… yazdı ve gönderdi adam. Kendini bilmez bir akademisyene daha haddini bildirmenin haklı gururunu yaşıyor, sıradaki hedefine ağzının payını vermeyi sonraya bırakmayı tasarlıyordu. Biraz dinlenmek onun da hakkıydı; olur olmaz her işe karışan, yarı Türkçe yarı İngilizce yazıp insanları “öbürsüleştiren”, elinde kadehi “aneliz yapan” ve dahi uzun, upuzun yaz tatilinde oturup iki kuram geliştirmek yerine deniz kenarına gidip bir de paylaştığı fotoğraflarla “takipçi kasan” bu akademisyenleri dur durak bilmeden takip etmek, yılmaz bir toplum neferi gibi onlara asıl vazifelerini her daim hatırlatmak zorunda olmak kolay iş değildi. İyi demişti şu deminkine. Abicim sizin Twitter’da işiniz ne? Azıcık gidip bilim yapsanıza.

Girizgahtan anlaşılacağı üzere bu yazıyı Doğan Gürpınar’ın makalesiyle başlayan, bu tarihe kadar Agah Hazır, Büşra Kılıç ve Pınar Dinç’in kaleme aldıkları yanıtlar ve  sosyal medyadaki yorumlarla birçok farklı konuya dokunan çok katmanlı bir tartışmaya evrilen meseleye istinaden yazıyorum. Fakat; ben akademisyen değilim, akademiyle ilişiği yıllar önce kesilmiş bir layperson, bir non-expert, yani kısaca bir “düz adam”ım. Dolayısıyla, herhangi bir bilimsellik veya doktrin satış-pazarlama iddiası olmayan yazımı okurken “Bu ne bilimsizliktir!” diyerek feryat figan edecek okuyuculardan beni mazur görmelerini rica ediyorum. Bu yazının yegane amacı, akademisyenlerin sosyal medya pratiklerinin “halkın gözünden” (yazıyı ben kaleme aldığım için halk, kaçınılmaz olarak benim bakış açımı yansıtacak bir kategori olacaktır, yani kısaca limitations of the study) bir değerlendirmesini yapmaya çalışmak olacak.

Başlayalım bakalım… yazıya

Aslında sorulması gereken ilk soru, akademisyenlerin sosyal medya kullanım örüntülerinin neden diğer kullanıcı gruplarından daha fazla irdelenmeye, yerilmeye/övülmeye tabi tutuldukları. Bunu bu tartışma özelinde değil, toplumdaki genel bir tavra istinaden soruyorum. Nihayetinde sosyal medya hepimiz için bir performans alanı; kendimizi inşa ettiğimiz, başkalarının kendilerini inşasına olumlu veya olumsuz katkıda bulunduğumuz, çoklu rollerimizden birini veya birkaçını oynadığımız, anlamı oluşturduğumuz veya müzakere ettiğimiz, anlamlı veya anlamsız bağlar kurduğumuz, imtina tercihi gibi iştirak tercihinin de sonuç ve bedellerinin olduğu bir mecra. Makalelerde sosyal medya kullanımına ilişkin müspet ya da menfi olarak değinilen unsurların hemen hepsinin toplumun bütün zümreleri için geçerli olduğu hesaba katıldığında, insan aynı tetkik ve tahlillerin neden mesela edebiyat camiasına tatbik edilmediğini veya sosyal medya hesaplarında işlerini paylaşan sanatçıların neden bilhassa “sıradanlığını maskelemek”le itham edilmediğini ya da “ortak konulardan zevk alan insanların sohbet etmesi”ni mümkün kıldığı için takdir görmediğini merak ediyor. Elbette bu ve benzer durumlar sosyal medyada yorumlanıyor, kişisel bloglarda iyi veya kötü ele alınıyor ama bu tartışmalar konuya ilgi duyan, o tartışmaları bilhassa arayıp bulan çevrelerle sınırlı kalıyor. Oysa daktilo1984’teki tartışma sosyal medyada sansasyon yaratırken çeşitli sahalara yayıldı, birçok insanın “önüne düştü” ve kitlelerin ilgisini çekmeyi başardı.

