Dört yıldır düzenli olarak Avusturya ve Çek Cumhuriyeti’nde lisans ve yüksek lisans öğrencilerine verdiğim “İslam ve Batı” dersim için Avrupa ülkelerinde İslam ve Müslümanlar hakkında süregiden tartışmaları takip etmeye çalışıyorum. Bunun için sadece akademik literatürü değil, popüler tartışmaları da izliyorum. Son iki haftada, Avusturya kamuoyunda çokça tartışılan iki kitap okudum. Birinci kitap 2018 yılında Susanne Wiesinger isimli Avusturyalı bir öğretmen tarafından yazılmış Kulturkampf im Klassenzimmer: Wie der Islam die Schulen verändert. Berich einer Lehrerin (Sınıfta Kültür Savaşı: Islam Okulları Nasıl Değiştiriyor. Bir Öğretmenin Raporu). İkinci kitabın yazarı Melisa Erkurt ise—ismi yanıltmasın—90’lardaki Yugoslav Savaşı esnasında çocuk bir göçmen olarak Avusturya’ya gelmiş bir Boşnak. Erkurt Viyana’da bir yıl öğretmenlik yaptıktan sonra şu anda kariyerine gazeteci olarak devam ediyor. 2020 yılında yayınlanan kitabının ismi Generation Haram: Warum Schule Lernen Muss, Allen Eine Stimme Zu Geben (Haram Nesli: Okullar Neden Herkese Söz Hakkı Vermeyi Öğrenmeli). Erkurt’un kitabı kısmen de olsa Susanne Wiesinger’in kitabına bir cevap mahiyeti taşıyor. Kitapların içeriğine yazının ikinci kısmında etraflıca değineceğim. Şimdilik özetlemek gerekirse bu kitaplar, ilköğretim seviyesinde sayıları son yıllarda hızla artan, bilhassa işçi sınıfı ailelerin çocukları olan Müslüman öğrenci profilinin yarattığı ve giderek yoğunlaşan sosyal ve kültürel gerginlikler üzerine iki farklı perspektif sunuyorlar. Weisinger’in daha sonra detaylı olarak analiz edeceğim bazı değerlendirmelerine katılıyorum. Bununla birlikte onun satır aralarından taşan, Liz Fekete’nin xeno-racism adını verdiği, “kültürel ırkçılık” da diyebileceğimiz tavrı da dikkatlerden kaçmıyor. Weisinger, Müslüman öğrencilerde gözlemlediği her problemi onların Müslüman olması ile açıklıyor. Yani bütün Müslümanlar’ı homo-Islamicus olarak görüyor; onların sosyal ve ekonomik durumlarını dikkate almıyor. Weisinger, aynen 18. yy aydınlanmacıları gibi, homo-Islamicus’u değiştirmenin tek yolunun müsamahasız ve katı disiplinli eğitim olduğunu düşünüyor. Melisa Erkurt ise işçi sınıfı göçmen çocuklarının içine doğdukları sosyal ve ekonomik çıkmaz sokağı bilen birisi olarak bu durumun sebep olduğu problemleri vurguluyor ve Avusturya okul sisteminin Müslüman çocukları içine doğdukları sosyal statüye hapsettiğini söylüyor. Erkurt’a göre çözüm, çocukların eğitiminde aileye büyük sorumluluklar yükleyen sistemin ailelerden bağımsız okul odaklı bir sisteme evrilmesinde.

