Daktilo1984, bir süre önce eski Ekonomi Bakanı Ali Babacan’ın liderliğinde kurulan DEVA Partisi’ni konu alan bir tartışmaya yer vermişti. Biraz geç de olsa bu tartışmaya katkı vermek istiyorum. Amacım bu tartışmada ileri sürülen argümanlarla polemiğe girmekten ziyade, bunlardan istifade ederek kendimce daha önemli olduğunu düşündüğüm bir noktaya dikkat çekmek.

“DEVA niçin yola çıktı?” gibi bir soru sanırım başlangıç için uygun. Bu yeni parti bugünün Türkiyesi’nde siyasetteki hangi boşluğu doldurmayı umuyor? Bu konuda rivayet muhtelif. Özellikle muhalefette bir kesimin DEVA ile birlikte Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi’ne, Erdoğan iktidarını kastederek “yesinler birbirlerini”, “onlardan bir oy dahi çalsalar kârdır” düşüncesiyle baktığı biliniyor. Bu yaklaşım, Erdoğan iktidarını kendi siyasi çıkarı için yıllardır derinleştirmekle suçladığımız toplumsal kutuplaşmayı yeniden ürettiği için muhalefete hiçbir şey kazandırmayacağı gibi Erdoğan’ın “bize karşı onların tümü” sloganını da güçlendirecektir. Umalım ki, bu söylemi dillendirenler bu gerçeği çok geçmeden anlasınlar. 

Peki, Babacan ne diyor? Yeni bir parti kuracağını açıklamasının ardından ilk kez 26 Kasım 2019’da bir televizyon kanalında kamuoyunun karşısına çıkan Babacan, bu yola niçin çıktıklarına dair soruya şöyle cevap veriyor: “Bir süre mevcut düzene zarar veririz korkusuyla bunun vebalinden korktuk. Ama zamanla hiçbir şey yapmazsak bunun vebali daha ağır olacak hissiyatı ağır bastı.” Babacan acaba burada neyin vebalinden bahsediyor? Acaba “Karanlık bir tünele girdiğini hissettik” dediği Türkiye’nin, bu duruma nasıl geldiğiyle ilgili bir muhasebe mi yapıyor, yoksa ülkenin içine düştüğü durumdan kurtarılmak üzere ona ve ekibine çaresizce muhtaç olduğunu mu iddia ediyor? Sanıyorum ki bu sorunun cevabı, bütün köşelerin tutulduğu, arsaların parsellendiği Türkiye iç siyasetinde DEVA’nın anlamlı bir rol oynayıp oynamayacağı sorusunun da cevabı olacak. 

Gelelim bu platformda DEVA üzerinden yapılan tartışmaya. Gazeteci Nevşin Mengü, 8 Nisan’da yayınlanan yazısında DEVA’nın, söylemlerinin altını dolduracak muhalefet pratiklerini henüz geliştiremediğini söylüyor. Gerçekten de Ali Babacan, AKP’den istifa ettiği günden bu yana kamuoyu önünde yaptığı hiçbir açıklama/konuşmada bir muhalif hareketin lideri izlenimi vermedi. Hatta Babacan bugün, Erdoğan’a yönelik olarak 2001 yılında kapatılan Fazilet Partisi’nden Erdoğan’ın liderliğinde ayrılan yenilikçilerin, Milli Görüş’e ve Erbakan’a yaptığı kadar dahi eleştiri yapmıyor. Kaldı ki, Babacan ve ekibine AKP’den istifa ettikleri ve yeni bir siyasi oluşuma giriştikleri için söylenen sözler, yapılan isnatlar düşünüldüğünde onların çok daha fazla eleştirel olması beklenirdi. 

DEVA’nın “çekingen” muhalif tavrının, AKP tabanının antipatisini çekmemek için Erdoğan’ı karşısına almama stratejisinin bir yansıması olduğunu varsayabiliriz. Ancak bu çekingen muhalefet dahil DEVA’nın bugünkü siyasetini, söylemlerini ve tercihlerini belirleyen parametrelerin başında 2002’den bu yana devam eden AKP devrini nasıl okudukları geliyor. Bir başka deyişle, bugün DEVA’nın iktidara nasıl yaklaştığını, hedefinin ne olduğunu ve bu hedef doğrultusunda hangi stratejiyi izleyeceğini ancak ve ancak “18 yıllık AKP iktidarında ne ters gitti de bugünlere geldik?” sorusuna verdikleri cevaba dayanarak analiz edebiliriz. 

