Beklemem gereken birtakım şeyler var. Beklerken, diyorum, bir kahve alayım, çünkü kahve içerken, beklermiş gibi olmuyor. Bu çayda yok mesela. Çay etkisiz bir eleman; ama kahve bir boşluğu dolduruyor, nedense. Hemen yakında, epey fiyakalı “yeni nesil kahveci”lerden birini görüyorum. Son yıllarda, ne zaman Türkiye’yi ziyaret etsem, bu yeni nesil kahveciler gözüme çarpıyor. Öyle güzel dizayn edilmişler ki, insan gıpta etmeden duramıyor. Zira belli başlı birkaç şehir dışında Avrupa’da böyle kahveciler bulmak zor. 

İçeri giriyorum, sipariş vermek için. Yaşlıca, kafasında kasket olan, yumuşak bakışlı ve ceketi bol bir amca beni karşılıyor. Ne zeki ne de kurnaz olaya gerek var bu amcanın bu kahvecide çalışmadığını anlamak için. Modern dünyada hayatta kalmanın yarattığı sezgisel bir durum. “Kahve alacaktım ama,” diyorum. Amca sakince cevap veriyor, “on dakkaya gelir, biraz beklersen.” Tam, acaba hiç beklemeden – zira amaç beklememekti – bir yandaki kahveciye mi gitsem diye haince planlar kurarken, mekanın sahibi olduğunu sandığım, genç, yakışıklı, küpeli, dövmeli, son derece kibar bir genç geliyor. “Buyrun”, diyor, “ne hazırlayayım sizin için.” Düz kahve istiyorum. Beklerken, amca ile genç konuşuyor, “hallettim, baba,” diyor. Kasketini çıkarıp onaylıyor amca.

İki nesil arasındaki fark, dikkatimi çekiyor. Aslında ne muazzam bir fenomen bu nesiller arası diyalog. Tarih dediğin; dizilerde, filmlerde, her gün tekrarlanan destanlarda değil, bizzat nesiller arasında kurulan pratiklerle meydana geliyor. İnsan, bırakın Osmanlısını, Selçuklusunu vs.  neredeyse 100 yıllık cumhuriyeti dahi, annesinden, babasından, büyükannesi ve büyükbabasından bildiği kadarıyla biliyor; ve bu nasıl bir bilmektir, üzerine, sahiden oturup kimse düşünmüyor.

Soyut fikirler yaşanan hayatın üstünü örtüyor. Örtüyor ki; bu karmaşa, bu curcuna, bu önlenmesi mümkün olmayan engebeli ve hibrit yapı ile bir nebze de olsun başa çıkılabilsin. Yoksa, Türkiye’nin kültürel bolluğu ve kaosu, yalnızca insan aklının sınırlarını zorlamıyor, aynı zamanda kapsanması son derece zor bir akışkanlık yaratıyor.

Yeterince üzerinde durulmayan büyük bir çelişki bu aslında: çeşitliliğin olduğu yerde, otoriterlik; homojenliğin olduğu yerde ise demokrasi ortaya çıkar. Yaşanan, tam tersiyle kendisini ifade ediyor. 

Türkiye gibi kültürel çeşitlilik açısından son derece zengin ve karmaşık bir ülke için en ideal yönetim biçimi demokrasi gibi gözükürken, yaşanan hayat, her geçen gün başka yasaklarla kontrol altına alınmaya çalışılıyor. Söz gelimi, bir İsveçli için demokrasi erişimi kolay bir fikir. Zira “İsveçli” dediğin insan, az çok belli değerler, doğrular ve yanlışlar etrafında birleşebiliyor. Yani bir mutabakatın zemini mevcut. Bu elbette bir sürecin sonucu olarak gerçekleşiyor. Nesiller arasındaki farklılıklar, ebeveyn ve çocuklar arasında bir anlaşma ile başarılı bir şekilde örülebiliyor.

Ebeveyn ve çocuklar: Kırılgan bir süreklilik

Türkiye’de, birtakım tarihsel nedenlerden ötürü, böyle bir toplum yapısı henüz gelişemedi. Herhangi bir anda gelişebilecek mi, onun da garantisi yok. Nesiller arasındaki süreklilik çok kırılgan. Bu sürekliliğin sorunlu yapısının yarattığı problemler, gerilim ve düzensizlik, birtakım politik amaçlar için yeniden kurgulanıyor. Bu kurgu öyle bir hale geliyor ki, en az yüz yıllık bir süreklilik kurma hikayesi – ki buna modernleşme deniyor -, “bizim hikayemiz” değil denerek silinmek isteniyor. Böylelikle, yaşananlar yerini soyut fikirlere, büyük problemler ise yerini hiçbir zaman gerçekleşmesi mümkün olmayan basit çözümlere bırakıyor. 

Bu basit çözümler, süreklilik denkleminde, ebeveynlerin elini güçlendirmek üzerine kurulu. Kahvecideki amca ile oğlu arasındaki gerilimde, avantajın amcanın elinde olması ve babanın genç olanı değil, genç olanın babasını dinlemesi, amaçlanıyor. Evlat, bu yeni dünyayı daha çok bilse de, “doğru”ya babanın sahip olması isteniyor. 

