Bir önceki Daktilo1984 yazımda, terörizmin bir boş gösteren olduğunu iddia etmiştim ve bu bağlamda terörizm kavramı üzerine yürütülen hegemonik mücadele sürecine değinmiştim. Bir boş gösteren, gösterileni belli olmayan ya da muğlak olan gösterenler için kullanılıyor. Boş gösterenlerin önemi siyasi hegemonyanın kuruluş süreçlerinde bağlantı noktaları olmalarından geliyor, çünkü kavramlar siyasi süreçlerde üzerinde yürütülen mücadeleler neticesinde tanımlanarak belirli iktidar pratiklerinin kurulumunu ve onaylanmasını sağlıyor. Benzer şekilde, terörizm kavramı üzerinde kurulan hegemonik anlatı neticesinde belirli siyasi pratikler (özellikle de güvenlik sahasında ele alınan pratikler) meşru hale gelerek, belirli toplumsal kesimlere yönelik müdahaleleri mümkün hale getiriyor. Fakat terörizmin bir boş gösteren olması nedeniyle kavram hegemonik bir anlama sahip olsa da bunun altında alternatif, yani direnişe fırsat veren anlamları da içermektedir. Böylece, terörizm kavramı iktidar mücadeleleri için yürütülen bir alan olmaktadır.

1970’li yılların Türkiye’sine odaklanmak terörizm üzerinden yürütülen iktidar mücadelelerini ortaya çıkarmak açısından önem arz etmektedir. Bugün neredeyse statik bir anlama sahip olan terörizm, 1970’li yılların Türkiye’sinde (küresel boyutta olduğu gibi) yürütülen (siyasi) iktidar mücadelelerinde belirli siyasi pratikleri anormalleştirmek ve güven(siz)likleştirmek çerçevesinde anahtar bir role sahipti. Bir başka ifadeyle, terörizm kavramı ‘açık-uçluydu’ ve taraflar kendi siyasi tahayyülleri çerçevesinde terörizm kavramını kullanarak bir hegemonya inşası çabasındaydı. Bu nedenle, kavramın anlamı üzerinde bir iktidar mücadelesi yaşanıyordu. Böylece, alternatif anlatıların nasıl birbirleriyle rekabet içerisine girdiklerini göstererek, bugünden baktığımızda sabitlenmiş olan kavramın doğallığı bozmak ve alternatif anlamları gün yüzüne çıkarmak niyetindeyim.[1]

Sağ Siyasetin Dilinde Terörizm

Terörizm kavramı Türkiye siyasetinde 1970’li yıllarda zaman ilerledikçe siyasi dile yerleşti. 1970’li yılların ilk yıllarına gelindiğinde nadiren kullanılan terör kavramı 1980 Darbesine doğru olağan dilin bir parçası haline geldi. Bunun nedeni, kısmen terörizm kelimesinin dünyada da benzer dönemlerde sorunsallaştırılmaya başlanması, kısmen terörizm yerine alternatif olarak anarşi ve tedhiş kavramlarının kullanılması, kısmen de kavramın bir muhalefet aracı olarak siyasi dile girmesinin etkisi vardır. Buna göre, terörizm 1973’te yayınlanan “Türkiye Gerçekleri ve Terörizm” adlı Beyaz Kitap’tan sonra siyasetçilerin diline önce muhalefetin iktidara yönelik bir eleştirisi şeklinde girdi.

Buradan hareketle, terörizm kavramının kabaca sağ ve sol siyasi partilerce farklı bağlamlarda kullanıldığını ve temel amacın karşı tarafın siyasi pratiklerini anormalleştirmek olduğunu söyleyebiliriz. Öncelikle kavram üzerine yürütülen mücadeleye sağ siyasetin diliyle bakmak istiyorum. Burada ise iki olgu karşımıza çıkmaktadır. 68 Gençlik Hareketinin Türkiye yansımaları ilkidir. Dünyadaki benzerleri gibi anti-kapitalist, anti-emperyalist ve anti-Amerikan programlara sahip çok sayıda sol hareket Türkiye’de de ortaya çıktı. 6. Filo Protestoları ise dönüm noktasını oluşturdu, çünkü 6. Filo Protestoları sırasında Komünizmle Mücadele Derneği’nin çağrısıyla gelen kitlenin sol hareketlere yönelik kanlı saldırısı – ki tarihe Kanlı Pazar olarak geçti – silahlı mücadele düşüncesi açısından ilk tartışmaları ateşledi. Özellikle 12 Mart Muhtırasının ardından bu hareketlerin bir kısmı insan kaçırmadan banka soygunlarına, silahlı saldırılardan protestolara kadar çeşitli eylem biçimleri ortaya koydu.