Peki DEVA 18 yıllık AKP iktidarına nasıl bakıyor? Babacan’ın farklı zamanlarda yaptığı açıklamalara bakıldığında ben akıllarındaki tablonun kabaca şuna benzediğini düşünüyorum: AKP iktidarının ilk yarısı aslında çok iyiydi; her alanda büyük adımlar attık. Ekonomi, demokrasi, insan haklarında ülkeyi çok ileri bir noktaya getirdik. İkinci yarıya geldiğimizde ise bir takım aksaklıklar çıkmaya başladı. Biz bunları fark ettik, sistem içinde sürekli eleştirilerimizi yaptık, dinletemedik ve en sonunda yol ayrımına kadar geldik. Sonra da zaten işler rayından çıktı.    

Eğer Babacan ve arkadaşlarının zihinlerindeki “AKP devri tablosu” konusunda yanılmıyorsam bu tablo bize, DEVA’nın bugün Erdoğan’a yönelik, ilk kurulduğu zamanda AKP’nin Erbakan ve Milli Görüş’e olduğu kadar bile eleştirel olamamasını, onlar kadar açık yüreklilikle çıkıp kamuoyuna “biz değiştik” diyememesini açıklıyor. Çünkü öyle gözüküyor ki, Babacan ve DEVA’nın çekirdek kurucu ekibi, AKP’nin başlardaki “iyi dönemlerini” tamamen sahipleniyor, o dönemlerde paylarının belki Erdoğan’dan bile yüksek olduğunu düşünüyor ve bugünlere sadece Erdoğan’ın değişimi sebebiyle gelindiğine inanıyor. Bu, epey sübjektif bir tarih okuması olması dışında gayet meşru bir bakış açısı; DEVA’nın kurucuları böyle düşünüyor olabilir ve kısmen haklı da olabilir. Fakat, bu düşünce DEVA’nın toplumun bugünkü ihtiyaçlarına göre Türkiye’nin geleceğini planlayan, şimdiye kadarkilerden çok farklı bir parti olduğuna yönelik vaatleriyle birlikte, bugünün ve geleceğin Türkiyesi’nde siyaseten anlamlı bir rol oynayıp oynamayacağı konusunda şüphe uyandırıyor. Bana kalırsa DEVA ile ilgili şu an için en önemli soru işareti budur. 

Babacan’ın Türkiye’nin son 18 yılıyla ilgili kapsamlı bir muhasebe yapmak yerine, “iyi dönemler”in kredisini alıp, bugün tüm olup biteni AKP’den dışlanmasının ardından meydana gelen gelişmelere bağlaması, o ve arkadaşlarının AKP devrinde aslında neyin ters gittiğini bütünüyle analiz edip sorumluluk alamadıklarını gösteriyor. Burada sorumluluktan kastım, DEVA ya da AKP’den kopan hiçbir kişi ya da oluşuma asla güvenmeyeceğini belirten bazı kesimlerin beklediği gibi Babacan’ın diz çöküp özür dilemesi ve sonra da tarihin ona verdiği misyon gereği AKP’den oy çalarak onu iktidardan düşürüp günah çıkarması değil. Türkiye’nin bugün geldiği noktada, bu toprakların tarihindeki kronik “demokratikleşememe” sorunu ile diğer tüm aktörlerin paylarını bir kenara koyup, AKP’nin payına düşen sorumluluğu bütünüyle ve samimiyetle ele alması ve Türkiye’yi bugün içinde bulunduğu durumdan çıkarmak için bundan sonra neyi farklı yapacağını anlatması gereğinden söz ediyorum. 

