Türkiye’nin ideal sisteminin ne olması gerektiği noktasında hiçbir entelektüel ve söylemsel tutarlılık göstermeyen Kütahyalı, ülkesi için samimi bir “uyarıdan” ziyade, muhaliflere yönelik bir tehditte bulunuyor ve masaya kartlarını açıyor.

Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlık sistemine geçme planı bilhassa 2015 seçimlerinden itibaren belirginleşmişti. Hatta AKP içerisinden bir grup, 7 Haziran 2015 seçimlerinde iktidarın kaybedilmesini, kampanyada Başkanlık sisteminin fazla ön planda olmasına bağlamıştı. Bu dönemden itibaren daha ortada henüz ne bir taslak ne de Bahçeli’nin desteği olmamasına rağmen AKP’li bazı “demokrat” kalemler demokrasi, hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığı adına başkanlık sistemine geçilmesi gerektiği fikrini pişirmeye başladı.

Mayıs 2016’da henüz Binali Yıldırım’ın Genel Başkan seçileceği kongre dahi yapılmamışken, Rasim Ozan Kütahyalı “Duygusal Akademisyenler ve Başkanlık Sistemi” başlıklı bir yazı[1] kaleme aldı. Kütahyalı bu yazıda başkanlık sistemine olan sarsılmaz inancını yinelerken o dönem Koç Üniversitesi yayınlarından çıkan ve önemli akademisyenlerin katkı sunduğu akademik bir derlemeyi[2], başkanlık sistemini haksız şekilde yerdiği için eleştirdi. Ona göre başkanlık sistemine karşı çıkmanın, ülkeyi daha kötü bir duruma getireceğini iddia etmenin hiçbir “bilimsel” temeli yoktu, itirazlar tamamen Erdoğan karşıtlığı ile ilgiliydi:

Türk akademisyenlerin neredeyse tamamı duygusal denilebilecek bir zemine dayanarak başkanlık sistemine karşı çıkıyor. Bilimsel temele dayalı akademik bir kritik değil, Erdoğan takıntısına dayalı duygusal bir reddiye bu..

Rasim Ozan Kütahyalı 2017 referandumunun bu çok erken evresinden itibaren başkanlık sisteminin, haliyle de EVET kanadının son derece fanatik bir savunucusu oldu. İddiasına göre amacı gerçek demokrasiydi ve başkanlık sistemi bunu sağlayacaktı. Hatta öyle ki, onu asıl kaygılandıran nokta o dönemin parlamenter sisteminde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çok fazla güçlü olmasıydı ve başkanlık sistemi bu gücü kısıtlayacaktı[3]:

Aksi halde zaten şu anki rejimle de bu devletin Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan istediği gibi ülkeyi yönetebilir. Anayasal olarak yetkisi nerdeyse sınırsız, sorumluluğu ise yine anayasal olarak yok denecek kadar az. Başkanlık sistemi modelinde ise Erdoğan’ın siyasal gücü çok daha kısıtlı olacak. Erdoğan böyle bir sistemi istiyor, muhalefet ise mevcut dandik anayasanın keyfi sistemini…Tuhaf bir ülke burası…

Sürecin devamında yeni sistemi “demokrat perspektiften” canhıraş bir şekilde savunmaya devam etti. Bu sistemin, ülkede denge denetleme mekanizmalarının çöktüğü otoriter bir rejim yaratacağını, kutuplaşmayı arttıracağını iddia edenlerle adeta dalga geçiyordu. Başkanlık sisteminin bir diktatör yaratacağı iddiası CHP tarafından tekrar edilecek bir hurafeden[4] başka bir şey değildi. Tam tersine, yeni sistemin denge ve denetleme mekanizmaları “gayet iyi” kurulmuştu[5]. Hatta işi daha da ileri götürmüş ve başkanlık sistemini bir “devrim” olarak tanımlayarak “her türlü bürokratik ve yargısal vesayet sistemine” kapıları tamamen kapatan bir yapı inşa ettiğini[6] iddia etmişti.

Süreç Rasim Ozan Kütahyalı’nın hayal ve vaat ettiği şekilde gerçekleşmedi. Başkanlık sisteminin devlet mekanizmasını tek kişinin vesayeti altına alan doğası, önce ülkeyi derin bir şekilde kutuplaştırdı, kurumları tepetaklak etti ve ardından Aralık 2021 itibariyle tarihimizin en ciddi ekonomik krizlerinden birini doğurdu. Bu süreçte AKP’nin oylarında ve Erdoğan’ın görev onayında da önemli bir düşüş gerçekleşti. Rasim Ozan Kütahyalı’nın “devrim” olarak tanımladığı bu yeni sistem belki de kendi kendini devirdi.

