Değerli siyaset bilimci Birol Başkan, geçen hafta Daktilo 2’de, Türkçesi yeni yayımlanan kitabım İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık: Küresel ve Tarihsel Bir Karşılaştırma (Ayrıntı Yayınları, çev. Mehmet Akif Koç) üzerine önemli bir eleştiri yayımladı. Kitabı genel hatlarıyla isabetli biçimde özetlemesi ve kullandığı iltifatkâr ifadeler için teşekkür ederim. Başkan’ın eleştirileri ise bu metni kaleme almama vesile oldu.
Dr. Başkan’ın eleştirilerini, kitap hakkında bugüne kadar 24 dilde yayımlanmış 200’ün üzerinde inceleme ve tenkitte dile getirilen ana itirazların bir özeti olarak görmek mümkün. Kimi eleştirmenler İslam’ın rolünü hafife aldığımı, kimileri sömürgeciliği yeterince vurgulamadığımı, diğerleri ise kurumların –özellikle de devletin– rolünü ihmal ettiğimi ileri sürdü; ancak onun yazısı bu üç eleştiriyi bir arada dile getirdi.
İlk eleştiri, Ernest Renan’dan günümüze uzanan ve İslam’ı ilerlemeye engel gören yaklaşımı reddetmeme yöneliktir. Burada asıl mesele, “İslam” derken neyin kastedildiğidir. İslam’ın bazı yorumlarının ve bunları kurumsallaştıran ulema-devlet ittifakının ilerlemeyle sorunlu bir ilişki kurduğu zaten kitabın ana argümanıdır.
Fransız düşünür Renan, 19. yüzyıldaki bir konuşmasında, Müslümanların felsefi altın çağının İslam’a rağmen gerçekleştiğini iddia etmişti. Sekizinci ile on birinci yüzyıllar arasında süren bu bilimsel gelişimde, toplumun hâkim kültürel unsuruna hiçbir pay vermemek, sebep-sonuç ilişkileri açısından sorunludur. Dahası Renan, bu dönemin aktörlerini İsmaili veya Farslı gibi kategorilerle tanımlarken onların Müslüman kimliğini görmezden gelir. Oysa İsmaililik zaten İslam içi bir yorumdur; etnik Fars kimliği ile Müslümanlığı bir arada taşıyan çok sayıda filozof da vardır.
Düşünürler arasında Farslı veya görüşleri heterodoks olanların çoğunlukta olması, İbn Rüşd ve İbn Haldun gibi Arap ve Maliki düşünürlerin varlığını ortadan kaldırmaz. Zaten entelektüel gelişim çoğu zaman görece marjinal gruplar içinde ortaya çıkar. İngiliz Aydınlanması’nın önemli ölçüde İskoç düşünürler tarafından şekillendirilmiş olması veya günümüz Amerika’sında entelektüel çevrelerde Yahudilerin yüksek temsil oranı, bu durumun başka örnekleri olarak görülebilir.
İkinci eleştiri, kitabın sömürgeciliğin etkisini yeterince vurgulamadığı yönündedir. Kitapta Batı Avrupalı devletlerin Müslüman topraklarına yönelik askeri işgallerinin ve ekonomik sömürüsünün yıkıcı etkileri ele alınmaktadır. Ancak aynı zamanda, bu dış faktörlerin bazı Müslüman toplumlarda iç sorunları göz ardı etmenin bir bahanesine dönüştürülmesi de eleştirilmektedir.
Geri kalmışlık, Müslüman ülkeler ve Çin için önemli bir sorunsaldır; zira bu iki bölge, Afrika ve Latin Amerika’ya kıyasla daha yüksek bir gelişmişlik düzeyinden başlayıp daha sonra Batı Avrupa’nın gerisine düşmüştür. Çin’in hiçbir zaman sömürgeleştirilmediği iddiası tarihsel olarak doğru değildir; Türkiye ve İran’la karşılaştırılabilecek bir biçimde yarı-sömürge tecrübesi yaşamıştır. Tüm bunlara rağmen Çin ekonomik performansta, Latin Amerika ise demokratikleşmede Müslüman ülkeleri geride bırakmıştır. Bu durum, Batı sömürgeciliğinin yıkıcı etkilerine rağmen tek başına ilerlemeye engel olmadığını göstermektedir.
Kitapta vurgulanan önemli bir nokta da Batı sömürgeciliğinin, Müslüman toplumlardaki felsefi ve iktisadi durağanlıktan sonra ortaya çıkmış olmasıdır. Sonra gelen bir olgu, öncekinin ana sebebi olamaz.