İkinci olgu ise bizzat 12 Mart Muhtırasının kendisidir, çünkü bu hareketleri silahlı mücadele yapmaya “inandırdı”. 1965 Seçimlerinde uygulanan milli bakiye sistemi sayesinde TBMM’ye 15 milletvekili sokan Türkiye İşçi Partisi ve o dönemin en geniş işçi sendikası olan DİSK 12 Mart Muhtırasının ardından Nihat Erim başbakanlığında kurulan hükümetin Balyoz Harekatı’nı başlatmasıyla beraber kapatıldılar. Bunun yanında, sola yönelik bu geniş çaplı operasyon sonucunda aralarında Deniz Gezmiş’in de bulunduğu çok sayıda solcu genç yakalandı ve işkenceye uğradı. Böylece, sol grupları demokratik zeminde mücadele etmenin imkânsızlığına dair bir tasavvur sardı. Nitekim Mayıs 1971’de İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom’un Mahir Çayan liderliğindeki THKP-C tarafından kaçırılıp öldürülmesi ile artan sol eylemler sonucunda terör ile sol hareketler birbirleriyle özdeş hale getirildi. 1971-73 arasında sola yönelik topyekûn mücadele perspektifi neticesinde 1973’te yayınlanan Beyaz Kitap ile terör kavramı sağ siyasetin diline girmiş oldu.

Burada önemli bir dönemeç ise 1973 seçimleridir. Seçim sonucunda CHP oyların %33’ünü aldı ve 185 milletvekili kazandı, fakat bu tek başına hükümet kurmalarına yetmedi. “Radikal” sola karşı girişilen mücadeleye rağmen “demokratik” solun seçimi kazanması ile CHP-MSP koalisyonu iktidara geldi. 1974 yılında çıkarılan Af Yasası ile beraber siyasi tutuklulara af getirilmesi ile çok sayıda tutuklunun serbest kalması sağ siyaset açısından dönüm noktası oldu. Böylece, özellikle Demokratik Partili milletvekilleri CHP’yi “terörü alet edinmiş” anarşistlere kalkan olmakla suçlamaya başladılar. Onlara göre, 1974 Affı ile beraber “beynelmilel komünizmin Türkiye şubeleri” olan anarşistlerin salıverilmesiyle Türkiye bir “terör dalgasına” yakalandı. Nitekim 68 Gençliği küresel bir terör ağının Türkiye boyutu olarak sorunsallaştırılarak güvenlik politikalarında ‘normali’ temsil eden milliyetçi-muhafazakâr özneye karşılık olarak kuruluyordu.  

Sağ siyaset açısından terör milliyetçilik-bölücülük ikiliği üzerinden okunuyordu. Buna göre, “Türk gençliği” vurgusu üzerinden gençliğin özünde milliyetçi olduğu, anarşist ve komünist gençlerin ise milletten kopmuş “bölücü” gruplar olduğu iddia ediliyordu. Bu hareketlerin Türkiye’yi bir Sovyet uydusu haline getirmeyi amaçladıkları ifade ediliyordu. “Terör hareketleri” denilerek sol mücadele pratikleri anormalleştirilirken, aynı zamanda terörün sadece bu pratiklerin tasvirinde kullanıldığını görüyoruz. Böylece, terörizm doğrudan ‘devleti’ hedef alan, fakat bunu ‘milliyetçilik-karşıtlığı’ temelinde dile getiren bir sol ayaklanmanın ifadesi olarak tanımlanıyordu. Bu da terörizmi küresel bir komünist komplonun Türkiye içerisinde yürüttüğü bir mücadele pratiği olarak anlaşılmasını mümkün kılıyordu.