İşte tam da bu noktada Rasim Ozan Kütahyalı 6 Ocak 2022’da Youtube’da yayınlanan bir röportajda[7], beklenmedik ve tehlikeli bir çıkış yaptı. Yukarıda özetlediğimiz, aylar hatta yıllar boyunca canhıraş savunduğu görüşlerini bu röportaj ile çöpe atıyordu. Bir diğer ifadeyle Kütahyalı hiçbir ara alternatifin ya da gri bölgenin olmadığı bir ikilik inşa ederek yeni bir yola girdi. Ona göre sistem değiştirilmezse yaşanacak olan kaos “Don’t Look Up” filminde herkesin yok saydığı göktaşı gibiydi. Onun bir “aydın” olarak görevi “gelmekte olanı” ilan etmekti.

Süreç o kadar kritikti ki “bu sistem değişmeden seçimlerin bile yapılmaması” gerekiyordu. Aksi taktirde iç savaşa evrilebilecek bir kaos yaşanacaktı. Çözümü ise referandum sürecinde tüm benliği ile ortaya koyduğu başkanlık sistemini savunan analizlerle taban tabana çelişir nitelikteydi: parlamenter sisteme geri dönüş.

Bu noktadan hareketle ben de Kütahyalı’nın bu röportajında dört temel dinamik üzerinden “kaosu önleme girişiminden” ziyade, yeni bir kaos planının taşlarını bizzat döşediğini iddia ediyorum. Bunu AKP içindeki belirli kişi ya da grupların desteği ile yapıyor olma ihtimali endişemi daha da arttırıyor ve bu sürecin devam edebileceği izlenimi veriyor.

Kütahyalı’nın yolunun ilk dinamiğini, ortaya koyduğu çatışma riskinin nasıl yaşanacağını (bile isteye) belirsiz bırakmak oluşturuyor. Bir çatışma yaşanacaksa, kim kiminle çatışacak? Kim kime niye saldıracak? Daha da önemlisi bir kaos ortamında, devletin tüm kaynaklarını, kolluk kuvvetini ve adalet mekanizmasını elinde tutan AKP ile muhalefet nasıl aynı dinamiklerle değerlendirilecek? Bunun belirsiz bırakılması elbette kasıtlı bir davranıştır. Zira normal şartlarda ülkede bir kaos yaşandığı taktirde polisin müdahale etmesi ve yargının devreye girmesi beklenir. Kütahyalı’nın bahsettiği bir kaosun ortaya çıkmasına dair olan KESİNLİK, Türkiye’de bu grupların görevini yapmayacağına (hatta belki de kaos ortamında çatışmayı derinleştirecek şekilde bir tarafı tutacağına) dair de bir anlam taşır. Dolayısıyla hem bu iddia da bulunup hem de AKP’li kalmak, en basit tabirle iki yüzlülük, bu yazının bağlamında ise stratejiktir. ROK çatışmanın detaylarını, sorumlularını konuşmak istemez. Yalnızca “geliyor gelmekte olan” der ve bırakır. Kaosun detaylarını konuşmak zaten uygulanan stratejinin eblehliğini ortaya çıkaracaktır.

Kütahyalı’nın röportajda inşa etmeye çalıştığı yolun ikinci dinamiği, mevcut rejimin sonsuz bir güç ve kudret sahibi olduğunu vurgulamaya (hatta bunun üzerinden gözdağı vermeye ve korkutmaya) dayanır. Yukarıda bahsettiğimiz kaos senaryosunun gerçekleşme sebebi iktidar değil, muhalefet olacaktır. Şayet muhalefet bu “sorumsuzluğa” devam ederse, “burada Putin’in Rusya’da olduğundan bile daha güçlü olan Erdoğan” rejimi tahrik olacak ve kaçınılmaz olarak çatışma çıkacaktır. Rejimin sertleşmesi önünde “hiçbir kurumsal, anayasal engel” (bu kısmı defalarca vurgular) yoktur. Başkanlık referandumu boyunca yeni sistemin kuvvetler ayrılığı, denge denetleme mekanizmaları gibi konularda ülkeye çağ atlatacağını iddia eden Kütahyalı, bu konulara pek girmeden rejimin yetkilerinin sınırsız olduğunu iddia ederek (“Putin gibi bir rejimi istese babalar gibi kurar”) adeta silkinen muhalefete bir gözdağı vermektedir. Aslında bu sözleriyle, muhalefetin etkisizleştirilmesi için her türlü despotik yola başvurulacağını ima etmekte, belki de kamuoyunu buna hazırlamaktadır. Üstelik bütün bu despotik yöntemler bir noktada meşru olacaktır zira muhalefet devletin gücünü ve imkanlarını bilmesine rağmen “sorumsuz” davranmış ve iktidarı tahrik etmiştir. Öyle korkunç şeyler yaşanacağını öngörmektedir ki aslında “muhalefetin iyiliği” için konuştuğunu, onların “hak ve özgürlüklerini güvence altına almak için konuştuğunu söyler. Aynı görüşte olmamasına rağmen muhalifler için bile endişelenmektedir.