Bu ilgi ve tartışmanın katmanlaşarak gelişmesi, beni bilim insanının toplumda nasıl algılandığı üzerine düşünmeye itti. Yazının başında örneklendirmeye çalıştığım tavır, uzun zamandır sosyal medyada dikkatimi çekiyordu. Doğan Bey’in makalesiyle başlayan tartışmalar, akademisyenin sosyal medya kullanımının akademinin içinden de incelemeye tabi tutulduğunu göstermesi bakımından önemliydi. Bu iki unsuru bir arada düşününce kendi kendime şu soruyu sordum: Akademisyenleri neden ayrı tutuyoruz? Onlar da sosyal medyayı biz alelade tebaa gibi geyik çevirmek, eski arkadaşlarını bulmak/yeni arkadaş edinmek, “yürümek”, “düşürmek”, komik fotoğraf ve video paylaşmak için kullanamazlar mı? Akademisyen, sosyal medya kullanımını meşru göstermek, sosyal medyanın “hakkını vermek”, sosyal medyayı “layıkıyla kullanmak” zorunda mıdır? Akademisyenler söz konusu olunca sosyal medya neden bu denli yüklü bir kavram haline geliyor?

Oh biraz da burama bilim

Bu soruların yanıtını akademisyene atfedilen görev ve sorumluluklarda arayabiliriz: Bilim insanının misyonu halk için, ülke için, hatta insanlık için çalışıp üretmek ve bu çalışmalarını sarih, ikna edici biçimde halka aktarmaktır. Bu lineer modelde halk, eğitilmeye muhtaç kesimlerden müteşekkilken, bilim insanı kendisinden feyz (ve tercihen icazet) alınacak kişi konumundadır. Nihai amaç, halkın bilim okur-yazarlığını geliştirmek, bilimsel süreç ve faaliyetlere verilen desteği artırmak ve sürekliliğini sağlamaktır. Joseph Wright’ın “Hava Pompasındaki Kuş ile Deney” tablosunda tasvir edildiği gibi bilim insanı halka bilimi anlatan, halkı aydınlatan kişidir. Bilim insanına evrensellik, mantıksal muhakeme, nesnellik ilkelerinde temellenen değerleri, ethos’ları, pratikleri ve çıkarımları halka benimsetme, bilimin hikmet ve irfan dolu dünyası ile halk arasında bir köprü işlevi görme gibi ulvi görevler yüklenir. Elbette, bu adı üzerinde lineer bir modeldir; içeriği ve tatbiki toplumdan topluma değişmekle kalmaz, çok daha karmaşık süreçleri dışarıda bırakır, birçok actant ya gözden kaçar ya görmezden gelinir. Bu modelde bilim insanının itibar görmediği, pek çok sebepten işini yapamadığı, bir sabah gözünü işsiz olarak açtığı bağlamlara yer verilmez. Bu yazıyı okuyan çoğu kişinin kuşkusuz çok daha iyi bildiği ve akademik hayatının bir döneminde şu veya bu şekilde deneyimlediği gibi, gerçekte bilim yapma ve aktarma süreçleri çok daha çetrefilli, asimetrik lineer modelin açıklayamayacağı kadar çok değişkenli ve karmaşıktır. Fakat, bilim insanının imajı söz konusu olduğunda beklentiler lineer modelin ön kabulleriyle örtüşür, “Sen bilimini yaptın mı da gelmiş tweet atıyorsun?” ekseninde tezahür eder; akademisyenin “sibersosyalliği” karşısında tek kaş havaya kalkar, tek bir tweet bütün bir kariyeri bitirebilir. Elbette sosyal medyada takip ettiği akademisyenden bu yönde beklentileri olmayan, akademisyenin her daim hummalı bir çalışma içinde olmadığını gördüğünde enfarktüs geçirmeyecek insanlar da var. Fakat, ben sosyal medya kullanan akademisyenlerle ilgili beklentilerin genel olarak diğer kullanıcı gruplarına kıyasla çok daha yüksek olduğunu düşünüyorum.

