“İnsan sevdiğiyle uğraşır” derler. Bu sözü, uğraşılan taraf kendini avutmak için mi söylemiştir yoksa uğraşan taraf konumunu meşrulaştırmak mı istemiştir bilinmez ama bu söz Avrupa Parlamentosunu üzerine yapılan bir araştırmanın çıkış noktası olabilir mi?

Elbette, Avrupa Parlamentosundaki soru önergelerini değerlendiren bir yazıda bu mottoyu test edilecek paradigma olarak kullanmak doğru olmayacaktır. Yine de Avrupa Birliği’nin doğrudan vatandaşlarca seçilen tek organındaki trendler, tavırlar ve tartışmalar, Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerini (ve varsa, dönüşümünü) anlama noktasında bize yardımcı olabilir.

Bu yazı, bahsettiğim anlam arayışının bir ucundan tutma amacıyla yazılmıştır. Yazıda, 2014-2018 yılları arasında 8. Avrupa Parlamentosunda Türkiye üzerine verilen 659 bireysel yazılı soru önergesi incelenmiştir. Basit bir dağılım sonucunda, incelenen tüm önergelerin %36,3’ünün yalnızca 14 milletvekili tarafından (751 vekil arasından) sorulduğu görülmüştür. Dolayısıyla, akıllara şu soru gelmektedir: Bu yığılma irdelemeye değer midir? Şayet öyle ise bu vekiller kimdir? Türkiye’ye “takmış” bu vekiller arasında bir ortalık ve homojen bir dağılım var mıdır? Dikkat çekmek istedikleri nokta, Türkiye’nin gerekli reformları yaparak yeniden AB yoluna girmesi midir, yoksa AB-Türkiye ilişkilerini kendi politik hedefleri doğrultusunda araçsallaştırma amacı mı taşırlar?

Bu sorulara yanıt vermeye teşebbüs etmeden önce, bahsettiğimiz “soru önergesi” kavramının Avrupa’daki siyaset oyunu içindeki yerinden biraz bahsetmek gerekir. Bildiğiniz üzere, Avrupa Birliği’nin temel organları Avrupa Komisyonu (yani, AB bürokratları), Avrupa Birliği Konseyi ve Zirvesi (üye devletlerin bakanlarından ve devlet başkanlarından oluşan kurum) ve Avrupa Parlamentosudur. Geleneksel yapılarla karşılaştırıldığında, yasama ve yürütme süreçleri fazlasıyla girifttir ve detaylara girmeden aradaki ilişkiyi tanımlamak zordur. Yine de kısaca yürütme işlevinin, (Avrupa Birliği Konseyi ve Zirvesinin belirli anlarda öne çıkabildiğini hatırlatmakla birlikte) büyük ölçüde Avrupa Komisyonu tarafından yürütüldüğü söylenebilir. 

Bu durum, direkt olarak seçilen vekillerden oluşan Parlamentonun işlevsiz olduğu anlamına gelmemektedir. Tam aksine, bilhassa Lizbon Anlaşması sonrası, Avrupa Parlamentosunun hızla güçlendiğini savunan iddialı bir literatür oluşmaktadır. (Font & Pérez Durán, 2016; Hix & Høyland, 2013). Burada dikkat edilmesi gereken detay, AP’nin kazandığı gücün ve aktörlüğün yalnızca formal ve direkt yetki kazanımının ötesinde, enformel ve endirekt bir yönü de olduğu gerçeğidir (Meissner, 2016). Örneğin AP’nin AB’nin bütçesinin onaylanması noktasında yetkisinin artması, AP’nin başka alanlarındaki pazarlık gücüne yansır. Avrupa Birliği’nin diğer organları, Parlamentoyu karşılarına almaları durumunda bütçelerini onaylamakta zorlanacaklarını bilmektedirler. Ayrıca Avrupa Parlamentosu, direkt seçimle göreve gelen tek AB kurumu olduğu için, AB politikalarının meşruiyetinin dayanağı konumundadır. Aynı nedenle, AP aynı zamanda Avrupa siyasetinin ve değişen dinamiklerinin de bir gözlem alanıdır. Dolayısıyla; bu yazının yazarı, Avrupa Parlamentosunun gücünün arttığına yönelik çalışmaları ikna edici bulmaktadır. Bu durum da Avrupa Parlamentosunu üzerinde çalışmaya değer bir yapı haline getirmektedir.

