Ateşkes haberi bir dönem insanlara nefes aldırırdı. Silahların susması, en azından birkaç günlüğüne hayatın yeniden kurulabileceği hissini verirdi. Bugün aynı kelime benzer bir duygu üretmiyor. İnsanlar artık ateşkes duyduğunda rahatlamıyor, saatine bakıyor. Ne kadar sürecek, ilk ihlal nereden gelecek, taraflar bu arayı yeniden silahlanmak için mi kullanacak, piyasalar sabah nasıl açılacak, bunları düşünüyor. Barış vaadi korunuyor ancak güven duygusu büyümüyor. Zira çağımızda ateşkes, çoğu yerde savaşın bittiğini anlatmıyor. Savaşın biçim değiştirdiğini anlatıyor.
Bu değişim bir anda ortaya çıkmadı tabii. Son yıllarda çatışmalar sınır hattında duran klasik savaşlardan epey uzaklaştı. Cephe ile diplomasi arasındaki mesafe oldukça kısaldı. Masada konuşulan her cümle sahada yeni bir manevra aracı haline geldi ya da getirildi. Vekil aktörler çoğaldı. Ekonomik baskı ile askerî baskı birbirine karıştı. Enerji yolları, limanlar, sigorta maliyetleri, hava sahaları ve tedarik zincirleri savaşın asli parçalarına dönüştü. Böyle bir atmosferde ateşkes, eskisi gibi huzur üretmedi. Yalnızca bir belirsizlik evresini açtı. Ve o belirsizlik de çoğu zaman savaştan sonra gelen sessizlik gibi durmadı. Savaşın ara sahnesi gibi durdu.
Bugünün ateşkeslerine göz attığımızda ortak bir özellik hemen göze çarpıyor. Metinler imzalanıyor, açıklamalar yapılıyor, arabulucular devreye giriyor, ardından herkes aynı anda ihtiyatlı davranıyor. Çünkü hiçbir aktör karşı tarafın niyetine tam anlamıyla inanmıyor. Devletler de inanmıyor. Piyasalar da inanmıyor. Çatışma bölgelerinde yaşayan siviller zaten hiç inanmıyor. Barış haberinin en trajik tarafı da aslında burada beliriyor. Artık kimse metnin varlığına bakıp sakinleşmiyor. Herkes metnin arkasında onu taşıyacak güç, irade ve yaptırım olup olmadığına bakıyor.
İran Hattında Görülen Kırılma
İran ile ABD arasında son günlerde yaşananlar bu yeni çağın ruhunu çok açık biçimde yansıtıyor. 7 Nisan’da Donald Trump, Pakistan arabuluculuğuyla İran’a karşı bombardımanı iki haftalığına askıya aldığını açıkladı. Ancak bu karar, klasik anlamda bir barış işareti gibi okunmadı. Zira Washington bu arayı, Hürmüz Boğazı’nın derhal açılması şartına bağladı.
İran tarafı ise geçici ateşkese sıcak bakmadığını, kalıcı barış için ABD saldırılarının tamamen durması, bir daha herhangi bir saldırının tekrarlanmayacağına dair güvence verilmesi ve savaş zararlarının telafi edilmesi gerektiğini duyurdu. Yani daha ilk anda ortaya çıkan manzara şuydu: Aynı kelime kullanıldı, ancak taraflar aynı şeyi kastetmedi. Biri zaman kazanmak istedi, diğeri şart üretmek istedi. Barış dili dolaşıma girdi, güven zemini ise maalesef hiç oluşmadı.
Bu savaşın ekonomik yankısı da ateşkesin neden rahatlatıcı bir haber gibi algılanmadığını gösterdi. 7 Nisan sabahında Brent petrol fiyatı 111 doların üzerine çıkmıştı; ABD tipi ham petrol ise 113 dolar civarında seyretti. Bunun temel nedeni, piyasanın kâğıt üzerindeki kısa duraklamadan çok Hürmüz üzerindeki fiilî güvenliğe odaklanmasıydı. Ateşkes kararı sonrasında ise varil fiyatı 100 dolara kadar düştü.
Dünya petrol sevkiyatının yaklaşık beşte birinin geçtiği bir boğaz, taraflardan biri için pazarlık unsuru haline geldiğinde ateşkes metni tek başına teskin edici olmuyor. Çünkü savaşın askerî boyutu yavaşlasa bile ekonomik cephesi açık kalıyor. İnsanlar bu yüzden barış haberi duyup içi rahatlayan bir dönemde yaşamıyor. Tam tersine, ateşkes ilan edilse bile ertesi gün petrol, ekmek ve gıda fiyatlarına bakarak gerçeği anlamaya çalışıyor.
Üstelik İran cephesinde sorun yalnızca iki devlet arasındaki niyet farkıyla sınırlı kalmadı. İsrail’in saldırıları, Körfez’deki güvenlik baskısı, Pakistan’ın devreye girmesi, BM temsilcisinin Tahran’a yönelmesi ve çok sayıda bölgesel aktörün aynı anda arabuluculuk dili kullanması, ateşkesin artık saf bir askerî duraklama olmadığını ortaya koydu. Dolayısıyla durum çok katmanlı bir pazarlık alanına dönüştü. Bir başka ifadeyle, silahların sustuğu an barışın başladığı an sayılmadı. Yeni diplomatik şartların yazıldığı an olarak sayıldı. Bu da insanlarda güven duygusu yerine tedirgin bir bekleyiş üretti.