Kütahyalı’nın yolunun üçüncü dinamiği, muhalefetin sahip olduğu tüm muhalefet alanının bu güçlü rejimin bir lütfu olduğunu vurgulamak ve hatırlatmaktır. Bir noktada muhalefetin sahip olduğu ivme ve özgüveni kırmak ister. Örneğin, hükümetin istese Halk Tv dahil bütün muhalefet kanallarını kapatacak güçte olduğunu (“en fazla üç gün olay çıkar, sonra geçer gider ne olacak sanki” minvalinde bir şey söylüyor), mevcut muhalif kanalların rejimin işine geldiği için bilerek açık tutulduğunu söylemiştir. Muhalefet gaza gelmemelidir, şu an sahip olduğu hak ve özgürlük imkanları dahi çok kolay bir şekilde ellerinden alınabilir. Dolayısıyla ortada lütfedilen bir hak ve özgürlük ortamı vardır. Bunu korumak istiyorsa muhalefetin hareketlerine dikkat etmesi, AKP’nin çizdiği çerçeveyi aşmaması tavsiye edilmektedir.

Kütahyalı’nın “yolunun” dördüncü dinamiği, muhalefetin seçimi kazanması halinde kapsamlı bir devri sabık yaratacağı korkusunu pompalayarak AKP kamuoyunu harekete geçirmektir. Kendisinin muhalefet içinden de önemli vekil, gazeteci ve siyasetçilerle konuştuğunu ve ortada “kesin olan” bir şey olduğunu söylemektedir. Muhalefetin bu seçimi “Silivri’ye kimlerin gideceğinin belirlenmesi” seçimi olarak gördüğünü (bu bir izlenim değil, bizzat içeriden aldığı bilgilerdir) belirtir. Onun gözünde bu sistemde muhalefetin seçimi kazanması ile Süleyman Soylu’nun içeri tıkılması, Erdoğan ve ailesinin yargılanması aynı paketin içindedir. Muhalefetin kör bir anti-Erdoğanizm içinde olduğu için mevcut sistemin güç ve yetkileriyle bir “ihtilal” projesine (“ihtilal sadece darbeyle yapılmaz”) girişeceğini iddia eder. Böylece, muhalefetin seçimi kazanmasının AKP elitleri ve seçmenleri için basit bir seçim kaybının çok ötesinde olacağını ima ederek, AKP tabanı için bir tetikte olma durumu yaratmaya çalışır. Üstelik bunu kendi tesbiti gibi değil, kapalı kapılar ardından muhalif vekillerin bile kendisine bir noktada itiraf ettiği bir hakikat olarak öne sürüyor. Dolayısıyla ona göre muhalefet seçimi kazanıp “sandık yoluyla ihtilal” yapmaya hazırlanmaktadır. Erdoğan’ın kaderi ile halkın kaderi birleşmiştir. AKP bu sistemde seçimi kaybederse sandık yoluyla ihtilal olacaktır.