Daha sonra değerlendireceğim üzere, günümüz Avrupa Müslümanları ve bu Müslümanlar arasında sayıları en fazla olan Türkler, din ve inançlarının direkt bir sonucu olmaktan çok sosyal ve ekonomik statülerinin doğal bir sonucu olduğunu düşündüğüm kültürel muhafazakarlığa sahipler. Weisinger’in de kitabında belirttiği üzere bu muhafazakarlık son yıllarda Türkiye siyasetinin göçmen Türkler üzerinde etkisini artırmasıyla iletişime kapalı bir tutuculuk üretti. Fakat, kendisi de Müslüman işçi sınıfı bir ailenin çocuğu olarak Avusturya okullarında okumuş Erkurt’tan öğrendiğimize göre, Avusturya okul sistemi işçi göçmen ailelerin çocuklarına diğer bütün şartlardan bağımsız olarak eşitlikçi bir ortam ve imkan sunmuyor, üstelik, mesela göçmen çocukların anadillerinde olan doğal kabiliyetleri bir artı değer olarak değerlendirmiyor. Viyana Üniversitesi Germanistik (Alman Dili ve Edebiyatı) bölümünden emekli bir profesör olan Hans-Jürgen Krumm’un bir makalesinde belirttiği üzere İngilizce ve Fransızca’ya prestij dilleri muamelesi yapan Avusturya eğitim sistemi, Türkçe, Boşnakça ve diğer göçmen dillerine hakim olan çocukların çok dilli olmalarını bir zenginlik olarak görmeyip dikkate almıyor[1]. Bütün bunları Weisinger ve Erkurt’un kitapları etrafında detaylıca tartışmadan önce, konu Avusturya okulları olduğu için Avusturya’da eğitim tarihi üzerine kısa bir analiz sunmak istiyorum. 

1774 Habsburg okul reformu

Habsburg Kraliçesi Maria Theresia, Johann Anton von Pergen tarafından hazırlanan kapsamlı bir eğitim reformu programını 1770 yılında reddetmişti. Fakat sadece üç yıl sonra 1773’de Cizvit Tarikatı’nın lağvedilmesiyle Habsburg Monarşisi’nin dört bir yanında aktif olan tarikat mensubu öğretmenlerin görevlerinden istifa etmiş sayılmaları yeni bir reform için fırsat yarattı. Cizvitler, Habsburg eğitim sisteminde sadece öğretmenleri vesilesiyle aktif olan basit bir tarikat değildi; mesela Howard Louthan’ın Converting Bohemia kitabında okunabileceği üzere yaklaşık iki buçuk asır boyunca Habsburg topraklarındaki Katolik Reformasyonu’nun hem sözlü hem de mimari ve görsel anlamda lokomotifiydiler. Bugün, Cizvitlerin miras bıraktığı Barok mimari eserlerini bir zamanlar Habsburg toprağı olan Orta Avrupa şehirlerinde ve taşrasında görmek mümkündür. Cizvit Tarikatı’nın lağvedilmesiyle, sadece bir öğretmen ordusu görevlerinden alınmış olmadı; aynı zamanda tarikata ait büyük bir mal varlığı Habsburg hükümetinin kontrolüne geçmiş oldu. İşte bu gelişme, daha üç yıl önce Pergen’in eğitim reformu teklifini rafa kaldıran Maria Theresia’ya Aydınlanma dönemi Avrupası’nın en kapsamlı eğitim reformu için bir vesile sunmuş oldu. Bu öyle bir reform olacaktı ki, 1780 yılında Maria Theresia’nın hükümdarlığı sona erdiğinde, monarşi topraklarında 6,000 okul ve 200,000 öğrenci olacaktır.

