ten Hayek’e ekonomi düşüncesi ana akımı, seçim mantığı meseleleri söz konusu olduğunda mantıksal seçim analitik yapısına sahiptir ama bu robotlar değil, ölümlüler için mantıksal seçimdir. Çeşitli çalışmalarda görünmez el süreçleri tartışılır ama bunlar ortaya koyulan dengeleyici eğilimleri zorunlu kılan filtreyi temin eden bir kurumsal bağlama bağlıdır. Kısacası, Smith’ten Hayek’e siyasal ekonomi ana akımı, mantıksal seçimi yapanlar insanlarmış gibi, kurumsal analizi de tarihin önemi varmış gibi tatbik eder. Layıkıyla okunduğunda bu çalışmalarda atomistik, egosantrik, safi ihtiyatlı bir tahlile rastlanamaz.

Analitik Eşitlikçi

Dahası, kaynak eşitlikçiliğine ilişkin ahlaki savları reddeden bu siyasal ekonomi yaklaşımı ana akımının sağlam analitik eşitlikçilik temelleri bulunur.

Analitik eşitlikçi bakış açısına kafa tutan herkes Smith’in -örneğin, filozof ile hamal arasındaki tek farkın filozofun nazarında olduğu şeklindeki önermesi veya piyasayı aklıyla alt etmeye çalışan devlet adamının yalnızca sağduyuyla tatbik etmeye muktedir olmadığı seviyede bir sorumluluk üstlenmekte kalmayacağı, aynı zamanda bunun, görevi yerine getirebileceğini düşünen bir adamın elinde olacağından çok daha az tehlikeli olacağı şeklindeki daha önce alıntıladığım uyarısındaki gibi- tahkirine maruz kalacaktır.

Hume ve Smith siyasal ekonomide yapısal bir argüman sunmuşlardı; kötü adamların, güç sahibi olacakları konumlara gelecek olurlarsa en düşük seviyede zarar ortaya çıkaracakları bir kurumlar kümesi bulmak üzere tasarlanmış bir argüman.

Hume’un ifade ettiği şekliyle, idari kurumları tasarlarken herkesin düzenbaz olduğunu varsaymamız gerekir. Hem Hayek’in hem Buchanan’ın liberal ekonomisini önceleyen bir hamleyle Smith de temelde düzenbazca davranışlarımızın kendisini kibir veya fırsatçılık şeklinde gösterdiğini öne sürmüştür.

Fakat şimdiye kadar temin ettiğim vurgu, klasik liberallerin siyasal elitlerin güç suistimaline  getirmek istedikleri kısıtlamalara ilişkin. Fakat, doktrinin özgürleştirici yönünü vurgulamak da bir o kadar önemli.

Hayek’in “Individualism: True and False” (Bireycilik: Doğrular ve Yanlışlar) makalesinde yazdığı gibi, Smith ve diğer klasik liberal siyasal ekonomistler “insanın en iyi halindeyken arada sırada neler başarabileceğiyle değil, en kötü halindeyken mümkün olduğunca az zarar verme olanağı olması gerektiğiyle” ilgileniyorlardı.

Hayek şöyle devam eder: “Kendisinin ve çağdaşlarının savunduğu bireyciliğin esas erdeminin, kötü adamların en az zararı verebilecekleri bir sistem olduğunu iddia etmek pek abartılı olmayacaktır. Bu, işlemesi onu işletecek iyi adamlar bulmamıza veya herkesin şimdi olduklarından daha iyi insanlar olmalarına bağlı olan bir sistem değil -bazen iyi bazen kötü, bazen akıllı ve daha sıklıkla ahmak- muayyen çeşitlilikleri ve karmaşıklıklarıyla herkesten istifade eden bir sistemdir.” Hayek sözlerini şöyle sonlandırır: “Onların amacı Fransız çağdaşlarının istedikleri gibi özgürlüğün ‘iyi ve akıllılar’la sınırlanması yerine herkese bahşedilmesinin mümkün olması gereken bir sistemdi” (vurgu bana ait).

Hayek ve Sachs arasındaki muhakeme farkı en az avantaja ilişkin felsefi bir kaygı değil, hangi sistemin “Merhamet, adalet, vatandaşlık görevi, dürüstlük, düzgünlük, tevazu, saygı ve hatta yoksul, zayıf ve kırılgan olanın hayatta kalması”nı en iyi şekilde temin ettiğinin ampirik bir değerlendirmesidir. Liberal vizyon, tarihi boyunca kâr ve zararda temellenen bir piyasa ekonomisine iştirak etme ve böyle bir ekonomide başarılı olma fırsatı bulunan, şefkatli topluluklarda yaşayan ve bu topluluklarla hemhal olan, özgür ve sorumluluk sahibi bireylerden müteşekkil bir toplum meydana getirecek bir kurumlar kümesi bulmaya çalışmıştır.

Bu son kertede ampirik bir soru. Ampirik sorular felsefeyle değil, yalnızca özenli ve kapsamlı akademik çalışmayla yanıtlanabilir. Bunun anlamı da merhamet, adalet, vatandaşlık görevi, dürüstlük, düzgünlük, tevazu, saygı ve yoksul, zayıf ve kırılgan olan için kaygı duymaya ilişkin diyaloğu romantik şiirin ve katı gerçekçi kurumsal analizin ötesine taşımamız gerektiğidir.

En az avantaja sahip olanlar için merhametle kaygı duymanın, içinde birlikte yaşadığımız kurumsal çevrenin aktörlerin karar alırken karşı karşıya geldikleri saikleri nasıl yapılandırdığına ve karar almada ve toplumsal etkileşimden dersler çıkarmada kullanılması gereken, toplumsal sistemin tamamına dağınık bilgiyi nasıl harekete geçirdiğine ilişkin tahlille her daim zapturapta alınması gerekir.

Liberalizm, hataya düşebilen ama muktedir insanlar olarak bizi birlikte daha iyi yaşamamızı mümkün kılan yönetim kaidelerini araştırmaya, iş bölümü altında toplumsal işbirliğinin faydalarının farkına varmaya çağıran bir davettir. Gerçek liberal radikalizm liberal değerleri yüceltir ve bu liberal değerler de liberal siyasal ekonominin kurumlarını kuvvetlendirir.

Fotoğraf: Jennifer Bonauer