“Terörün taşıyıcısı” sol öğrenci hareketlerinin ikili bir yönteme başvurduğu dile getiriliyordu: bir tarafta çeşitli şiddet edimleri vasıtasıyla anarşik bir ortamı tahsis ederek ihtilal yapmak, diğer tarafta uluslararası komünizmin yaydığı fikirleri propaganda ederek gençlerin aklını çelmek. Bu yüzden, terörizmin bağlamı salt şiddet değildi: terör edimleri aşırı sol fraksiyonların yaydığı ‘zehirli’ fikirler ile beraber hareket ediyordu, bu nedenle de terörle mücadelenin sadece eli silah tutanları değil, aynı zamanda propagandayı yayanları da içermesi gerektiği iddia ediliyordu. Neticede, sağ partiler açısından terörist “milli birlik ve bütünlüğü” bölen ve dışarıdan “yabancı” fikirleri bu amaçla topluma zerk etmeye çalışan “bir avuç hain” anarşist olarak tanımlanıyordu. Böylece, terörizm söylemi çerçevesinde sol gençlik hareketi siyasetin anormali olarak inşa ediliyor ve terör ifadesi ile sol gençlik hareketine yönelik mücadele haklılaştırılıyordu.

“Terörle mücadele” edebilmek için güvenlik mekanizmasında salt emniyet ve askeri pratikler değil, aynı zamanda çok sayıda hukuki, idari ve ahlaki yöntemler de dile getiriliyordu.  Örneğin, bir Adalet Partili milletvekili “terörle mücadele” edebilmek için şu önlemlerin alınması gerektiğini dile getiriyordu:

  1. Devlet kademelerine sızmış olan komünistlerin işine son vermek
  2. Komünizm konusunda uzmanlardan oluşacak bir kurul oluşturarak “sapık fikirleri ıslah hareketini” başlatmak
  3. Devlet Güvenlik Mahkemelerini kurmak
  4. “Bölücülüğü teşvik eden ve komünizmi propaganda eden” gazete ve dergileri kapatmak
  5. TRT’yi “milli ve devletten taraf” hale getirmek
  6. TCK 141. ve 142. Maddeleri işler hale getirmek
  7. “Komünizm propagandası yapan” TÖB-DER ve DİSK gibi dernek ve sendikaları kapatmak
  8. Komünizmin “tercümelik yoluyla propagandasını” önlemek

Bu noktada, anarşistler/teröristler toplum ahlakına aykırı hareket eden kişiler olarak imlenerek, bir yandan da ‘ahlaki’ çözümler (sansür vs.) güvenlik tercihleri olarak ortaya konuluyordu.

Sağ partiler terörizme karşı en önemli savunma aracının “milliyetçi-mukaddesatçı” fikirler çerçevesinde hareket eden ve “ülkesi uğruna kanlarını feda etmeye hazır” gençlerin varlığı olduğu iddiasındaydılar. Böylece, toplum içerisinde sol gençlere yönelik saldırılar hafifletilerek bir tür “vatan savunması” söylemi çerçevesinde ifade ediliyordu. Bu bağlamda, terörizme dair mücadele pratiği olarak şiddetin göreli bir ayrıma tabi tutulduğu görülüyor. Anarşist şiddet anormalleştirilirken, devlet muhafazası anlamına gelen sağcı şiddet hoş görülüyordu.

CHP Açısından Terörizm: İktidardan Muhalefete

Sağ siyasetin dilinde terörizm sol grupları anormalleştirirken, aslında günümüzde oldukça tanıdık olan tasvirleri de sunmaktadır: devlet/millet düşmanlığı, ihanet, bölücülük, küresel bir ağ ve gayri-ahlakilik. Diğer taraftan, CHP açısından terör 1930’lu ve 1940’lı yılların faşist yönetimlerin uyguladıkları totaliter pratikler demekti. Bu bağlamda, terör eylemleri ‘devlet merkezli’ ve bir yerden kumanda edilen paramiliter saldırılar anlamına geliyordu. Ülkü Ocakları ve MHP bu anlatının merkezinde yer alıyordu. Böylece, sol hareketlere yönelik devlet-güdümlü (Milliyetçi Cephe esas odak) saldırılar aynı 1930 ve 1940’larda Almanya ve İtalya’da olduğu gibi halkı sindirmeyi amaçlıyordu. Bu nedenle, CHP terörü gericilik-ilericilik ikiliği üzerinden okuyordu. Terör, sermaye odaklı faşizan bir devlet yapılanmasının kurulması için Milliyetçi Cephe’nin kullandığı bir araç olarak ifade ediliyordu. CHP’nin terörizm anlamına baktığımızda sola yönelik bir ‘saldırı silahı’ olarak tasvir edildiğini, böylece terör kavramına yönelik alternatif bir anlam öne sürerek iktidar mücadelesini bu anlam üzerinden yürüttüğünü görüyoruz.

