Dünyanın önemli bir değişim sürecinde olduğu açıktır. En azından benim gibi bir siyaset bilimcinin gözünden bakıldığında uluslararası sistemdeki hareketliliği görmemek abes olacaktır. Artık çoğu kavramın anlamını kaybettiği, günümüzün küresel sorunlarına cevap veremediğine şahit oluyor; fakat yeni bir perspektif üretmekte de zorluk yaşıyoruz. Bu noktada anlamlı ve tutarlı bir analize sahip olabilmek için benim tercihim devam eden tartışma trendine, alternatif ve eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmak oluyor. İkim krizi de şu an her ajandanın en üst satırlarında kendine yer bulan, her araştırmacının çalışma eğilimi olan, uluslararası kuruluşların, şirketlerin ve medyanın ilgisini çekmeye başaran en güncel mesele. Bu tür bir ilgi, iklim krizi ile mücadele adına sevindirici olsa da büyük bir bilgi karmaşası yarattığı açıktır. Bu yazının amacı güncel iklim krizi tartışmalarını analiz ederek, Glasgow’da düzenlenecek 26. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı öncesi öz bir bilgi kaynağı oluşturmaktır.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında 1994 yılından itibaren her yıl düzenli olarak organize edilen Taraflar Konferansı (COP), ülkelerin sera gazı emisyonlarını kontrol altında tutmayı ve insan kaynaklı oluşan çevre kirliliğini en aza indirmeyi amaçlayan, en geniş kapsamlı uluslararası iklim organizasyonudur. Taraflar Konferansı’nda ülkelerin, her 5 yılda bir katkı beyanları çerçevesinde iklim politikalarını mevcut koşullara göre güncellemesi beklenir. Bu doğrultuda da COP 26’da ülkeler, Paris Anlaşması sonrasında ilk kez “Kademeli Olarak Azaltım Hedefleri” sınavını verecekler. Şimdiden şunu hatırlatmak gerekir, muhtemelen çoğu ülke bu sınavdan geçemeyecek; çünkü, her yıl Taraflar Konferansı’nda görece somut adımlar atılsa da ne 2030 orta vadeli hedeflerine ne de 2050 net sıfır emisyon hedeflerini yakalayacak durumda değiller. Gramsci şu sözlerini aslında farklı şartlar altında ve farklı bir düzen için söyledi ama iklim değişikliği çıkmazında kalan uluslararası sistemi de açıklıyor: “Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmak için mücadele ediyor”. Evet, yüksek enerji yoğunluklu üretim düzeni, karbon yutak alanlarının tahribi, fosil yakıta dayalı ulaşım zinciri gibi eski düzen artık ölüyor ama sürdürülebilir, çevreci, karbon nötr bir küresel sistemin mücadelesi oldukça zor koşullar altında veriliyor. Yeni dünya mücadelesinin kilidini açmak ise iklim finansmanına kalıyor.

Geçtiğimiz günlerde TBMM’de önce üzerine hararetli tartışmalar yapılıp sonra da onaylanan Paris Anlaşması’na milletvekillerimizin çoğunun ortak eleştirisi “eşitlik” ilkesiydi. Bu konunun Türkiye ile ilgili kısmına önceki yazımda değinmiştim burada ise daha küresel bir perspektifle yaklaşmaya çalışacağım. Milletvekillerinin üzerinde durdukları konu, iklim değişikliği finansmanının karbon emisyonlarından asıl sorumlu ve gelişmiş ülkeler tarafından sağlanmasıydı. Yüksek enerji yoğunluklu sanayi düzeni ile sermaye birikimi yapabilen, ekonomik gelişimlerini tamamlayan bu ülkelerin yarattığı ekonomik düzen artık oldukça kırılgan ve istikrarsız. Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin yeni yeşil düzende de daha adil bir dönüşüm talep etmesi de bu minvalde doğaldır. COP 26’nın ana hatlarının bu durum üzerine oluşturulması bekleniyor. Öyle ki, ABD Başkanı Joe Biden Glasgow’dan hemen önce yaptığı açıklamayla, ABD’nin iklim hedeflerini karşılamak, milyonlarca yeni iş yaratmak ve ekonomiyi aşağıdan yukarıya inşa etme hedefinde olduğunu açıkladı. Ayrıca, Biden’ın daha önce deklare ettiği İklim Planı (Climate Plan) ve Amerika İş Planı (American Jobs Plan) ile emek yoğun işlerin yeniden yaratılması, döngüsel ekonominin yerleşmesi gibi hedefleri ile iktisadi kriz ile iklim krizini hem zeminde tartışma eğiliminde olduğu görüyoruz. Buna ek olarak, IMF de yeni büyüme kaynağının yeşil ekonomi üzerinden olacağını, iktisadi durgunluğun ve onun yarattığı eşitsizliğin geniş bir perspektiften tasarlanmış bir nihai hedef ile yeni yeşil düzenin sınırlarını belirliyor. Yani, COP 26’nın asıl vurgusu ekonomik kalkınma ile yeşil düzenin bir arada tasavvur edilebileceği olacaktır. Peki bu gerçekten mümkün? Geçtiğimiz dönem Taraflar Konferansı hedeflerine bakarsak pek de mümkün değil; zira o dönemlerde vaat edilmiş çoğu finansman yükümlülüğünün yerine getirilmediği biliniyor. Ayrıca, yeni yeşil düzen projeksiyonları için oluşturulması planlanan temiz enerji yatırımlarının da çok uzağında bulunuyoruz. Glasgow’da bu sorulara da daha net cevaplar arayacağız. Peki Türkiye Glasgow’a nasıl bir ajanda ile gidiyor?