Gazze ve Lübnan’da Sessizlik Bile Yarım Kaldı
Gazze’deki manzara daha da sarsıcı. 2025 yılı ekim ayında yürürlüğe giren ateşkes, iki yıllık yıkımı durdurmuş gibi görünse de sahadaki ölüm çizgisi maalesef hiç kapanmadı. Zira sözde ateşkes sonrasında 700’den fazla Filistinli öldürüldü. 6 Nisan’da yerinden edilmiş sivillerin sığındığı bir okul yakınında düzenlenen hava saldırısında en az 10 kişi öldü. Dünya Sağlık Örgütü güvenlik riski sebebiyle tıbbi tahliyeleri durdurdu. Böyle bir ortamda ateşkes sözcüğü, Gazze’de yaşayan insanlar için barışın başlangıcını anlatmıyor. Daha düşük yoğunluklu ama sürekli bir korku rejimini anlatıyor. Her gün yeniden bozulabilecek bir kırılganlığı anlatıyor.
Lübnan’da da benzer bir ruh hali var. Vatikan’ın düzenlediği ve UNIFIL eşliğinde ilerleyen yardım konvoyu, Debel kasabasına sadece birkaç dakika kala bombardıman yüzünden geri döndü. Aynı günlerde BM’nin ön soruşturması, Endonezyalı barış gücü askerlerinin ölümünde bir İsrail tank mermisi ve muhtemelen Hizbullah tarafından yerleştirilen bir patlayıcının rol oynadığını ortaya koydu. Yardım konvoyunun geri dönmek zorunda kaldığı, barış gücünün vurulduğu, lojistik konvoyların durdurulduğu bir yerde insanlar ateşkese güvenmiyor. Çünkü sahadaki gerçek imzalı metinden daha gürültülü konuşuyor.
Bu iki örnek bize burada önemli bir şeyi hatırlatıyor. Ateşkesin varlığı ile güvenliğin hissedilmesi aynı şey değildir. Metin yürürlükte olsa da hayat normale dönmemiştir. Diplomasi sürer ancak ambulans güvenle ilerleyemez. Yardım planlanır ancak yol açılamaz. Kâğıt üzerinde sükûnet vardır, yerde ise herkes yarının bugünden daha kötü olabileceğini bilir. Bu yüzden, çağımızda barış haberi bir zamanlar olduğu gibi toplumsal rahatlama yaratmıyor. Aksine, ertelenmiş bir şiddetin gölgesini taşıyor.
Ukrayna Örneği ve Güvencenin Kaybı
Ukrayna cephesi de aynı düşünceyi başka bir yoldan doğruluyor. Zelenskiy, enerji altyapısına saldırıların durmasına dayalı ateşkes teklifini yineledi ve Ortodoks Paskalyası boyunca bir duraklama önerdi. Moskova ise bu sınırlı öneriye saldırılarla karşılık verdi. Odesa’ya yönelik gece saldırısında üç kişi öldü.
Dini takvimin bile geçici bir sükûnet üretmediği bir savaşta ateşkes artık insani bir jest gibi algılanmıyor. Stratejik zayıflık işareti gibi algılanıyor. İşte güveni tüketen nokta da tam burada ortaya çıkıyor. Taraflardan biri kısa ara teklif ettiğinde, öteki bunu barış daveti gibi değil de rakibin nefes alma arayışı gibi okuyor.
Modern savaşların en yıpratıcı yönü biraz da burada saklı. Niyetler parçalandı. Savaşın anlamı çoğaldı. Bir taraf için ateşkes, insani baskıyı hafifletmek anlamına geliyor. Diğeri için yeniden pozisyon almak anlamına geliyor. Üçüncü aktör için enerji koridorlarını açık tutmak anlamına geliyor. Dördüncü aktör için iç kamuoyuna zaman kazanmak anlamına geliyor. Böyle olunca aynı metin, aynı anda birbirine zıt amaçlara hizmet ediyor. Hukuk dili tek kalıyor, siyasi niyetler çoğalıyor. Metin bu yükü taşıyamıyor.
Barışın Yeniden İnandırıcı Olabilmesi
Barışın bile güven vermediği bir çağda yaşamamızın temel nedeni, toplumların barış fikrine sırt çevirmesi değildir. Asıl sorun, ateşkesi taşıyacak siyasi ciddiyetin ve güvence mekanizmalarının zayıflamasıdır. İnsanlar artık yalnızca “çatışma durdu” cümlesini duymak istemiyor. Çatışma durduktan sonra neyin denetleneceğini, ihlalin nasıl cezalandırılacağını, sivillerin nasıl korunacağını ve tarafların geri dönüşsüz bir çizgiye nasıl bağlanacağını da görmek istiyor. Bu unsurlar yerinde durmadığında ateşkes, huzur veren bir mola olmuyor. Süresi belirsiz bir tedirginliğe dönüşüyor.
Bugün dünyanın birçok yerinde barış, tamamlanmış bir siyasi iradeden çok, yıpratıcı savaşın kısa ara formu gibi işliyor. İnsanları yoran da biraz bu. Savaş kadar, barış haberine bile tam sevinememek yoruyor. Çocuklarını okula gönderen aileler, yardım koridorunu bekleyen siviller, enerji fiyatlarını takip eden hükümetler, piyasaya bakan yatırımcılar, herkes aynı duyguda buluşuyor. Silahlar bugün susabilir. Yarın ne olacağına dair güvence yok. Çağımızın en ağır kırılması da burada kendini gösteriyor. İnsanlık artık savaştan korktuğu kadar yarım kalan barışlardan da korkuyor.