1974’ün sonlarından itibaren muhalefete düşen CHP açısından terör kavramı bir yandan Milliyetçi Cephe Hükümetinin sol gençlik hareketine yönelik pratiklerine, diğer yandan da devletin ve Hükümetin “gizli vurucu gücü” olarak tasvir edilen Ülkü Ocakları’na yönelik kullanılıyordu. Burada dikkat çekici unsur ise Milliyetçi Cephe Hükümetlerinin kurulmasıyla birlikte terör ifadesini sahiplenip bir muhalefet aracı olarak kullanmaya başlayan CHP olurken, Milliyetçi Cephe partileri ise terör ifadesini çok az kullanır oluyorlardı. Bunun neticesinde, CHP tarafından yoğun kullanıldığı şekliyle teröristler Türkiye’yi “karanlık çağlara” götürmek amacıyla toplumun “ilerici” tabakalarına saldırılar yapan “faşist katiller” olarak tanımlanıyordu. Bu anlatıya göre, bu gençler devleti ele geçirip ülkeyi karanlık çağlara döndürmek isteyen Milliyetçi Cephe tarafından sol gençler üzerine saldırtılmak suretiyle kullanılıyordu. Buradan hareketle, CHP açısından terörün anlamı halkın üzerinde korku ve endişe salmak için baskıcı bir rejimin uyguladığı bir yöntem oluyordu.

Bu doğrultuda, CHP için terör eylemlerinin körüklenmesinin nedeninde uluslararası sermaye gruplarının Türkiye üzerinde oynadığı oyunlar olduğu iddia ediliyordu. “Uluslararası karanlık güçler” olarak nitelendirilen bu gruplar, MHP ve Ülkü Ocakları üzerinden Türkiye’de sol gençliğe yönelik saldırılar ile Türkiye’nin ‘emperyal’ düzen içerisinde geri kalmış bir ülke olarak devam etmesini amaçlamaktaydılar. Bu nedenle, işçilere, aydınlara ve ‘Doğululara’ saldırılar düzenlemekteydiler. Kısacası, CIA yoluyla verilen ‘komünizmle mücadele’ paradigması içinde Türkiye bir savaş alanı olarak tanımlanıyordu.

Bu çerçevede terör, baskı, sürgün ve cinayet ile eş tutuluyordu. Milliyetçi Cephe Hükümetlerinin bir terör ortamı yaratarak bir CHP milletvekilinin deyişiyle “Atatürk Devletini yıkmak, insan haysiyetine yakış­mayan zorba, faşist bir idare kurmak” amacındaydılar. Bu bağlamda, MHP Nazi Partisine, Türkeş de “kendisine ‘başbuğ’ dedirten bir zorba” olarak tanımlanarak Hitler’e benzetiliyordu. Ülkü Ocakları ise “komando denilen sokak zorbaları” olarak tanımlanarak ülkenin “ilerici” gençlerine saldırmak için yetiştirilmiş “teröristler” olarak tanımlanıyorlardı. Bunun neticesinde, başka bir CHP milletvekilinin ifadesiyle de “Cumhuriyet tarihinde ilk kez” siyasi iktidar “sokak militanlarını kullanarak” kendi halkına “sırtını dönüyordu”. Buradan hareketle, CHP açısından terörün anlamı yaşanan ekonomik zorluklar neticesinde sınıf bilinci gelişen işçilerin her türlü ekonomik ve sosyal hakkını engellemek isteyen Milliyetçi Cephe Hükümetlerinin uyguladığı her türlü baskıcı pratikti. Böylece, CHP kendisine yönelik “terör hamiliği” suçlamasına karşılık, özellikle 1970’li yılların ortalarında muhalefetteyken, devleti yöneten Milliyetçi Cephe partilerinin 1930’lardaki gibi ülkeyi faşizme götürmek için halkı sindiren “terör politikalarını” uyguladığı iddiasını dile getirerek bir tür karşı saldırıda bulunuyordu.