Özetle, Türkiye’nin ideal sisteminin ne olması gerektiği noktasında hiçbir entelektüel ve söylemsel tutarlılık göstermeyen Kütahyalı, ülkesi için samimi bir “uyarıdan” ziyade, muhaliflere yönelik bir tehditte bulunuyor ve masaya kartlarını açıyor. Muhalefetin zaman kaybetmeksizin çerçevesini AKP’nin çizeceği bir parlamenter sisteme geri dönmeyi teklif etmesini, dolayısıyla Erdoğan’ın yeni dönemde de oyun kurucu bir rol üstlenmesini (ya da en azından oyunun içinde kalmasını) garanti altına almaya çalışıyor. Üstelik muhalefet buna razı olmazsa çatışmanın kesin olduğunu, hatta sistem değişmeden seçimlerin dahi yapılmaması gerektiğini söylüyor. Bir çatışma olursa bunun sorumlusunun, güvenliği sağlaması gereken polisi, asayişi bozanları cezalandırması gereken yargıyı kontrol eden AKP değil, “sorumsuz” davranan muhalefet olacağını “peşinen” belirtiyor. Ağaçtan kopup düşecek bir yaprak parçasının hesabının dahi muhalefetten sorulabileceği bir oyun kurmaya çalışıyor. Bunu engellemenin TEK yolu da muhalefetin Erdoğan ile iletişime geçerek parlamenter sisteme dönüş anlaşması yapmasıdır. Ortada harekete geçtiğinde onun bile dehşete kapılacağı gücü sınırsız bir devlet aygıtı vardır ve Kütahyalı onu tahrik etmemesi için muhalefeti uyarmaktadır.

Kütahyalı’nın ülkesinin birliği ve beraberliği için iyi niyetli bir uyarı gibi gözüken parlamenter sisteme dönüş çağrısının bizatihi kendisi, kaos potansiyelini içinde barındıran bir tehdittir. “Oyunun içinde kalması” parlamenter sisteme yeniden dönüş ile garanti altına alınmayacak bir AKP’nin (tek seçeneği önümüzdeki seçimi kazanmak olacağı için) başvurması muhtemel despotik pratiklerin “meşruluk” zeminini Kütahyalı şimdiden hazırlamaktadır. Bunun sorumlusu ise muhalefet olacaktır. Muhalefet şayet ülkeyi kaostan kurtarmak istiyorsa sorumlu davranmalı, AKP’yi (en azından) koalisyonlar yoluyla sistemin içinde tutacak parlamenter sistemi (bunu AKP’nin kendisinin neden yapmadığını açıklama zahmetinde bile bulunmaz) desteklemelidir.

Sonuç olarak, Rasim Ozan Kütahyalı ülkenin akıbeti açısından son derece tehlikeli bir yol inşa etme çabasına girişmiştir, lakin pek muhtemel ki bu yolun tek yolcusu da kendisi değildir. Son yıllarda hizip mücadelesinin arttığı AKP içinde, hangi kişi veya grupların bu, “ya parlamenter sistem, ya iç savaş” korkusunu pompalayacağını önümüzdeki günlerde dikkatle izlemek gerekecektir.


[1] “Duygusal akademisyenler ve başkanlık sistemi”, Rasim Ozan Kütahyalı, Sabah, 17 Mayıs 2016 [Erişim Tarihi: 07.01.2022]

[2] Kritik Kavşak: Parlamenter Sistem-Başkanlık Sistemi, Koç Üniversitesi Yayınları, 2015, https://www.kitapyurdu.com/kitap/kritik-kavsak-amp-parlamenter-sistem-baskanlik-sistemi/370060.html [Erişim Tarihi: 07.01.2022]

[3] “Gerçek Demokrasi için başkanlık sistemi”, Rasim Ozan Kütahyalı, Sabah, 11 Mayıs 2016, https://www.sabah.com.tr/yazarlar/kutahyali/2016/05/11/gercek-demokrasi-icin-baskanlik-sistemi [Erişim Tarihi: 07.01.2022]

[4] “2017 başkanlığa geçiş yılıdır”, Rasim Ozan Kütahyalı, Sabah, 19 Ekim 2016 https://www.sabah.com.tr/yazarlar/kutahyali/2016/10/19/2017-baskanliga-gecis-yilidir [Erişim Tarihi: 07.01.2022]

[5] “Cumhurbaşkanlığı sistemi ve otoriterleşme”, Rasim Ozan Kütahyalı, Sabah, 25 Ocak 2017 https://www.sabah.com.tr/yazarlar/kutahyali/2017/01/25/cumhurbaskanligi-sistemi-ve-otoriterlesme [Erişim Tarihi: 07.01.2022]

[6] “15 Temmuz şehitlerimiz için EVET”, Rasim Ozan Kütahyalı, Sabah, 19 Şubat 2017, https://www.sabah.com.tr/yazarlar/kutahyali/2017/02/19/15-temmuz-sehitlerimiz-icin-evet, [Erişim Tarihi: 07.01.2022]

[7] “Türkiye Don’t Look Up’ı Yaşıyor, Gelmekte Olan Şey Kaos!” | Rasim Ozan Kütahyalı, 6 Oca 2022, https://youtu.be/2EI_913grx0 [Erişim Tarihi: 07.01.2022]

Fotoğraf:  camilo jimenez