Üçüncü ve son eleştiri, Batı Avrupa’nın yükselişinin burjuvazi ve entelektüeller sayesinde olmadığı iddiasıdır. Dr. Başkan, Batı Avrupa’nın yükselişinde öncelikle coğrafya, iklim ve siyasi parçalanmışlık gibi yapısal faktörlere dikkat çekmektedir. Halbuki bu faktörler 450–1150 yılları arasında da mevcuttu; ancak bu yedi yüzyıl boyunca Batı Avrupa ne Bağdat gibi bir şehir ne de İbn Sina gibi bir düşünür üretebildi.
On ikinci yüzyıl sonrasında Batı Avrupa’nın yükselişi, Floransa gibi İtalyan şehirlerinde ve ardından Hollanda örneğinde görüldüğü üzere, burjuvazi ve entelektüel sınıfların öncülüğünde ortaya çıktı. Bu ampirik gerçeklik, kitabımda Müslüman toplumların tüccar ve düşünürlerin öncülüğünde sekizinci ve on birinci asırlar arasında yaşadığı gelişime dair bulgularla örtüşmektedir.
Dr. Başkan, İtalya, Almanya ve sonrasında Japonya gibi örneklerden yola çıkarak kalkınmanın devlet-merkezli yönüne dikkat çekmektedir. Benim analizim ise devlet, din adamları, burjuvazi ve entelektüeller arasında belirli bir ayrımın yaşandığı İngiltere ve Hollanda gibi örneklerin Batı Avrupa’nın asıl yükseliş hikayesini temsil ettiğini vurgular. Dahası, kilise-devlet ittifakına dayalı Habsburgların daha ziyade gerici bir aktör olduğunu ve sonradan gelen Alman, İtalyan ve Japon faşizmlerinin olumsuz bir tecrübe teşkil ettiğini ortaya koyar.
Son dönemde Çin’de devlet merkezli gelişimin etkili olduğu konusunda Dr. Başkan’a katılıyorum. Ancak böylesi bir modelin neden Müslüman ülkelerde gelişmediği konusunu kitabın –son iki yüzyıla çok az sayfa ayırdığı için– açıklayamadığı iddiasına katılamıyorum. Zira kitabın ilk üç bölümü tamamen günümüze ve son iki yüzyıllık arka plana ayrılmıştır; bu nedenle tarih bölümünde son iki asır daha kısa tutulmuştur.
Kitabın üçüncü bölümü detaylı biçimde Çin, Singapur gibi otoriter Doğu Asya ülkeleri ile otoriter Orta Doğu ülkelerini karşılaştırmaktadır. Orta Doğu’da ekonomik yapı petrol rantına dayanmakta, uluslararası ilişkilerde militarizm belirleyici olmakta ve ulema-devlet ittifakı önemli bir rol oynamaktadır. Doğu Asya’da ise üretime ve ihracata dayalı ekonomi, ülkeler arası karşılıklı ekonomik bağımlılık ve din adamlarının etkisizliği öne çıkmaktadır. Ayrıca, Doğu Asya ülkeleri kalkınmayı liyakate dayalı bürokrasi, eğitime ciddi yatırım ve etkin devlet yapılarıyla gerçekleştirirken, Orta Doğu ülkeleri ise liyakat eksikliği, eğitime yetersiz yatırım ve yönetişim sorunlarıyla karşı karşıyadır.
Sonuç itibariyle kitap, İslam’ı suçlayan Bernard Lewis ve Samuel Huntington gibi akademisyenleri eleştirirken, sömürgeciliği temel alan Edward Said ve Talal Asad gibi düşünürlerden de farklı bir perspektif ortaya koymaktadır. Kanunlar gibi kurumları önceleyen yeni kurumsalcı bakışın önemli temsilcileri olan Timur Kuran ve Daron Acemoğlu ile daha yakın bir teması vardır. Ama onlara da temel bir eleştiri yöneltmektedir: Kitap, aktörlere (yani sosyal sınıflara) ve fikirlere (yani dini yorum ve ideolojilere) vurgu yaparak kurumların bunlar tarafından oluşturulduğunu savunur. Bu çerçevede kurumlar analizimde sebep değil, sonuçtur.
Daha açık ifade etmek gerekirse, Timur Kuran’ın İslam hukukunu merkeze alan analizine karşı kitap, İslam hukukunun bağımsız bir sebep değil, ulema-devlet ittifakının bir sonucu olduğunu ileri sürer. Müslüman dünyada din adamları ile devlet yöneticileri arasında kurulan bu ittifak, entelektüel ve ekonomik sınıfların etkisini sınırlamış ve dışlayıcı kurumları oluşturmuştur. Derin tarihsel kökenlere sahip bu sorunun çözümü kolay değildir; ancak imkânsız da değildir.