1774’ün hemen başında, Maria Theresia’nın başdanışmanı Prens Kaunitz, Prusya Kralı 2. Frederick’in okul reformunun başındaki Johann Ignaz Felbiger’in Viyana’ya gelip Habsburg okul reformuna da önderlik etmesi için yazışmalar yaptı. 2. Frederick’in, kendisine baş hasım olarak gördüğü, tacı babası 6. Karl’dan devraldığında hükümdarlığını tanımadığı ve topraklarını işgal ettiği Maria Theresia’nın şansölyesinden gelen bu teklife olumlu cevap vermesi ilginçtir. Felbiger kısa sürede Viyana’ya geldi ve yıl bitmeden Aralık 1774’te kapsamlı bir okul nizamnamesi (Allgemeine Schulordnung) hazırladı. Aydınlanmanın popüler tarih algısındaki imajının aksine, bu tamamen seküler bir program değildi; hem kilise ile bağlantılı hem de seküler makamlarda görevli müfettişlerin denetiminde bir proje olarak başladı. Ancak kilise kökenli müfettişler alt seviye okulları (Trivialschule) denetlerken, diğer okullarda (Hauptschule ve Normalschule) seküler makamlar teftiş görevini yerine getiriyordu. 1774 Habsburg okul reformu, 6-12 yaş arası için 6 yıllık eğitimi sabahları üç saat ve öğleden sonraları iki saat olacak şekilde zorunlu hale getirdi. Çiftçi taşra ailelerinin çocukları için hasat zamanında okul mecburiyeti yoktu. 1869’da Reichsvolksschulgesetz ile zorunlu eğitim süresi 8 yıla çıktı. Bu arada, 1774’ten 1869’a kadar geçen süre içerisinde kilise ve ruhban sınıfı karşıtlığı (anticlericalism) güçlenmişti. Bunun bir neticesi olarak yeni kanun, eğitimi kiliseden tam bağımsız bir hale getirmeyi amaçlıyordu. Okullar kamu kurumu, öğretmenlik bir kamu mesleği olarak tanımlandı. Bu kanun birçok değişikliğe uğrayarak 1962’ye kadar uygulamada kaldı. 1962’de yürürlüğe giren Schulgesetzwerk ile zorunlu eğitim 9 yıla çıkarıldı.

1774 gibi erken bir dönemde uygulamaya konan zorunlu eğitim uygulamasının bir toplumun tarihsel gelişiminde nasıl bir rol oynadığı üstünde düşünmeye değer. Okul reformunun arkasında, özellikle Alman pietisminin esasını oluşturan, insanların öz-disiplinlerini ve çalışma ahlaklarını geliştirerek devlete ve topluma faydalı bireyler olmalarını sağlama fikri vardı. Amaç homojen ve birbiriyle uyumlu fertlerden müteşekkil bir toplum oluşturmaktı. Öğretmenler standart eğitimlerden geçerek sertifika alacaklardı. Felbiger’in nizamnamesi, öğretmenlere, öğrencilerin akıl yürüterek ve muhakemelerini kullanarak konuları anlamalarına yardımcı olmalarını ve ezber kullanmamalarını salık veriyordu. Öğretmenler sınıfta öğrencilerin görebileceği şekilde kum saati kullanarak onlara zamanın akışı ve hayatın ritmi mefhumlarını kavratmalıydılar.

Reformların dışlayıcı yüzü: Reaya oğlu hep reaya mıdır?

