*Yazının orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.

Rawls bundan 50 sene önce özgür ve adil toplumun kurallarını ortaya koymuştu. Çok satan kitabı içinde bulunduğumuz kutuplaşma çağında bir kez daha tartışma yaratıyor.

Amerikan başkanlık seçimlerinden sonra oluşan olağanüstü ortamda, Donald Trump iktidarda kalmak için ülkenin demokrasi sürecinin yasal olmadığını iddia etmeye giriştiğinde New York merkezli bir kültür dergisinde tam zamanında bir araştırma yayımlandı. 

Makale, Trump’ın eşi benzeri görülmemiş ayrılıkçılıktaki başkanlığına eşlik eden ayaklanmaların üstünün nasıl örtüleceği meselesiyle boğuşan New York Times’ta baş gösteren öfke dolu iç savaşları inceliyordu. Demokratik normları küçümsemekten ve azınlıklara saldırmaktan keyif alan bir liderle karşı karşıya kalan Amerikan liberalizminin rolü suya sabuna dokunmamak ve oldukça olabildiğince farklı görüşlere şans tanımak mıydı? Yoksa saldırı altındaki değerleri savunmak için partizan bir rol mü üstlenmeliydi?

Araştırmaya göre, gazeteciler ve gazete çalışanları internet üzerinden tartışmayı sürdürürlerken önde gelen bir köşe yazarı “tartışmaları bir üst seviyeye taşıma gayretiyle John Rawls’un kamusal akıl üzerine eserinin PDF’ini ortama yükler.” 2002 yılında vefat eden Rawls, Anglo-Amerikan liberalizminin temel unsurları üzerine çalışan en meşhur felsefeciler arasında yer alıyor. Söz konusu ilkeler, 1971 yılında yayımlanan çığır açan eseri Bir Adalet Teorisi’nde detaylandırılıyor.  Köşe yazarı Elizabeth Bruenig çalışma arkadaşlarına şöyle seslenir: “Bizim aslında yaptığımız şey felsefi bir sohbet ve bu sohbet de liberalizmin henüz bitmemiş işiyle alakalı. Bence herkes filozof doğar, yani hepimizde doğuştan gelen bir dünyamızın anlamını ve birbirimize ne borçlu olduğumuzu, ayrıca hayatlarımızı nasıl iyi şekilde yaşayabileceğimizi anlama arzusu mevcut.” Bruenig’e zehir zemberek bir yanıt gelir: “Felsefe melsefe. Tarihimizin herkesin barikatlara koşması gereken bir anındayız. Karar sizin: Hangi taraftasınız?”

Söz konusu yazışmalar, içinde bulunduğumuz kutuplaşma çağında Amerika ve dünyanın başka yerlerindeki liberal sol için merkezî öneme sahip bir soruyu içinde barındırıyor. Irk, toplumsal cinsiyet, sınıf ve millet meselelerinin toplumları böldüğü bir dönemde kırık fay hatları, halk meydanlarının görünümünü bozdular. O zaman Bruenig haklı mıydı? Güven ve müşterek hedef hissini yeniden tesis edebilmek adına İngilizce konuşulan dünyanın en etkili II. Dünya Savaşı sonrası felsefecisi üzerine tekrar düşünerek bir şeyler öğrenebilir miyiz?

Birkaç hafta içinde Bir Adalet Teorisi yayımlanalı 50 sene olacak. Vietnam Savaşı sırasında yazılan ve yalnızca Amerika’da 300 bin satan kitap, beklenmedik bir başarı elde etti ve felsefe pantheon’unda Rawls’u J. S. Mill ve John Locke’un yanında konumlandırdı. 1989 yılında Tiananmen Meydanı’ndaki protestolarda Çinli öğrenciler ellerindeki Bir Adalet Kuramı’nı salladılar. Amerikan Yüksek Mahkemesi kararlarında eserden alıntılar yapıldı. Dünyanın her yerinden seçkin siyaset felsefecileri önümüzdeki yıl kitabın ellinci yıl dönümünü kutlamak ve “kalıcı etkisi” üzerine tartışmak için Amerika’da bir araya gelecekler. Öyle gözüküyor ki Rawls’un magnum opus’u aradan geçen elli yıla rağmen adil toplum tartışmalarındaki önemini koruyor.