Hegemonya Sürecinde İlk Adımlar: Muhalif Anlatıdan İktidar Diline

Bu iki farklı anlatı, terörün kavramsal tarihine yönelik belirli atıflardan kendisini besliyor. CHP için terörizm 1930 ve 1940’lı yıllardaki anlamına referansla baskıcı totaliter bir rejim tipinin uyguladığı halk karşıtı şiddet pratiklerine gönderme yapıyor. Buna karşılık, sağ partiler 1970’lerde gelişen ‘uluslararası terörizm’ kavramına gönderme yaparak terörizmi toplumdaki devrimci gençler üzerinden tanımlıyorlar. Buna göre, terörizm ‘yıkıcı ve bölücü’ fikirlerin topluma enjekte edilebilmesi için Sovyet merkezli bir komplo aracıdır. Böylece, iki farklı siyaset yaklaşımı, teröre dair bir tarihsel hikâye ortaya koyarak kendi pozisyonunu hâkim kılmak ve böylece kavram üzerinden mücadele ederek belirli siyasi pratikleri mümkün kılıp diğerlerini anormalleştirmek arayışındalardı.

Her iki anlatıda da terörist olarak tanımlanan gruplar dışsallaştırılıyordu. Sağ partiler açısından ‘anarşistler’ terör ile özdeşleştiriliyordu ve bunlar Sovyet komplosunun Türkiye uzantısı ve ‘emek’, ‘eşitlik’ gibi kurmaca iddialarla ülkeyi bölmek amacı taşıyan gruplar olarak tasvir ediliyorlardı. CHP açısından ise teröristler ‘komandolardı’ ve bunların CIA ile uluslararası sermaye gruplarının bir uzantısı ve amaçlarının emek dostu gençlere saldırıp ülkedeki sol siyaseti bastırmak olduğu iddia ediliyordu. Fakat her iki anlatı da ilgili partiler daha çok muhalefetteyken siyasi iktidarlara yönelik bir eleştiri aracı olarak kullanılıyordu.

Bir kez daha, 1978’den itibaren, özellikle CHP’nin iktidara geçmesiyle beraber, AP ve özellikle MHP, terör ifadesine daha fazla sarılmaya başlıyordu. Terörizm kesin bir şekilde “beynelmilel komünizmin Türkiye ayağı” olarak dile getiriliyordu. Her türlü sol hareket, “terör ortamı yaratmak” suçlamasına tabi bırakılıyordu. Terörizm bir yandan devletin karşısına konumlandırılıyor, diğer yandan ise CHP’nin bir nevi “devlete sızmış örgüt” şeklinde devleti kullanarak “terör estirdiği” ifade ediliyordu. Teröristlerin amacının devleti yıkmak veya bölmek olduğu iddiası dile getiriliyordu.

AP ve MHP’li milletvekilleri terörü devlet ile iltisaklı kullandıklarında ise buna CHP’lilerin yaptığı gibi “devlet terörü” anlamında değil, “devlet aczi” bağlamında yaklaşıyorlardı. Terörün artışını CHP Hükümetinin başarısızlığı olarak yorumluyorlardı. Böylece, bir yandan terörü devletin karşısına yerleştirirken diğer yandan devletin “güçlenmesi” ile terör ve anarşinin son bulacağını iddia ediyorlardı. Neticede, terörün bir tehdit olarak inşası, aynı zamanda güçlü bir devletin varlığını gerektiriyordu. Bu bağlamda, terör kavramı muhalif bir slogan olmaktan öteye geçip nüfusun belirli bir kesiminin anormalleştirilmesi ve bunların pratiklerinin ötekileştirilmesi amacıyla, kısacası bir nüfus kontrol teknolojisi olarak inşa edilmeye başlıyordu.

Terör kelimesinin bir siyasi iktidarın kullanmaya başlamasında dönüm noktası ise Maraş Katliamıdır. 1978’in sonlarında yaşanan Maraş Katliamı ve ardından gelen sıkıyönetim ile beraber CHP iktidarında terör ifadesi kendisine alan bulmaya başladı. Bülent Ecevit’in Maraş Katliamına dair yaptığı analizlerden itibaren CHP de evrensel bir terörizm olgusuna işaret etmeye başlıyordu. Ecevit, uluslararası terörizme dair genel tasvir çizen ilk siyasi yöneticilerden biri oluyordu. Ecevit’e göre, terörizm “sınır tanımıyordu”, “ekonomik ve toplumsal zaaf yaşayan her ülkede” etkinlik kazanıyordu ve “evrensel bir olgu olarak” yaygınlaşıyordu. Bu bağlamda, terörizm kavramı muhalefetin iktidara yönelttiği bir eleştiri aracı olmaktan ziyade, topluma ve devlete yönelik bir ‘tehdit’ olarak kurgulanıyordu. Neticede, CHP’nin kendisini sol fraksiyonlardan uzaklaştırma çabası içinde olduğunu görüyoruz. 