Aristokrasi ve toplumun geri kalanı arasında derin sosyal ve ekonomik yarıkların bulunduğu bir çağda, teoride çığır açıcı olan 1774 eğitim nizamnamesinin ve dikte ettiği fikirlerin herkese bir anda eşit haklar sağladığını düşünmek safdillik olur. Nizamnamenin zamanın ruhuna göre hakikaten yenilikçi olsa da esasen ne reformcular herkese eşit haklar verme düşüncesindeydi ne de köylüler çocuklarını tarlada çalıştırmak yerine okula gönderme fikrini itirazsız benimsediler. Habsburg eğitim reformu devrin sınıfsal dengelerini gözetiyordu. Reformcular orta öğretim ve üniversite seviyesinde sadece aristokratların ve şehirli zengin burjuvanın çocuklarının eğitim alması için kısıtlayıcı tedbirler düşündüler. Sınıfsal anlamda Osmanlı ve Habsburg dünyaları arasında birebir benzerlik olmasa da Osmanlılar’ın “reaya oğlu reayadır” fikrine benzer biçimde Habsburg reformcuları da şehirli fakir halkın ve köylü çocuklarının ilkokul seviyesi ilerisinde okumamaları için kesin tedbirler aldılar. Mesela 1770’deki reform programını hazırlayan Pergen fakir halkın çocuklarının on iki yaşından sonra okumamaları gerektiğini yazmıştı: “Onların meşguliyetleri çok az şey gerektiriyor ve daha fazlasını yapmalarına izin verilmesi şüphe, huzursuzluk ve mutsuzluk sebebi olacaktır.” Gymnasium reformlarından sorumlu Mathes Ignaz von Hess şöyle yazacaktır: “Devletin, zeki bireylerin ileri seviyede eğitim almalarına engel olması ve onları başka mesleklere yönlendirmesi toplum için bir kayıp değildir.” Bir diğer reformcu Gratian Marx, asilzade ve bürokrat çocuklarının Gymnasium’lara otomatikmen kabul edilmesini lakin köylü çocuklarına yüksek kabul standardları uygulanmasını savundu: “Asilzadelerin, devlet memurlarının ve konsey üyelerinin çocukları gerekli alanlarda vasat yeteneklere ve çok az tecrübeye sahip olsalar dahi okullara kabul edilecekler. Alt sınıflardan çocuklar ise sadece olağanüstü yeteneklere sahip olduklarında kabul edilebilirler.” Zaten Gymnasium giriş sınavları Latince bilgisi gerektirdiğinden köylü çocuklarının çoğunluğu ileri seviyede eğitim imkanından otomatik olarak elenmiş oluyorlardı. Felbiger, insanın halinden razı olmasını ve kanaati mutluluğun anahtarı olarak sunuyordu. Nihayetinde İncil dahi insanın daha fazlası için hırslanmamasını vaaz ediyordu. Herkes kendi şartlarına ve haline uygun olarak yaşama mecburiyetindeydi; kimse anlamsız şekilde daha yüksek bir sosyal statü arzu etmemeliydi. İsa bile halinden memnun bir şekilde öğretmenlerini dinlemiş, makuliyet sınırlarında yemiş ve içmiş ve içinde bulunduğu şartların getirdiği zorluklardan şikayet etmemişti. Bir başka reformcu, Prag’da kendisini dinleyen öğrencilere şöyle seslenecektir: “Mütevazi bir işte yetenekli olmak, statüsü yüksek bir işte yeteneksiz olmaktan daha faziletlidir.[2]

Kökenlerinde bu keskin sınıfsal ayrımı barındıran Habsburg okulları onyıllar geçtikçe daha fazla hak talep eden halkların arzularına uygun olarak değiştiler. Katı gelenekçi Maria Theresia’nın kural tanımaz ve agresif derecede ilerlemeci bir mantaliteye sahip oğlu 2. Joseph reformların hızını artırdı. 1780’lerde Avusturya okul reformu Rus Çariçesi Büyük Katarina’nın Rusya’daki reformlarına da kısmen ilham olmuştur. 1869 reformları sonrasında şehirli kız çocukları için de eğitimin kapısı açıldı, 1892’de kız öğrenciler için ilk Gymnasium açıldı. Savaş sonrası Avusturya’da karma eğitim başladı ve maddi imkanları yetersiz öğrencilerin de okuyabilmesi için yapısal reformlar yapıldı. Almanya’nın Avusturya’yı ilhakı (Anschluss) öncesindeki 4 yıllık faşist iktidar döneminden başlayarak savaş bitene kadar kız çocuklarının eğitimi ciddi anlamda kısıtlandı çünkü faşist iktidar kadınlara annelik rolünü uygun görüyordu. 1962’de Avusturya tarihindeki üçüncü büyük reform ile yeni yapısal değişikler oldu. Kız ve erkek çocuklarının atölye ve beden eğitimi derslerine beraber katılmaları 1979 gibi geç bir tarihte gerçekleşmiştir.