Kitabın temel savı, özgürlük ve eşitliğin, hayattaki konumları ne olursa olsun toplumun bütün mensuplarının bir parçası olabilecekleri rızaya dayalı bir vizyonda bir araya getirilebilecekleriydi. Bu sav bütün liberal demokrasilerin gayesi oldu; olmaya da devam ediyor. Peki Harvardlı felsefeci haklı mıydı?

***

Bir Adalet Teorisi’ndeki hakkaniyet vizyonu, Rawls’un “sonsuzluğun perspektifi” dediği şeyi gerçekleştirmeyi amaçlıyordu. Ama aynı zamanda çağının kitabıydı. Üzerinde yirmi küsur sene çalışılan eserin mesele edindiklerini ilk şekillendiren, yazarın genç yaşta totaliteryenizmin, dünya savaşının, Holokost’un ve Hiroşima’nın dehşetiyle tanışmasıydı.

Rawls, Pasifik’te savaşmış ve insanlığın tecrübe ettiği en karanlık çağlardan birine tanıklık ederken dinî inancını kaybetmişti. Kapsamlı bir özgür ve adil toplum felsefesi geliştirerek insanların tesis ettikleri işbirliklerinde seküler inancı teşvik etmek istiyordu. Rawls’un biyografisinin yazarı ve Forum for Europen Philosophy Başkanı Catherine Audard’ın ifadesiyle, “Amacı, insanların savaşta ve Holokost boyunca gördükleri muameleden sonra azınlıklara ilişkin kaygıları ifade edecek bir dil veya sav bulmaktı.”

1960’lardaki vatandaşlık hakları hareketi, feminizm ve radikal solculuk patlaması bu görevin daha da ivedilikle yerine getirilmesini zorunlu kıldı. O dönemki ana akım Anglo-Amerikan felsefesinin büyük bölümü güç kavranır ve dar görüşlüdür. Fakat Rawls adil toplumun hakkaniyetli kurallarını ortaya koymayı amaçlayan bir kitap yazdı. Audard, kitabın nefes kesecek kadar iddialı olduğunu söylüyor: “Şu soruyu soruyordu: Büyük çoğunluğun üzerinde fikir birliğine varacağı makul adalet görüşü nedir? Dahası, yepyeni bir şey yapıyordu. Demokratik kurumlarda hukukun üstünlüğünün sağlanması için mücadele edileceği görüşünü, eşzamanlı yürütülecek yoksulluk ve eşitsizlik karşıtı savaşla bağlantılandırıyordu.”

“Yani bir elinizde siyasal liberalizm -hukukun üstünlüğünün, resmî hakların vesaire savunulması- diğer elinizde ise eşitlik, kapsayıcılık ve toplumsal adalet meseleleriyle ilgilenen sosyal liberalizm vardı. Bu ikisini bu şekilde bir araya getirmek o zamanın liberalleri için devrim niteliğindeydi.”

Rawls dahiyane sentezini “orijinal pozisyon” adını verdiği bir düşünce deneyiyle hayata geçirdi. Düşünün ki, diyordu Rawls, bir toplum belediye meclisi gibi bir toplantıda adalet ilkelerini tartışmak üzere bir araya gelmiş ama kimse kendisiyle ilgili bir şey bilmiyor. “Kimse toplumdaki yerini, sınıfsal pozisyonunu veya toplumsal statüsünü bilmiyor;” diye yazar Rawls, “kimse doğal varlıkların ve yeteneklerin, zekasının, kuvvetinin ve bu neviden şeylerin dağıtımındaki talihini bilmiyor.”

Rawls bu “cehalet perdesi”nin arkasından hüküm veren insanların iki ana ilkeyi benimseyeceklerine inanıyordu. Birincisi, kapsamlı ve eşit temel özgürlükler olması gerektiği. İkincisi, ortaya çıkan toplumsal ve ekonomik eşitsizliklerin “dezavantajlıların azami faydasını gözetecek şekilde” idare edilmesi gerektiği. Eşitsizlik ancak en az avantajlılara maddi fayda sağladığı sürece haklı çıkarılabilirdi. Rawls bu şablonun kendilerini “orijinal pozisyon”da tahayyül eden herkese sezgisel olarak mantıklı geleceğini umuyordu.  