Böylece, terörizm bir sorun olarak inşa edilmeye başlıyordu. Bu bağlamda, İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş terör olaylarına dair bir tanımlama getiriyordu. İlk defa terörizmin “yeni” bir vakıa olduğu, bunun için ise “yeni bir güvenlik politikasının icat edilmesi” gerektiği savunuluyor. Terörizm artık bir ‘sorun’ olarak teşhir ediliyor, sorunsallaştırılıyordu. Böylece, 1979 yılı itibariyle terörizm yönetilmesi gereken “teknik bir mesele” olarak ele alınıyordu. Neticede, terörizme dair Maraş Katliamıyla birlikte hegemonik bir anlamın ortaya çıkmakta olduğunu görüyoruz. 

Terörizm bu tarihten itibaren bir tehdit olarak görülüyordu. Bu bağlamda, terörizme dair bazı spesifik unsurlar betimleniyor. Öncelikle, terörizmin ‘sınır tanımayan’ ve ‘evrensel’ bir hareket olduğu vurgusu yapılıyor. Bu ona aynı zamanda ‘yeni olma’ hali katıyor, yani terörizm şu ana kadar karşılaşılan şiddet pratikleri içerisinde yeni bir olgu olarak tasvir ediliyor. Bu nedenle, ona dair mücadele yöntemlerinde yeni askeri, polisiye ve hukuki önlemlerin alınması gerektiği ifade ediliyor. Dahası, bu terörist hareketlerin bir ‘örgütlülük’ içerisinde olduğu, buna bağlı olarak da eylemlerini ‘planlı’ bir şekilde ifa ettikleri dile getiriliyor. Terörizm devletin karşısına konumlanarak hedefinin Türk Demokrasisi ve/ya Milleti olduğu belirtiliyor.

Sonuç Niyetine

Türkiye’de terör kavramının 1970’li yıllardaki yolculuğuna bakıldığında ortaya çıkan en önemli noktalardan bir tanesi kavramın bir iktidar mücadelesi sahası olarak belirmesidir. İlk aşamada kavram muhalefette olan partilerin dönemin iktidarına karşı yürüttükleri bir tür ‘suçlama’ olarak gelişiyor. Bu nedenle, kavram net bir tanımlamadan uzak ve sadece pejoratif bir bağlamda ele alınıyor. Yine de sağ siyaset ve CHP arasında yaşanan mücadele ölçüsünde belirli atıflarla kavram içerisinde belirli siyasi ve şiddet içerikli edimler sorunsallaştırılıyor.

Terör kavramı, aynı anarşi veya korku kelimeleri gibi bir durumu ifade ediyor. Daha sonraları gelecek eylemsellik anlamına o dönem daha sahip değildi. Bu nedenle, terör belirli eylemler sonucunda meydana geliyor. Ama terör yine de nihai bir durum değil, hala araçsal olarak tanımlanıyor. Belirli politik amaçlar doğrultusunda ortaya çıkarılan ve belirli bir siyasi düzenin sağlanmasına aracı olan bir durumu ifade ediyor. Bu durumda, sağ siyaset açısından terör komünizme giden yol iken, sol siyaset açısından bu faşizm oluyor.

Nihayetinde, terör kavramını ‘verili’ kabul etmemek, onun tarih içerisinde yolculuğuna göz atmak, bugün kurulmakta olan hegemonik yapıları çözümlememize oldukça yardımcı olacaktır. Terör göstereni tarihin belirli bir momentinde belirli bir gösterilenle sabitlense bile her zaman kendi bünyesinde alternatif anlamları içerecektir. Terörizme dair genelgeçer anlatıyı doğallıktan çıkarmak, onun bir siyasi proje olarak belli gruplara yönelik uygulanan anormalleştirici pratikleri meşrulaştırmayı da sorun haline getirecektir. Günümüzde terör kelimesi çok güçlü siyasi imalara sahiptir ve belirli toplumsal gruplar ‘terörist’ olarak işaretlendiğinde onlara yönelik pratikler ‘zaruri’, ‘yasal’ ve/ya ‘ahlaki’ kodlarla tasvir edilebilir. İşte, böyle bir çözümleme, bu iktidar pratiklerine yönelik eleştirel tutum almak için gereken başlangıç noktasını oluşturabilir.


[1] Aşağıda yer vereceğim argümanlara dair topladığım veriler TBMM Tutanaklarından elde edilmiştir.