Avusturya’nın Müslümanlarla ilişkisini anlamakta önemli bir kavram: Serhat Oryantalizmi

Günümüz Avusturyası, kişi başına 50,000 USD gelirle tam anlamıyla bir sosyal refah devleti olarak Batı Avrupalı zengin ülkeler kulübünün bir üyesidir. Avusturya’nın dışa bakan kurumsal yüzü de o kulüpteki ülkelerin liberal, çoğulcu ve ilerlemeci tavırlarını benimsemiştir. Bu Batı Avrupalı kurumsal tavır, modern Avusturya’yı komşusu olan ve Orta Avrupa ülkeleri olarak tanımladığımız Slovakya, Slovenya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan’daki daha muhafazakar kurumsal kültür havzalarından ayırır. Bununla birlikte, 1774 gibi erken bir dönemde çarpıcı derecede ilerlemeci bir reforma imza atan Avusturya’nın popüler kültürel atmosferi bugün hala Orta Avrupalı’dır. İmparatorluk geçmişi olan diğer Batı Avrupalı zengin ülkelere kıyaslandığında, Avusturya karayla çevrili olan tek ülke olarak kültürel anlamda göreceli olarak kapalı bir havzadır denilebilir. Bu kapalılığa ne kadar delalet ettiği sorgulanabilir, ama spesifik örnekler vermek gerekirse mesela 1975’de yürülüğe giren Aile Hukuku Reformu’na kadar, Avusturya’da erkekler kanunen ailenin reisi kabul ediliyordu. Kanuna göre ailenin meskeninin neresi olacağına erkek karar veriyordu ve kadınlar, erkeğin izni olmadan çalışamıyordu. Ailenin geçimi erkeğin sorumluluğundaydı ve evlilik boyunca edinilen mallar erkeğe ait kabul ediliyordu. Bütün bunlar 1975’de ilan edilen kanunla değişti. Bu göreceli kültürel kapalılığın, Avusturya kamuoyunun, bilhassa ülkenin doğusunda kalan coğrafi ve tarihsel komşularıyla olan etkileşimine de yön verdini düşünmek abes olmayacaktır. Avusturyalı antropolog Andre Gingrich’e göre, Avusturya’nın bilhassa Müslüman dünya ile olan ilişkisini “serhat/hudut oryantalizmi” kavramı üzerinden anlayabiliriz. Serhat oryantalizmi, yüksek emperyalizm (high imperialism) döneminde Batı Avrupalı imparatorluklarda doğan ve gelişen akademik oryantalizmden farklıdır. Serhat oryantalizmini besleyen ve şekillendiren unsurlar akademik değildir; serhat oryantalizmi yerel tarihsel ve coğrafi hafıza, farklı lehçelerde ve halk ağzında yaşamaya devam eden deyim ve deyişler, folklörün içinde yer etmiş ve herkes tarafından bilinen mitler ve asırlarca var olmuş mimari detaylardan beslenir ve onlarla varlığını sürdürür. Anlaşılacağı gibi, Gingrich, Osmanlılar’la yaklaşık 400 sene sınır komşusu olan Avusturya’nın Müslümanlar’a bakışının bu komşuluğun yerel kültürde bıraktığı izlerden etkilendiğini söylemektedir. Şunu belirtmek isterim ki Gingrich, Avusturya popüler hafızasında Türkler’in “kötü Müslüman” Boşnaklar’ın ise “iyi Müslüman” olduğunu belirtir. Türkler savaşılan ve karşı konulan işgalci, Boşnaklar ise 1875 sonrasında vatandaş ve paydaştırlar. 20. yy.’daki birçok gelişme, imparatorluklar tarihinin üzerine yeni katmanlar örtmüş olsa da Gingrich’e göre özellikle Doğu Avusturya’da bu hafıza hala canlıdır.

Bir sonraki kısımda Weisinger ve Erkurt’un kitaplarını tartışacağım.

Fotoğraf: bantersnaps


[1] http://www.plattform-migration.at/fileadmin/data/Publikationen/Krumm_Elite_oder_Armutsmehrsprachigkeit.pdf

[2] Buraya kadar ki alıntılar için: James Van Horn Melton, “The Theresian School Reform of 1774,” in Early Modern Europe. Issue and Interpretations, eds. James B. Collins and Karen L. Taylor (Blackwell, 2006), 55-68