İstanbul Politikalar Merkezi tarafından yayınlanan “Türkiye’nin Karbonsuzlaşma Yol Haritası: 2050’de Net Sıfır” raporuna göre Türkiye’nin 2050’de net sıfır emisyona erişmesi mümkün görünmüyor. Zaten karbon nötr emisyon hesaplamaları, oranların tamamen sıfırlanması anlamına gelmiyor. Yine de bu tarihte Türkiye’nin artık emisyonlara sahip olacağını vurgulayan raporda, politik ve iktisadi açıdan karbon nötr Türkiye için çalışmalar hız kesmeden yürütülmeli. Türkiye’nin 2050’de ya da Hükümetin dile getirdiği gibi 2053’te karbon nötr olması hedefi, bilimsel veriler ışığında gerçekçi politikalar belirlemesi yeşil düzende kayda değer öneme sahip. Çünkü, yukarıda bahsedilen yeni yeşil düzen yalnızca karbon nötr bir gelecek vadetmiyor ayrıca daralmış ekonomilere alternatif iktisadi büyüme sunuyor. Buna ek olarak, Avrupa Yeşil Mutabakatı kapsamında Türkiye, en büyük ihracat pazarını sınırda karbon düzenlemesi ile kaybedebilir. Türkiye, iklim diplomasisinin yarattığı baskılar ile geleneksel kalkınma modellerini terk edeceğe benziyor ama nasıl? COP 26’da bu sorunun cevabına ulaşabiliriz. Öncelikle, niyet beyanıyla Türkiye’nin gelecek projeksiyonunu resmi makamlarca uluslararası platformlarda görmüş olacağız. Burada en kritik nokta ise kömürden çıkış tarihi olacaktır. Türkiye’nin yüksek enerji yoğunluklu emisyonlarını çok büyük oranda kömür kaynaklı merkezlerden kaynaklanıyor. Çimento, demir-çelik, kimya sanayi gibi sektörler karbon emisyon oranlarını hem yüksek seviyede tutuyor hem de Avrupa ihracatında önemli bir rol oynuyor; yeşil yeni düzen bunu karbon salımları noktasında engellerken, Avrupa Yeşil Mutabakatı da sınırda karbon düzenlemesiyle kısıtlıyor. Türkiye’nin Paris Anlaşması’nı geç imzalaması yalnızca onun uluslararası arenadaki itibarını zedelemedi; küresel yeni yeşil düzen için karar vermesi konusunda çok değerli olan vakti kaybettirdi. İklim krizinde bugüne kadar bütüncül yaklaşımların, her aktörün etkin varlığından bahsettim fakat devlet bu kertede yol gösterici ve niyetiyle katalizör görevi gören, ama oldukça ağır işleyen bir mekanizmaya sahip. Buna ek olarak, Türkiye’nin mevcut karmaşık iktidar ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda başta belirtilen değişen uluslararası sisteme entegrasyonunu oldukça güç kılıyor. Yani Türkiye’nin kaybedecek vakti yok. Glasgow ise Türkiye’nin kalkınma rotasını hem etkileyebilir hem de ekonomi için bir reçete sunabilir.

Sonuç olarak, Glasgow önümüzdeki dönem iklim tartışmaları açısından kritik öneme sahip. COP 26, uluslararası sistemdeki değişimleri artık daha net bir şekilde tanımlayacağımız, somut göstergelerin sunulacağı bir zirve olacak. Ayrıca bu toplantı ile birlikte Paris Anlaşması’nın ilk çıktılarını görebilecek ve yeni projeksiyonlar edinme imkânı kazanacağız. Yeşil yeni düzen, sürdürülebilir kalkınma, iklim finansmanı ve teknoloji transferi, emisyon ticareti gibi kavramlar da artık daha somut platformlarda karşılığı olacak şekilde tartışılabilecektir. Türkiye de artık Paris Anlaşması’nın resmi bir tarafı olarak çıkarlarını tartışabilecek, kendi yol haritasını uluslararası bir mutabakat ışığında belirleyebilecektir.

Fotoğraf: L.W.