Bu çerçevede DEVA’nın Türkiye’ye vaat ettiği “demokratik” değişimin sağlanmasına gerçek anlamda katkıda bulunabilmesi için bana göre tıpkı diğer muhalefet aktörleri gibi AKP’nin 18 yılından ciddi bir ders alması gerekiyor. Bunların arasında en önemlisinin de temel yapıyı ilgilendiren dönüşümleri veya kısaca sistemi tek başına ve çoğunlukla toplumun geri kalanına rağmen gerçekleştirmeye çalışmak. Bu aslında AKP iktidarının ve özellikle de – meslektaşım Tuncer Beyribey’in de isabetli bir şekilde tespit ettiği gibi – Erdoğan’ın siyaseti bir “savaş alanı” olarak görmesinden kaynaklanıyor. Bu bakış açısıyla Erdoğan, iktidarı boyunca başarmak istediği tüm dönüşümleri gerçek ve etkili diyaloglar yerine kısa vadeli çıkarlar karşılığında arka planda yaptığı taktiksel ittifaklar kanalıyla ve tek başına yapmaya çalıştı. Söylenene göre amaç, 90’lardan miras kalan “vesayetçi demokrasi”den kurtulmaktı. AKP’ye destek veren, 2000’ler boyunca giderek genişleyen halk kitleleri, bu dönüşüme destek verdiler. İttifak yapılan ortaklar 18 yıl boyunca hep değişti ama bu “siyasi” metot hiç değişmedi. Bugünün Türkiyesi’nde anayasa, hükûmet, yasama, bürokrasi, denetim, yargı, laiklik, yerel yönetimlerin özerkliği, üniversite vb. kurumlar sadece isim olarak kaldıysa, gelinen bu noktada AKP ve Erdoğan’ın bu metodunun büyük bir etkisi olduğu âşikâr. Halbuki, yakın geçmişimizde en kapsamlı demokratik adımlar 2001 ve 2004 yıllarında mecliste sağlanan geniş tabanlı mutabakatlar sonucunda yapılan anayasa değişiklikleriyle atılmıştı. AKP ise iktidarını güçlendirdiği andan itibaren toplumu kamplara ayırarak bir “savaş alanı” yaratan dönüşüm stratejisini uygulamaya koydu. 2010 ve 2017 referandumlarıyla Türkiye siyasi tarihine damga vuran bu uygulamayla birlikte Türkiye vesayetçi demokrasiden bir seçimli otoriterliğe dönüştü.   

Peki DEVA, 18 yıllık AKP iktidarı için bu tespiti yapıyor mu? Benim gördüğüm kadarıyla hayır. Özellikle Babacan, bir kısmı kendisi iktidarın önemli bir temsilcisiyken atılan bu yanlış temeli analiz etmişe benzemiyor. Bu analiz yapılmadan ve bundan sonra neyin farklı yapılacağı söylenmeden DEVA bizlere AKP’nin “altın çağı”nı vaat etmekten öteye gidemiyor izlenimini veriyor. Üstelik bunu yaparken DEVA Partisi’nin iktidarla beraber nadiren de olsa muhalefete de üstten baktığına, vaat ettiği değişimi vurgulamak için onları da bazı konularda iktidarla aynı kefeye koyduğuna ya da onlarla yarış içine girdiğine şahit oluyoruz. Gürkan Çakıroğlu’nun bu platformda yayınlanan yazısı ve DEVA’nın önde gelenlerinden gelen bazı açıklamalar da bunu yansıtıyor.       

Sonuç olarak, DEVA’nın Türkiye’nin geleceğine ve bu geleceğin demokratik olmasına önemli bir katkı sağlayabileceğini düşünüyorum. Fakat bu katkı, “Biz 2002’de yaptık, şimdi de yaparız” önermesine dayanmamalı. DEVA’nın gerçekten demokratik bir tahayyülü varsa bunu diğer siyasi partilerle çok taraflı bir diyalog çerçevesinde paylaşmaya/tartışmaya başlamalı ve buna hazır ve istekli olanlar ile birlikte bu diyalogdan somut bir sonuç alınana kadar devam ettirmeli. Geldiğimiz noktada demokratik bir geleceğin neden tek bir parti ya da siyasi oluşum ile kurulamayacağını ve bunun geniş tabanlı bir ittifak gerektirdiğini burada ayrıntılı olarak anlatmaya çalıştım. O sebeple ittifak derken, DEVA’nın elinden geldiğince oy çalıp, iktidarı muhalefetin gerisine düşürmeyi hedeflemesinden bahsetmiyorum. Bu anlayış zaten şu anda muhalefete hakim olan; siyaseti seçimler, seçimleri de seçmen aritmetiği ile okuyan paradigmaya ait. Bu paradigma değişmeli ve bu süreçte başta CHP olmak üzere tüm muhalefet partilerinin bugüne kadar burnu nasıl sürttüyse DEVA da ders almalı…