Rawls’un vizyonu, onlarca yıl boyunca Batı liberalizminin parametrelerini belirleyen bir vizyon oldu. Dünyanın en meşhur kamu felsefecisi olarak Rawls’un halefi olduğu söylenebilecek Michael Sandel, “Kitap 20. yüzyıl Anglo-Amerikan siyaset felsefesinin en büyük başarılarından biri” diyor.

Sandel, Rawls’la 1980’lerde Harvard’da genç bir hocayken tanışmış. “Liberal sosyal devlete ilişkin cömert bir vizyon -1960’lardan çıkan liberal ve ilerlemeci siyasetin idealizmini yansıtan bir vizyon- sistematize etti ve ortaya koydu. En büyük felsefe eserleri dönemlerinin ruhunu ortaya koyar; bu Bir Adalet Teorisi için de geçerliydi.”

Fakat kitabın yayımlanması ve büyük başarı elde etmesinin ardından zaman baş döndürücü bir hızla değişmeye başladı. Sanayisizleşmenin Batı’daki acı mirası güvensizlik, parçalanma ve hayal kırıklığı olurken bu sürecin İngiltere’deki en bariz örneği 1984 tarihli madenci grevinin açtığı yaralardı. Piyasalaştırma ve yeni sağın yükselişi, Ronald Reagan’ın “aşağı sızma” (trickle-down) ekonomisini savunduğu, artan eşitsizliğe müsaade edilmesinin de ötesinde bunun adeta yüceltildiği bir dönemi başlattı. Sosyal devletin neo-liberalizm tarafından darmaduman edilmesi, Rawlscu eşitlikçiliğin ethos’unu saha dışı bıraktı. 1990’ların sonlarına gelindiğinde İşçi Partisi’nin kıdemli siyasetçisi Peter Mandelson “vergilerini verdikleri sürece insanların para içinde yüzmeleri konusunda son derece rahat” olduğunu beyan edebildi. 2000’lerde siyasal liberalizmin öngördüğü özgürlüklerin zaman zaman şiddet içeren bir reddi olarak köktendincilik ortaya çıktı.

Ekonomik krizin ardından başka kültür savaşları patlak verip yeniden dirilen milliyetçiliğin ortasında liberal şehirleri toplumsal bakımdan muhafazakar hinterland’lardan kopardı. Sistematik ırkçılığa odaklanılması “Black Lives Matter” gibi hareketlerin oluşmasına zemin hazırladı. Rawls’un felsefede temellendirmeyi umduğu konsensüs ihtimali şimdi elle tutulur bir inanç krizi yaşıyor. Bir Adalet Teorisi’nin öngöremediği, yeterince kıymet vermediği veya anlamadığı neydi?

Eski meslektaşını duygudaşlıkla eleştiren Sandel, “Rawls’un felsefi amacı cömert sosyal devleti gerekçelendirmekti” diyor. “Bu da toplumsal bağlara veya bağlılıklara çağrı yapmakta değil, rasyonel seçimi içinde barındıran bireysel düşünce deneyinde temelleniyordu. Savın başlangıç noktası bireyselcilikti: Kişisel hedeflerinizi ve bağlılıklarınızı bir anlığına bir kenara bırakacak olursanız düşünüp taşındıktan sonra sağduyunuza dayanarak en az avantajlılara kol kanat gerecek adalet ilkelerini seçecek olduğunuz düşüncesi.”