Biz de halk olarak kime inanacağımızı şaşırdık

Bu durum elbette kendi içinde kocaman bir çelişki barındırıyor çünkü zihnimizin dehlizleri zaman zaman edebiyatta, çoğunlukla sinemada karşımıza çıkan ve toplumsal muhayyilemizde belirli kalıp yargılar içinde var olan bilim insanı imajının yanı sıra akademisyenlerle -özellikle Türkiye’de ikamet etmeyen Türkiyeli akademisyenlerle- ilgili pek çok varsayım ve ön yargıyla dolu. O halde, nasıl Büşra Hanım yazısını bir tür “günah çıkarma” teşviki olarak sunuyorsa bizim de “halk olarak” bu ikiliğe bir nebze kafa yormamız gerekir. Televizyon gibi konvansiyonel medya araçları söz konusu olduğunda alışık olduğumuz, “gözümüzü tırmalamayan” uzmanlar, sosyal medyada henüz nasıl konumlandıracağımızı bilemediğimiz, istesek mi istemesek mi karar veremediğimiz bir unsura dönüşüyor. Akademisyenlerden sosyal medyada “akademisyen gibi” davranmalarını -kendi PR’ını yapma, faydalı bi’ şeyler paylaş, arkadaşını buradan değil mesajla tebrik et, hocana yaranmak istiyorsan retweet etmek yerine git hocanın adıyla yayımlanacak bir makale yaz- bekleyeceksek onlarla ilgili kalıp yargılarımızı -Amerika’dan ahkam kesmek kolay, sen önce Türkiye’ye dön de öyle konuş, koca yaz yatıyorsunuz daha hâlâ çalışmaya eriniyorsunuz, kendinizi herkesten üstün görüyorsunuz, n’oldu yani İngilizce yazınca- ne yapacağız? Bir de tabii “akademisyen gibi” davranıldığında gösterdiğimiz alınganlık, akademisyenlerin alınlarının çatına yapıştırdığımız “ukala”, “çok bilmiş” etiketleri var. Bu bakımdan sosyal medyadaki akademisyenler kayayı tepeye nafile iten Sisifos’a benziyor.

Yazının başında da belirttiğim gibi akademiyle ilişiği yıllar önce kesilmiş ve akademiye dönme gibi bir gayesi bulunmayan biriyim, yani bu yazıyı belirli bir zümreden alkış toplama amacıyla veya menfaat gözeterek yazmadım. Ayrıca, az önce sözünü ettiğim ukalalık etiketine zaman zaman benim de elimin gittiğini açıkça söyleyebilirim. Fakat, bir akademisyen herhangi bir diğer sosyal medya kullanıcısından daha fazla inceleme ve tenkide tabi tutulacaksa bunun akademiye ilişkin tartışmaları teşvik etmenin yanı sıra akademi ve akademisyene (dışarıdan) bakışı da içine katması gerektiğini düşünüyorum. Zira, bu bakış kendiliğinden oluşmuyor ve bilimin toplumdaki yeriyle ilgili pek çok şey söyleme potansiyeli taşıyor. Bir yandan bilimi, akademiyi kendisinden pek çok şey beklenen bir oluşum olarak kurgularken diğer yandan bu oluşumun mensuplarını -kendilerine atfedilen misyonu yerine getirdiklerinde dahi- yermemizin altında yatan nedenler üzerine düşünülmesi, aslında sosyal medyadaki zorbalık ve linç kültürünün yanı sıra buradan menfaat elde etme dinamikleri bakımından da açıklayıcı olacaktır.

Fotoğraf: Surface