Tam bu noktada, AP’deki vekillerin yazılı soru önergeleri yerini bulmaktadır. Zira, asla düşmeyen bir tempoya sahip olan Brüksel siyasetinde AP’deki vekillerin görüşlerini gösterme, daha doğru ifade ile “siyaset yapma” araçlarından bir tanesi de yürütme organlarına yazılı soru sormaktır. Bilgi alma, pozisyonunu gösterme ve eleştirme, yürütmeyi kontrol altında tutma gibi gerekçelerle kullanılabilir (Raunio, 1996, p. 362-363).  Soru önergelerinin bağlayıcı bir yönü olmamakla birlikte, sorunun muhatabı olan kişi 6 hafta içinde soruyu cevaplamak zorundadır. Dolayısıyla önergelerin muhatabı, direkt olarak AB’nin politika yürütme süreçleri ve kurumlarıdır. Her vekilin 3 aylık dönemlerde 20 soru sorma hakkının bulunması, vekillere bu yöntemi kullanmak için önemli bir teşvik sunmaktadır. Yazılı olarak cevap verildiği için yazılı (haliyle kalıcı) resmi bir belge işlevi görür. Çoğu zaman verilen cevabın yanı sıra, soruyu soran vekilin sorusunu formüle ediş şekli, seçtiği cümleler de önemlidir ve siyaset yapımının bir parçasıdır. Neticede bahsettiğimiz organ bir parlamentodur ve seçimle oluşmaktadır. Vekillerin seçmenlerine karşı verdikleri siyaset yapma sözlerinin, “uğraş kanıtlarının” en büyük kanıtlarından biri soru önergeleridir.

Bu yazıda tartışılmayacak olsa da elbette soru önergelerinin işlevi ve kullanılış şekli genel parlamenter sistemlerdeki kullanılış şeklini araştıran literatürden farklı değildir. Lakin, mevzubahis Avrupa Parlamentosu olunca devreye “çift kimliklik” olarak adlandırılabilecek bir faktör girmektedir. Netice itibariyle Avrupa Parlamentosu seçimleri üye devletlerde ayrı ayrı yapılmaktadır. Seçmenler oy pusulasında Avrupa Parlamentosundaki partilerden birine oy verir lakin birçok noktada vekillerin Parlamentoda üyesi oldukları siyasi grup ile vatandaş oldukları ülke arasındaki gerilim devam eder. Ayrıca bazı vekiller, bizzat Avrupa projesine olan şüphelerini göstermek, dolayısıyla AB projesinin kendisine muhalefet etmek için seçilirler. Nigel Farage, Matteo Salvini ve Marine Le Pen gibi kendi ülkelerinin ulusal siyasetlerinde önemli bir rol oynayan figürler, uzun yıllar Parlamentoda vekillik yapmış ve bu dönemde aldıkları tavırlar, yaptıkları meclis konuşmaları (teşekkürler Facebook grupları…) ve verdikleri önergeler, inşa etmeye çalıştıkları imajın önemli bir parçasını oluşturmuştur. Dolayısıyla, Avrupa Parlamentosunda yapılan siyaset belli noktalarda AB’den bağımsızlaşmış, ulusal siyasetin bir uzantısı ve aracı haline gelmiştir. Haliyle, AB-Türkiye ilişkileri de bu denklemin dışında düşünülemez.

Bu noktadan hareketle bu yazı için, 8. Avrupa Parlamentosu vekillerinin 2014-2018 arası Türkiye ile ilgili verilen soru önergeleri, önergeyi veren vekillere göre sıralanmıştır. Ortaya çıkan sonuçlar ilginçtir zira 751 vekilli parlamentoda bahsedilen kategoriye giren bireysel soru önergelerinin %36,3’ü yalnızca 14 vekil tarafından verilmiştir.

Tablo: 2014-2018 arası 8. AP yasama döneminde Türkiye üzerine verilen bireysel yazılı soru önergelerinin %36,3’ünü oluşturan 14 vekil. 