Bu, konsensüsün bir çeşit tarafsızlıkla sağlandığı bir stratejiydi. Kişisel değerler, bakış açıları ve tarihçelerin yanı sıra çıkarlar da orijinal pozisyon içinde bir kenara koyuluyordu. Hakimler ve siyasetçiler bu seyreltilmiş atmosferde tesis edilen ilkelere göre hareket edeceklerdi. Rawls’u eleştirenlerin kısa ve öz şekilde ifade ettikleri sorun, gerçek hayatta insanların bu şekilde düşünmedikleri ve davranmadıklarıydı. Sağ cenahtaki karşıtları Rawls’un daha az avantajlılara öncelik vermesine karşı çıktılar. Daha az avantajlılar da bundan faydalanıyorsa “canını dişine takanlar” neden yalnızca hak ettikleri kadar mükafat elde etsinlerdi ki? Sol cenah tarafından ise Rawls, yerleşik çıkar gruplarının (vested interests) ve finans devlerinin güçlerini, modern demokrasilere istediklerini yaptırmak için kullanmalarının farkına varamamakla suçlandı. Bir diğer Harvardlı akademisyen Katrina Forrester, Rawls üzerine geçen yıl yayımlanan büyük bir çalışmada Rawls’un “anayasalcı, rızaya dayalı bir ideale kadem kademe uzanan bir yol olduğunu varsaydığını” yazıyor. Forrester, bu vizyonun ırk, sınıf veya toplumsal cinsiyet temelli dışlamaların temeli ve inatçılığı üzerine yeterince düşünmediğini ifade ediyor. Forrester’a göre bu vizyon örneğin Amerika’da “siyahilerin taşınabilir mülk statüsündeki köleliklerinin tarihine benzersiz bir ilk günah veya rastlantısal sapma” muamelesi yapıyor.

Audard kitabın soyut metodolojisinin sorunlu olduğu görüşüne katılıyor, “Felsefeci bir meslektaşım bir keresinde Bir Adalet Teorisi’nin meseleleri Harvard’da öğretmenler odasında tartışılır gibi ele aldığını söylemişti” diyor ve ekliyor: “Rawls’un Amerikan anayasalcılığına fazla güvendiği ve siyasetin ve iktidarın karanlık yüzünün yeterince farkında olmadığı doğru. Toplumsal ihtirasların, çıkarların ve çatışmaların boyutunu hesaba katmamış.”

Audard yine de eşitsizliğin demokratik toplumların kuyusunu kazdığı ısrarının ziyadesiyle doğrulandığını belirtiyor. Zenginlik ve koşullardaki farklılıklar derinleşip sosyal devlet minimalist bir emniyet filesi haline geldikçe toplumsal sözleşmeye inanç aşındı ve siyaset ivme kazandı. Audard, çağımızda temel gelire gösterilen ilginin, Rawls’un liberal eşitlikçiliğinin 2020’nin parçalanmış siyasetiyle nasıl ilişkili olabileceğinin örneklerinden biri olduğunu söylüyor ve “Şu anda Rawls’un kapitalist sosyal devlet eleştirisi epey ilgi görüyor; bu alanda birçok çalışma yürütülüyor” diyor.

Fakat Sandel, bölünmüşlük zamanlarında liberal tarafsızlığın yeterli olmadığına inanıyor. Rawls’un en önemli çalışmasını adadığı toplumsal dayanışma ve konsensüs ideali ancak çeşitli tarihçeleri ve fikir ayrılıkları olan gerçek insanlarla angaje olan pratik ve çoğulcu siyasetle gerçekleştirilebilir.

Sandel, “Soyutlama ve tarafsızlık liberalizmi, toplumları bir arada tutanın ne olduğuna ilişkin çarpıcı bir açıklama ortaya koyamıyor. Siyaset arenası soyut ilkelerle işleyen mahkeme salonlarından daha “kirli”, daha az edeplidir. Ama son kertede hakiki çoğulculuk ve karşılıklı saygıya giden daha iyi bir yoldur” diyor.

Elli sene, konuşulmak ve önemini korumak için uzun bir süre. Sandel zamanla Rawls’u eleştirenler arasına katılsa da hayranlığı devam ediyor: “Bunun mümkün olup olamayacağı noktasında umutsuz hissettiğimiz bir zamanda adaletin ve ortak iyinin anlamına ilişkin hep birlikte akıl yürütmenin mümkün olduğuna inanan bizler için bir ilham kaynağı olmayı sürdürüyor.”

“Birbirimizin kaderini paylaşmaya razı olmamız gerektiği” uyarısı Rawls’un çalışmasının ruhunu özetliyor. Sandel’e göre bu “eşitsizliğin karşısına dikilen, uzun ömürlü bir ahlaki sav ve dünyanın olması gerektiği gibi olmadığının da hatırlatıcısı.”

Dünyayı değiştirme gayreti kapsamında Rawls’un ötesine geçebilmek, çağımızın siyasi ve felsefi zorluğu olabilir.

Fotoğraf: Markus Spiske