Babanın mutlak otoritesi

Peki, bu hızla değişen dünyada, böyle tek taraflı bir ilişkinin kurulması sahiden de kırılmayı onaracak güce mi sahip, yoksa o kırılmayı daha da mı derinleştiriyor?

Bu şekilde, yani olabilecek en basit, en kestirme, en zahmetsiz şekilde, olayları çözme arzusunun altında, son 30 yılda yetişen nesillerin büyük bir bölümünün, teknoloji ile örülmüş küresel bir düzen vasıtasıyla, son derece akışkan bir “içselliğe” sahip olması yatıyor. Bu şu demek: Türkiye öyle bir ülke ki, yarın iktidar değişse, onunla birlikte, bir günde, tüm doğrular ve yanlışlar da değişir. Zira herkesin “içinde” her farklı yaşam imkanları “aynı anda” mevcut; doğrular kaygan, yanlışlar ise göreceli. Küresel düzen içine doğmuş, teknoloji ile iç içe olan nesiller, ne yana çeksen, oraya gelebilecek son derece kırılgan bir yapıya sahip. Zaten sıkıntının büyük bir bölümü bu akışkanlık ve kolayca şekil verilebilirlik. Her şey bu kadar mümkün olmasa, zaten bu kadar yasağa, düşmana ihtiyaç kalır mıydı?

Kırılmada, ebeveynlerden yana kullanılan mutlak tercih, bu akışkanlığı kontrol altına alma çabası aslında; ne var ki, böyle bir tercihin bedelinin ne kadar ağır olacağı henüz anlaşılmış gibi durmuyor. Öyle ki, “yaşamak”tan ebeveyn ve evlatlar, aynı şeyi mi anlıyor, bu temel sorunsal üzerine dahi düşünülmüyor. 

Yaşamak – kim, neyi yaşıyor?

Ebeveynler ve evlatlar arasında yaşanan kırılma, aslında “hayat” denilen kavramın anlaşılmasında yaşanan bir kırılma demek. Küresel ve teknolojik bir dünyada yetişen nesiller, çok ama çok temel bir şeyin farkında: Kendi hayatlarının zamanı, dünyanın sonsuz zamanı karşısında kısacık bir perde. Her şey sona erecek, hiçbir yasak sonsuza dek sürmeyecek; biz ölüp gittikten sonra da hayat farklı şekillerde devam edecek. Bu ne herkesin farkında olduğu ne de şakaya gelir bir farkındalık. Bilakis, öyle ciddi bir durum ki bu, ciddiyetinin sahiden kavramak insanı paralize ediyor: Tek bir hayatın var ve bunu yaşamak zorundasın; başka zamanın yok. Bu farkındalık insanın daracık hayatını, kendine en uygun kurallarla geçirmenin yolunu aramaya itiyor. İşte tam o sırada, kişinin karşısına ebeveynler dikiliyor.

İlginç bir şekilde, bu anksiyete, bu hayatın bir perde olmasının farkındalığı, küresel ve teknolojik düzenin dışında veya kıyısında (zira artık bunun bir dışı yok) yaşayan kesimde çok belirgin değil. Bu insanlar için tek sahip olduğun şeyin, yani zamanının harcanması pek de bir önem teşkil etmiyor. Çünkü hayat henüz harcanabilir bir şey değil, zira hayatın, harcanabilmesi için önce yaşanabilmesi gerekiyor. İşte tam olarak bu nedenle, ebeveyn ile çocukların yaşamaktan anladığı şey aynı değil – birlikte yaşıyoruz ama ne aynı şeyi yaşıyoruz, ne de aynı dünyada yaşıyoruz.

Bunun yaygın bir kanıdı olarak şöyle bir durumdan söz etmek mümkün. Evlenmeyen bir evlat varsa, genel olarak bu kişinin evlenmesi için baskı yapılır. Ne var ki, bazen bir an geliyor, ebeveynler, “bırak evlenmesin ‘hayat’ını yaşasın ya,” diyor. İşte burada “hayat”, ebeveynlerin sahip olmadığı ama tam anlamıyla yabancısı da olmadığı, o başka “hayat”a işaret ediyor. Bu ebeveyn için bir parrhesia olarak, anlık bir şekilde, ortaya çıksa da, uzun vadede elbette öteki “hayat” galebe çalıyor. Zira, ebeveyn yaşamın harcanabilir bir şey olduğu kabulünden uzak durmayı tercih ediyor – öteki türlü, hiç de ihtiyacı olmayan, çözümü de olmayan, bir anksiyete ile mücadele etmek zorunda kalacak. Ne gerek var ki buna, diyor, kendi bile duymadan.