İsimÜlkeSoru Önergeleri (%)AP Parti Grubu
Lefteris ChristoforouKıbrıs4,2EPP
Marine Le PenFransa3,3ENF
Costas MavridesKıbrıs3S&D
Elissavet Vozemberg-VrionidiYunanistan2,9EPP
Georgios EpitideiosYunanistan2,9Non-Attached
Manolis KefalogiannisYunanistan2,6EPP
Takis HadjigeorgiouKıbrıs2,4GUE/NGL
Eleftheriso SynadiosYunanistan2,3Non-Attached
Neoklis SylikotisKıbrıs2,3GUE/NL
Nikos AndroulakisYunanistan2,3S&D
Kostas ChrysogonosYunanistan2,1GUE/NGL
Marietje SchaakeHollanda2ALDE
Mario Borghezioİtalya2ENF
Eleni TheocharousKıbrıs2EPP


Görüldüğü üzere, Avrupa Parlamentosunda Türkiye’nin ele alınış şekli, ikili ilişkilerden ve coğrafyadan bağımsız değildir. Kıbrıs Cumhuriyeti 751 üyeli parlamentoda yalnızca 6 vekille temsil edilmesine rağmen, Türkiye’ye yönelik verilen soru önergelerinde büyük bir ağırlık koymaktadır. Yunanistan için de farklı bir durum söz konusu değildir. 751 vekilli parlamentonun yalnızca 21 tanesi Yunan vekillerden oluşmaktadır. Muhtemelen bu döneme rastgelen Mülteci Anlaşmasının da etkisiyle Yunan vekillerin Türkiye’ye yönelik önergelerinin sayısı da hayli yüksektir. Üstelik, Yunanistan ve Kıbrıs için, üyesi olunan gruplar açısından da bakıldığında homojen bir dağılım görmek mümkün değildir. Farklı siyasi eğilimlere sahip vekiller Türkiye’ye yönelik soru önergeleri vermiştir. Yunanistan ve Kıbrıs dışında listeye girebilmiş olan İtalya ve Fransa vatandaşı iki vekil, AB projesine şüpheli bakan popülist sağ parti grubunun üyeleridir. Bu açıdan bakıldığında, Marine Le Pen gibi figürlerin de AB-TR ilişkilerinin dalgalı seyrettiği bu dönemi, siyasi pozisyonunu araçsallaştırma noktasında bir “fırsat” olarak gördüğü söylenebilir. 

Ortaya çıkan tabloyu tam tersi bir akıl yürütme ile değerlendirmek de mümkündür. Dünyanın her yerinde parlamentolarda soru önergesi gibi araçlar, yürütmeye mesaj vermek ve onu sorgulamak amacıyla genelde muhalefetin kullandığı bir yöntemdir. Bu noktadan hareketle, bu dönemde ilişkilerin evrilme şeklinin yukarıda adı geçen vekillerin muhalif pozisyonda kalacağı şekilde geliştiği; dolayısıyla, AP’deki bu “ulusal” ağırlığın rahatsız olduğu bir dinamik olarak yükseldiği iddia edilebilir. Bu ikilem doğrultusunda net bir pozisyonum bulunuyor olsa da bir blog yazısı tezlerimi kapsamlı bir şekilde tartışıp pozisyon almak için yetersiz kalacaktır.

Sonuç olarak, görüldüğü gibi Türkiye’nin AB ile olan ilişkileri Avrupa Birliği’nin iç dinamiklerinden ve sorunlarından, Türkiye’nin AB üyesi devletlerle olan ikili ilişkilerinden bağımsız değildir. Bu dalgalı ilişki, ilerleme raporlarındaki teknik değerlendirmelerin, irili ufaklı yasal değişiklik ve uyum tartışmalarının ya da siyasilerin “tutkularının” çok ötesinde bir pozisyonda yer almaktadır. Avrupa Parlamentosu da bu siyaset oyununun ve çok boyutlu dinamiklerin bir parçasıdır. Şayet bir hükûmet, Avrupa Birliği ile yakınlaşma yanlısı bir politika izlemek istediğini iddia ediyorsa ikili ilişkilerde ve dış politikada bağımsız şekilde bu amaçla tutarlı politikalar izlemelidir. 

Fotoğraf: Christian Wiediger