Bu kırılmada, ebevynden yana kullanılan koşulsuz tercih, yaşanan hayatı ve değişen dünyayı inkar etmek anlamına geliyor. Belli ki, eğer yeteri kadar ısrar edersen, bu öteki, harcanabilir “hayat”ın unutulacağına, silineceğine dair bir inanç var. Ne var ki, böyle bir tercihte ısrar edenler, kendileriyle çelişir duruma geliyor. Zira, kendileri “günlerini gün ederken”, yani “yaşarken”, halktan yaşamamalarını bekliyor – ve bu her geçen gün daha da ayyuka çıkıyor. Hayatın yaşanabilir bir şey olduğunu anlama riskine girebilen, o anksiyete ile yüzleşebilenler, sanki bir anda başka bir insana dönüşüyor. Yıllardır, bu ülkede “cehalet” denilen, özünde bilgisizlik değil, insanın kendi hayatının harcanabilen bir şey olduğunun farkında olmaması demek. Böyle bir insan elbette, en makbul insan olarak yüceltiliyor, zira aynı bir makina gibi bu insanlar ötekiler için üretecek ve bu süreçte kendi yaşamadan yok olup gidecek, “zararsız” figürler olarak karşımıza çıkıyor. Böyle bir motivasyon ile tüm ülke, insan potansiyeline ket vurmak için kurulmuş bir zindana dönüşüyor.

Bir ütopya olarak Çin

Bu nedenledir ki, bugün oynanan “kumar”, özünde, insanları harcanabilecek bir yaşamları olmadığına ikna etme kumarı. Bu bağlamda, Çin büyük bir örnek olarak tüm dünyanın karşısında duruyor: milyonlarca insanı hayatsızlığa ikna edebilmiş ve bu sayede tüm dünyaya hizmet ederek kalkınmış, gelişmiş bir ülke. Ebeveyn ile evlat arasında ebeveyne tam yetki verebilmek için, evlat sayısından tut, internete kadar, elinden gelebilecek her ama her şeyi yapmış; eğer yeryüzünde tanrılık oynamak mümkünse, belki de bunun en mükemmelini yerine getirmiş bir ülke.

Böyle bir bahsin mümkünlüğü, bugün kırılmanın düzeltilebileceğine dair, tercihini ebeveynlerden yanan kullanan herkesin hayallerini süslüyor. Artık ütopyalarda Amerika yok, Çin var. Çin’in varlığı tüm denklemi bozuyor. 

Hasılı, kırılmanın gerçekten Çin hayalleri ile “onarılabileceği” bir muamma olarak ortada dururken; hayat, her geçen gün yaşanmayı daha da güçlü bir şekilde talep ediyor. Artık Çin dahi, bu talebe kulaklarını tıkayamıyor. Çeşitli destanlar, diziler ve haberler ile kapatılmaya çalışılan ebeveynler ile çocuklar arasındaki mesafe her geçen güç daha da açılıyor. 

Son üç dört yıldır Türkiye’yi ziyaret ettiğimde, daha öncesinde gözlemlemediğim bir şey var. Ülkede neşe yok. Ama hakikaten yok. Sanki ülkenin üstüne koca bir gölge düşmüş, kimse istediğini, arzuladığını, düşlediğini yapamıyor. Sanki herkes herkese düşman, herkesin düşmesini, yok olmasını bekliyor. Büyük, çok büyük bir anksiyete var. Herkes sanki bir yalana inanıyor ve bunu yaparken inandığının bir yalan olduğunun son derece farkında – bu yüzden olsa gerek, herkes çok saldırgan. Ebeveyn ile evlat arasındaki uçurumun, evlatların ebeveynlere biat etmesi ile kapanması isteniyordu; ama görünen o ki, hayat şansını öteki yönde deniyor. Ufak ufak, yediden yetmişe herkes, hayatın yaşanabilir bir şey olduğunun farkına varıyor. Yurtdışına oluk oluk insan akıyor; zira, insan “yaşamak” istiyor. Kalanlar, neden kaldığının ve neyi yaşayamadığının son derece farkında. Herkesin cebindeki akıllı telefonları akıllı kılan, hayatın aslında yaşanabilir bir şey olduğunu bildirmesi. Bu anksiyete, düşmanlık olarak kendini ifade ederek, kalanların akıl sağlığını yaşamadan da olsa stabil tutmasını sağlıyor. 

Geldiğimiz yerde korona, hayatı yaşanamaz duruma getirerek aslında bir homojenleşme sağladı. Ne var ki bu durum aynı zamanda, kimin yaşadığını da daha belirgin hale getiriyor.

Korona sonrası hayat, yeni dinamiklerle harıl harıl akmaya devam edecek. Bilinen bir şey varsa, o da insanın yaşamak istediği; ama küresel ısınma, devasa eşitsizlik derken, şunun artık farkındayız: herkesi yaşatacak bir dünya yok. Kaynaklar sınırlı, dünya adaletsiz. O halde, insan nasıl yaşamamaya ikna edilebilecek? Veya, yaşayanlar, nasıl biraz daha az yaşamaya ikna edilecek? 

Fotoğraf: Isaac Benhesed